Cumhuriyetin İlk Klinisyen Kadın Profesörü: Müfide Küley

Müfide Küley'in 1974 tarihli, "Anılar" başlıklı makalesinden.
Bu defa Fen Fakültesi Biyoloji Şubesi hocalarından başlamak üzere Zooloji, Botanik, Fizyoloji profesörlerine müracaatla fikrimi söyledim. Müşterek eğitimi niçin istediğimi anlattım. Fakat hepsinden menfi cevap aldım. Birisi: “Tıp tahsili yorucudur, verem olursun” dedi. Diğeri bir kız için çok okumanın zararlı olduğunu söyledi ve “seni kimse anlayamaz” dedi. Bir üçüncüsü kızdı ve “ben kürsüde dersi anlatırken sizler arkada konuşur dersi ihlal edersiniz” cevabını verdi.


Müfide Küley, Anılar. Sermet Matbaası, 1974, s.18.

Kadınların yüksek eğitime kabul edilmeleri bir yana, tıp ve mühendislik gibi müdahale içeren ve karar verici mesleklerde eğitim görebilmeleri dünyanın her tarafında büyük mücadeleler sonucu kazanılmıştır. Erkek egemen alanlara bir meslek erbabı olarak kadınların girmesi büyük ölçüde 19. yüzyıl boyunca endüstri devriminin getirdiği ivme ile olmuştur. Sosyal ortamlarda kadın erkek ayrımının kesin kurallarla belirlendiği İslami coğrafyada ise bu süreç daha gecikmiş olarak karşımıza çıkar. Yavaş yavaş yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğunda da İlber Ortaylı’nın deyişiyle imparatorluğun “en uzun yüzyılının” sonlarına doğru bu yönde çekingen bir zihniyet değişiminin olduğu söylenebilir.

Osmanlı döneminde kadınların devlet memuru olması, Cumhuriyetin ilanından sonra adı Kız Muallim Mektebine dönüşecek olan Çapa Dâr-ül Muallimâtından mezun olan kadın öğretmenlerin 1873’te kız rüştiyelerine öğretmen olarak atanmalarıyla oldu. İkinci Meşrutiyet’ten sonra aksak adımlarla da olsa süreç ilerlemeye devam etti. Lise mezunu kadın sayısının artması, daha yüksek eğitim için bir talep ve baskı yaratarak 1914’te kadınlar için üniversite kurulmasıyla sonuçlandı. Kadınların derslerde gösterdiği başarı ve eşit kalitede eğitim talepleri ile 1919 yılından itibaren kadın (inas) Darülfünunu kapatılarak erkek ve kadın öğrenciler birlikte eğitim görmeye başladılar. Bu yılların Birinci Dünya Savaşı ve mütareke yıllarıyla birlikte imparatorluğun çöküşü ve cumhuriyetin kuruluşuna denk geldiğini unutmamak gerek. 

İşte bu ortamda, yeni yüzyılın eşiğinde, 1899’da Sakız Adası’nda askerî hekim olarak görev yapan Dr. Mustafa Kâzım’ın kızı Müfide doğdu. Münevver bir aile içine doğan Müfide, erken yaşta babasını kaybetmesine rağmen zamanına göre olabilecek en iyi eğitimi aldı. Özel okullarda geçen ilkokul yıllarından sonra orta ve lise eğitimini Çamlıca Kız Lisesinde tamamladı. Kadın öğrencilerin tıp fakültesinde okuma talepleri reddedildiğinden Müfide, Dârülfünun Fen Fakültesi Biyoloji Bölümüne kaydolarak 1921’de mezun oldu. Ancak, tıp okuma ülküsünden vazgeçmedi. Babasının mesleki hayatından etkilenen Müfide’nin tıp okuma tutkusu ve gösterdiği ısrar adeta onun Türk tıp ve akademi tarihinde yer alacağının da göstergesidir.

Burada bir parantez açarak Tıp Fakültesinde kadın öğrencilerin okuması konusunu biraz açalım. O yıllarda Tıp Fakültesine sadece erkek öğrenciler alınmakta, kadın öğrencilerin kabul edilmesi özellikle tıp camiası içinde dirençle karşılaşmaktadır. Aslında, kadınların tıp okuması sadece Osmanlı İmparatorluğu değil, birçok başka ülkede de geç hayata geçirilmiş bir olgudur. 21. yüzyıldan itibaren tüm dünyada tıp alanında kadın varlığının giderek arttığı kabul edilse de özellikle yönetici konumlarda hâlâ daha erkek egemenliği sürmektedir. Tutucu erkek egemen bakış, dini gerekçelerin yanında, kadınların toplumsal konumları nedeniyle hekimlik mesleğine “uygun” olmadığını öne sürerek onları meslek dışında tutmayı uzun süre başarmıştır. 19. yüzyılda ABD ve İngiltere’de kadınlar için ayrı tıp fakültelerinin kurulmasıyla bu alanda kadınların da başarı gösterebileceği “ispat” edilince, bir anlamda geleneksel mesleki konumları sayılan ebelik mesleğinden hekimlik mesleğine geçebilmeleri mümkün olmuştur.

Türkiye özelinde kadın öğrencilerin Tıp Fakültesine girişinde o döneme ait konjonktürel faktörler de şüphesiz önemli bir rol oynamıştır. 20. yüzyıl başlarında Avrupalı Büyük Devletlerin baskısı altındaki Osmanlı yönetimi imparatorluk sınırları içinde çalışma başvurusunda bulunan yabancı uyruklu kadın doktorlara karşı bir politika arayışındaydı. Kapitülasyonlar nedeniyle basit bir sınavla -liyakatsiz- kadın doktorların yetkilendirilmesi ihtimaline karşı yerli ve milli kaynaklarla kadın doktor yetiştirilmesi bir seçenek olarak tartışıldı. Ancak, tıp eğitiminin masraflı olması, bir anlamda, kadınlar için kurulan üniversitede ayrı bir Tıp Fakültesi kurulmasını engelledi. Önemli bir diğer gelişme de Birinci Dünya Savaşı sonu, 1920’de işgal altındaki İstanbul’da Amerikan Kız Koleji bünyesinde kurulan “Department of Medicine Constantinople Women’s College”ın eğitime başlaması oldu. Cumhuriyetin ilanından sonra Tevhid-i Tedrisat kanunu ile kapatılarak öğrencileri Dârülfünuna aktarılacak olan bu okula, 1921-22 ders yılında üç Türk kadın öğrenci kayıt yaptırdı. Bu girişimin, kadınların tıp fakültesine kaydolmasını engelleyen fakülte içi muhalefet için de adeta bir darbe olduğunu söylemek mümkün. 

1925’te, artık kadınların da bulunduğu Tıp Fakültesi öğrencilerini gösteren fotoğraf. Kaynak: Nuran Yıldırım, “Kadınların Hekim olma mücadelesi,” Toplumsal Tarih, 147, Mart 2006.

Tip Fakültesine Giriş

Aktarıldığına göre, Müfide Kâzım Tıp Fakültesine girmek için yakını olan devletler hukuku profesörü Ahmet Selahattin Bey aracılığıyla Dârülfünun Emini (Rektör) Dr. Besim Ömer Paşa’ya [1]Besim Ömer Akalın, 1862-1940 ulaşarak onun desteğini aldı. Kadınların mesleki gelişimi için çaba harcayan ve bu uğurda bir sivil aktivist olarak önemli katkıları olan Besim Ömer Paşa, sonunda başını Akil Muhtar’ın [2]Akil Muhtar Özden, 1878-1949 çektiği “müesses nizamın” direncini kırarak kadın öğrencilerin kaydedilmesine olanak tanıdı. Bu kararın daha önce Osmanlı Sıhhiye Meclisinin kadınların hekimlik yapamayacaklarına dair çıkarılan bir mazbataya rağmen alınmış olması, mütareke döneminde Osmanlı devlet aygıtındaki eski iktidar ilişkilerinin de artık değişmeye başladığının bir göstergesi olabilir. Müfide Küley çok sonraları, “Tıp Yolunda Yılbaşı 14 Mart 1955” yıllığında kaleme aldığı anılarında işgal İstanbul’unda kadın erkek birlikte mücadele edilmesinin yarattığı momentum ve sadece bir dönem mezun veren İnas Darülfünununun kapatılarak tıp dışındaki fakültelerde karma eğitime geçilmesinin tıp fakültesine kayıt yaptırma kararlılığını pekiştiren olaylar olarak anlatmaktadır. Bu gelişmeyle, daha önce Fen Fakültesi Biyoloji (Tabiye) ve Kimya Bölümlerinden mezun olan Müfide Kâzım, 1922’de Tıp Fakültesine kaydolabildi. Müfide Kâzım, birlikte yaşadığı annesiyle geçinmelerini sağlamak amacıyla, Tıp Fakültesinde okurken Selçuk Hatun ve Üsküdar Kız Sanat Mekteplerinde aksatmadan fizyoloji dersleri de verdi ve 1928’de, Tıp Fakültesine kaydolan diğer beş kadın öğrenciyle birlikte, pek iyi dereceyle mezun oldu. Bu altı kadın hekim Türkiye’de eğitim alarak meslek hayatına atılan ilk kadın hekimler olarak tarihe geçti. Her birisi kendi kariyerlerini başarılı bir şekilde hekimlik yaparak sürdürdüler.

Küley’in 1955′ tarihli bir reçetesi. Kaynak: Salt Arşiv, Feridun Fazıl Tülbentçi Arşivi

Mezuniyetten sonra, Müfide Kâzım uzmanlık eğitimi için İstanbul Üniversitesi İkinci Dahiliye Kliniğinde asistanlığa başladı. Soyadı kanunu ile Küley soyadını alan Dr. Müfide Kâzım, uzmanlık eğitiminden sonra her devlet memuru hekim gibi kadro ve atama gailesi ile meslek icra etme sarmalına girdi. Hatta üç yıl boyunca tekrar Selçuk Hatun Kız Sanat Mektebinde hıfzıssıhha öğretmenliğine devam etti. 1936’da Haydarpaşa Numune Hastanesi Dahiliye Şef yardımcılığına getirilen Müfide Küley, 1941’de aynı hastanede şef, ardından da 1942’de EKG’de göğüs derivasyonları üzerine yaptığı bir çalışma ile İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde yeni açılan Üçüncü Dahiliye Kliniğine doçent olarak atandı. Bu ayrıntılar İstanbul Üniversitesi arşivlerindeki özlük dosyasında yer alan kendi yazdığı özgeçmişe ve yazışmalarda yer alıyor.

İlk tıp mezunu kadınların hekim olmak için gösterdikleri azim ve mücadele başlı başına önemli bir bireysel aktivizm göstergesi olarak kabul edilmelidir. Onlar arasında Dr. Müfide Küley’in en başta kendini reddeden kurumda akademik kariyere yönelimi de ayrı bir mücadele sayılmalıdır. Bu yönde ilk işaret “Haydarpaşa Nümune Hastahanesi İç Hastalıkları Kliniği Muavini” olduğu dönemde kaleme aldığı ve iki baskısı yapılan “Zehirlenmeler” ile üç baskısı yapılan “İç Hastalıklarında Diyetle Tedavi” kitaplarıdır. Her iki kitabın önsözlerini idari olarak amiri konumundaki iç hastalıkları kliniği şefi Prof. Dr. Tevfik Sağlam [3]1882-1963 yazmıştır. 

1937 Tarihli “Zehirlenmeler” Kitabı

İlk baskısı 1937’de yapılan “Zehirlenmeler” adlı 44 sayfalık kısa tedavi kılavuzunda alfabetik sıra ile altmıştan fazla kimyasal ve farmakolojik ajana maruz kalma sonucu ortaya çıkan zehirlenme belirtileri ve aşırı doz tedavisi anlatılmaktadır. Küçük boyutları ve kısa açıklamaları ile adeta bir “cep tedavi notu” niteliğindeki bu kitabın bir ders kitabı olarak tasarlanmadığı ortada. Ancak, yazıldığı yıl itibariyle bir kadın hekim tarafından yazılan dünyadaki az sayıda klinik tıp kitabından birisi, hatta Türkiye’de yazılan ilk örneği olduğu da kabul edilmeli. İlk baskı önsözünde “Aziz arkadaşım Dr. Müfide Kâzımın şu küçük, fakat kıymetli kitabını bütün arkadaşlarıma hararetle tavsiye ederim.” diyerek desteğini gösteren Tevfik Sağlam’a bir yıl sonra ikinci baskı sunuşunda Dr. Küley “Muhterem hocam Profesör Doktor Tevfik Sağlamın gördüğü lüzum üzerine bir sene önce topladığım «Zehirlenmeler Teşhisi ve Tedavisi» adlı notlarımın az zamanda elimde nüshasının kalmayışı bana ikinci defa ayni kitabın biraz daha tashihile neşrine haves verdi” ifadesi ile kibarca teşekkür etmeyi ihmal etmemiştir.

“Zehirlenmeler” kitabına Küley’in yazdığı önsöz.

“Zehirlenmeler,” 1950’lere kadar temel kaynak olarak okutulan Akil Muhtar’ın “Tıp Müfredatı Farmakodinami ve Tedavi Dersleri” kitabının 1935 tarihli üçüncü baskısından sonra yayınlanmıştır. Müfide Küley’in “Zehirlenmeler”de ele aldığı tüm ilaç ve kimyasal maddeler bu kitapta da bulunmaktadır. Klinik ve temel tıp alanlarını Tedavi Kliniği altında bir araya getiren, farmakoloji biliminin Türkiye’deki kurucusu Akil Muhtar Özden’in, kendine özgü karakteri ve aktif yaşam tarzı ile bilimsel araştırma ve yayıncılık alanında öncü bir “ekol” öğretim üyesi ve rol model olduğu hatırlanacak olursa, dahiliye uzmanı öğrencisi Dr. Müfide Küley’i etkilemiş olması şaşırtıcı olmaz. Kapsam ve hitap ettiği kitle dikkate alındığında bu iki eserin karşılaştırılmasına olanak yok, ancak, zehirlenme tedavisine ilişkin Küley’in verdiği kısa reçeteler, Akil Muhtar’ın kitabında çoğu kez dikkate alınmayan ve atlanmış bilgileri içermektedir. Bu yönüyle tamamlayıcı olarak klinikteki bir ihtiyacı karşılaması belki de kitabın ilgi görmesini sağlayan unsur olmuştur. Bu vesile ile Akil Muhtar’ın tıp fakültesine kadın öğrenci alımına karşı görüşlerinin Cumhuriyetin ilanından sonra değişmiş olduğunu da belirtelim. Ancak, Küley’in akademik hayata girişinin 1943 yılında Akil Muhtar’ın yaş haddinden emekli olduğu döneme denk geldiğini de belirtmek lazım.

1942 Tarihli “İç Hastalıklarında Diyetle Tedavi” Kitabı

Müfide Küley’in İstanbul Tıp Fakültesine atanmadan önce kaleme aldığı diğer kitap ilk baskısı Sağlık Bakanlığı tarafından 1942’de yapılan “İç Hastalıklarında Diyetle Tedavi” kitabıdır. Bu kitap da gördüğü ilgi üzerine basımı devralan Mazlum Yayınevi tarafından 1948’de üçüncü baskıya ulaşmıştır. Üçüncü baskıda yazarın doçent ünvanı kullandığı görülmektedir. Gerek birinci gerekse ikinci baskı önsözlerini mutat olduğu üzere Tevfik Sağlam yazmış, girişe diyet mutfağı tekniğini ve hastanedeki mutfak yapılanmasını anlattığı kısa bir tanıtım yazısı da eklemiştir. Hastane mutfaklarında çalışan aşçıların “yemek pişirmedeki kudretine bakılır ve fazla vasıf istenmez. Memleketimizde hastane aşçılığı ayrı bir ihtisas haline girmemiştir. Hastane aşçılarının diyet hakkında en az bir fikirleri olmak şöyle dursun, çoğunun okuma yazması bile yoktur. İşte icabında en ince ve ölçülü perhiz yemeklerini pişirecek olan bu aşçıbaşılardır.” diyerek modern diyetetik uygulamalarının önemine vurgu yapan Sağlam, bir diyet mutfağı kurmayı daha Gülhane Hastanesinde çalışmakta iken hayal ettiğini ancak, nihayetinde Haydarpaşa Numune Hastanesinde çalışırken bunu “muavini” Küley’in “uzun çalışmalar” sonunda başardığını belirtmektedir. 

Gerçekten de bu hacimde bir diyet kitabının bir kadın hekim tarafından 1942 yılında hem de Türkiye’deki ilk hastane diyet mutfaklarından birisinin kuruluşuyla birlikte yazılabilmesi sadece Türk tıp tarihi değil, dünya tıbbı için de ender rastlanan bir durum olmalıdır. Zamanının modern diyet yöntemlerini ayrıntılı olarak ele alan 262 sayfalık kitapta besin sınıflaması, vitaminler, kalori hesapları ve metabolizma yanında çeşitli hastalıklarda diyet esasları ve kalitatif diyet şekilleri yanında yemek tarifleri de bulunmaktadır. Kaynak olarak Hijyen Enstitüsünün gösterildiği ayrıntılı bir gıda kalori listesi de verilmektedir. Adeta diyet mutfaklarının kuruluş, sevk ve idaresi için “diyet hemşireleri,” hekimler ve hatta aşçılar için gerekli teorik bilginin tümünü kapsayan kitabın, ders notları ve yabancı dilden kaynaklardan tercüme edilen metinlerden oluştuğu öne sürülebilir. Tevfik Sağlam, kitabın yazılmasında 1937’de Sağlık Bakanlığı tarafından ülkemize davet edilen Margareta Lamberger’in farklı hastanelerden gelen on hemşireye bir diyet kursu düzenlemesinin önemli bir dönüm noktası olduğunu belirterek, kurulan “basit fakat iyi tanzim edilmiş bir diyet mutbağı” ile “Türk hekimlerine hediye edilen güzel bir eser” için Küley’e teşekkür etmektedir. Mutfak kurmak sadece gerekli donanımların sağlanmasını değil, insan kaynaklarının geliştirilmesini ve sürdürülebilirliğini de gerektirmektedir.

“İç Hastalıklarında Diyetle Tedavi” kitabından sayfalar.

Tevfik Sağlam, amiri olmaktan çok, Müfide Küley’in mesleki kariyerinde belirleyici rol oynayan mentörüdür aynı zamanda. Nitekim, Küley’in İstanbul Tıp Fakültesine atanması da Tevfik Sağlam’ın rektör olduğu 1943-46 dönemine rastlayacak ve uzun yıllar birlikte kurdukları Üçüncü İç Hastalıkları Kliniğinde şef ve yardımcısı olarak çalışmaya devam edeceklerdir. 

Tevfik Sağlam’ın İç Hastalıklarını Diyetle Tedavi kitabının üçüncü baskısına yazdığı önsöz.

Mesleğe adanmış bir yaşam süren Dr. Müfide Küley’in İstanbul Tıp Fakültesinde diğer akademisyenlerden farklı bir mesai geçirmediği görülüyor. Almanca ve Fransızcayı tercüme edecek düzeyde bilmesi ve bu dillerden kaynaklara ulaşmak için gayret göstermesi de kuşkusuz kitap yazarı olmasına katkı yapmış olmalıdır. Yayın listesine bakıldığında, zamanının en üretken klinisyenleri arasında bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. İhtisas döneminden itibaren yazılarında sadece klinik tablonun açıklanması değil, zamanına göre altta yatan mekanizmalara ve deneysel çalışmalara da atıfta bulunarak söz konusu tablonun etraflıca anlaşılmasına çaba gösterdiği görülmektedir. Literatür takibi ve analitik düşünce gibi akademisyen olmanın gereklerini daha Fen Fakültesi yıllarında edinmiş olabileceği unutulmamalıdır. Cumhuriyeti kuran aydınlanmacı neslin bir üyesi olarak bilginin dönüştürücü gücünün farkında olmaması da mümkün değildir.

Terfi: “Müfide Küley’in biran evvel aramıza katılması…”

Müfide Küley, terfi için olmasa da—çünkü her terfi döneminde parlak bir sicille derece ve kademe ilerlemesi aldığını dosyasını tetkik ederek görebiliyoruz—az sayıda açılan kadrolara atanabilmek için her akademisyenin geçtiği “sabrın sınırlarını zorlayan” yollardan geçerek 1952’de oybirliği ve büyük övgü ile profesörlük kadrosuna atanır. Dosyasını değerlendiren profesörler kurulu üyesi Prof. Dr. Sedat Tavat’ın toplantı tutanağına yansıyan ifadesi şöyledir: [Diğer üyelere hitaben] “Müfide Küley’in biran evvel aramıza katılmasını temenni etiğinizden müzakerenin uzamaması için söz almak istememiştim; fakat duramadım yine söz aldım. Müfide Küley ilkin Fen Fakültesini bitirdikten sonra Tıp Fakültesini tamamlamıştır. Onun bilgisi bundan dolayı da çok esaslıdır. Profesörlüğe çoktan layıktı; fakat imkânsızlık dolayısıyla gecikti, söylenenlere ve Komisyonun mütalaasına aynen iştirak ederim.”

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinin kuruluşunda, patoloji kürsüsüne 1945’te doğrudan profesör olarak atanan Dr. Kamile Şevki Mutlu ile[4]Bilim Akademisi üyesi Prof. Dr. Alp Can ile söyleşi, Müsemma Sabancıoğlu. “Bu Hoca Kâmile Şevki Mutlu İmiş,” Sarkaç, 14 Aralık 2023. ilk kadın tıp profesörleri olarak tarihe geçen bu ikili, Türk kadın hekimler olduğu kadar, yaşadıkları dönem dikkate alındığında, dünyadaki hekimlere de öncülük etmişlerdir. Bir kıyas yapmak gerekirse, ABD’nin önde gelen tıp fakültelerinden Yale Üniversitesinde ilk kadın “full” profesör ancak 1961’de atanmıştır. Daha 30 yıl önce tıp fakültesine girme hakkı bile olmayan Türk kadınının bu kazanımı kuşkusuz asırlık Cumhuriyet tarihinin en değerli utkularındandır. Başlangıçta kadınların tıp okumasına karşı gösterilen direnç kırıldıktan sonra ne toplum nezdinde ne de tıp camiası ve tıp öğrencileri arasında kadın öğrencilere yönelik ayrımcı bir muamele görülmediği, hatta başlangıçta karşı olan profesörlerden bazılarının kadın asistan almaktan geri kalmadıkları Müfide Küley’in anılarında yer almaktadır.

Müfide Küley’in diğer mentörü 1952’den 1973’e kadar birlikte çalıştığı klinik şefi Ord. Prof. Ekrem Şerif Egeli’dir. Onun bulunmadığı zamanlar bu görevi vekâleten daima Müfide Küley’in sürdürdüğünü de hemen belirtelim. Hatta Romanya’da rahatsızlandığında Egeli’yi Türkiye’ye getirme görevi de Küley’e verilmiştir. Müfide Küley konuşma ve yazılarında, 1963’te Ekrem Şerif Egeli’nin desteğiyle Üçüncü İç Hastalıkları Kliniği içinde kurduğu gastroenteroloji bölümünden ayrı bir gurur ile söz etmektedir.

Müfide Küley’in katıldığı 3. Dünya Kardiyoloji Kongresi madalyası. Kaynak

Müfide Küley kelimenin tam anlamıyla klinisyen bir öğretim üyesidir. Mesleğine olan adanmışlığını Prof. Egeli “[…] hem insanlık hem de mesleki ahlâk bakımından numune telakki edecek mükemmeliyettedir. Mesleki Bakımdan çalışma ciddiyeti herkesin gıpta edeceği kadar yüksektir ve örnek teşkil edecek tarzdadır” diye tanımlamaktadır. Emekli oluncaya kadar yurt dışında Avrupa, Amerika ve hatta Japonya’da önemli toplantılara aksatmadan katılmayı sürdürdüğü de dikkate şayandır. Birçok kongreye davetli ya da ülkesini temsilen katılmış, yurtdışına gitmenin ayrıcalık sayıldığı dönemlerde bu fırsatları mesleki görgü ve bilgisini artıracak şekilde hastane ve klinik ziyaretleri ile akademik ilişkiler kurmak için kullanmıştır. 

“Sitem ediyorum, bilmem haklı mıyım?”

Ne var ki, Küley’in özlük dosyasında 1960 Ekim ayından 1962 Nisan ayı sonuna kadar bir boşluk dikkati çekmektedir. Bu durumun açıklamasını 24 Nisan 1962 tarihli Rektör Ord. Prof. Sıddık Sami Onar tarafından kaleme alınan “memuriyetine iade” yazısında buluyoruz. Anlaşıldığına göre 1960 darbesinden sonra öğretim üyeliğinden çıkarılan 147 kişi arasında Müfide Küley de bulunmaktadır. Yazıda, “üniversite öğretim üyelerinden bazılarının affına ve bazılarının diğer fakülte veya yüksek okullara nakline dair 27.10.1960 tarihli 114 sayılı kanunun bazı maddelerinin kaldırılması ve yeni hükümler eklenmesi hakkındaki 12 Nisan 1962 tarihli ve 43 sayılı kanun uyarınca” […] 24 Nisan 1962 tarihli Senato kararıyla Müfide Küley eski akademik ünvan ve derecesi ile görevine geri dönmektedir. Kanunun çıkmasıyla Küley’in memuriyete geri dönmesi arasında bir Senato kararı ve on gün bulunmaktadır. Belli ki, Üniversite yönetimi onun bir an önce geri dönmesini arzu etmiştir.

“Dünya” gazetesi, 5 Mayıs 1961.

Ancak, bu olayın Müfide Küley’i incittiği açık. Dünya gazetesinde 5 Mayıs 1961’de yazdığı “Sitem” başlıklı köşe yazısında, isim vermeden, büyük bir bağlılıkla çalıştığı kurum ve meslektaşlarından yeterli destek ve dayanışmayı görmediğini isyan ederek yazmaktadır. Alanlarında öncü olduklarının bilincinde olan ilk kadın doktorlar, zor günlerde dayanışma yapacak bir hekim örgütlenmesi kurmak için çaba göstermeyi gerekli görmemişlerdir. İstanbul’a gelen bir Amerikalı kadın doktorun 1950’lerin başlarında aralarında Müfide Küley’in de bulunduğu kadın doktorlarla yaptığı bir ev toplantısında Dünya Kadın Hekimleri Birliğine katılmaları için yaptığı çağrıya karşılık Küley, “Memleketin her ferdinin biz kadın doktorları erkek hekimlerden ayrı görmediğini, bu sebepten başka da bir birliğe ihtiyacımız olmadığını, ancak bir dostluk kulübü şeklinde bir teşekküle ihtiyacımız bulunduğunu” söylemiştir. Büyük ölçüde kişisel husumetlere ve sebepsiz vehimlere dayalı olarak Milli Birlik Komitesinin gadrine uğrayan “147’likler” sonunda üniversiteye geri döndü ama birçokları için bu travma kalıcı etkiler yaptı. İlginçtir, eşi Demet Taner, kendisi de uzaklaştırılan 147 öğretim üyesinden biri olan yazar Haldun Taner’in, yakın akrabası Müfide Küley için “kendinden daha fazla üzüldüğü ve Küley gibi çağdaş, ilerici ve aydın bir Türk kadınının ünlü bir başka tıp profesörü tarafından karalanmasını hiç affetmediğini” nakletmektedir. Ne acıdır, pek de yabancısı olmadığımız bir durum.

Müfide Küley 1973’te kendi isteğiyle emekli oldu, 1995’te vefat etti. Emekliliğinde daha ihtisas eğimini bitirir bitirmez açtığı özel muayenehanesinde hastalarını görmeye devam etti. Rektör Prof. Dr. Nazım Terzioğlu’nun emeklilik ve teşekkür yazısı kendisine duyulan minneti bir nebze ifade etmektedir: “Devlet vazifelerinde ve öğretim mesleğinde geçen başarılı hizmetlerinize, memlekete yetiştirdiğiniz binlerce talebeniz bütün kalpleriyle şehadet etmektedirler. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde Hoca olarak ifa buyurduğunuz hizmetler Milletlerarası İlim hayatında ve Türkiye’de size teveccüh eden haklı ve şerefli şöhretin en sarsılmaz mesnetleridir.”

Hakan S. Orer
Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi,
Bilim Akademisi üyesi


Bu yazı, Cumhuriyetin 100. yılı için Ekol Vakfı, Bilim Akademisi ortaklığı ile hayata geçirilen “Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar” projesi çerçevesinde hazırlanmıştır. Projenin ürünlerinden biri olan olan “Sahada” kitabı hakkında ayrıntılı bilgiyi bu adresten edinebilirsiniz.


Kaynaklar

Arslan A. ve Akpınar, Ö. “İnas Darülfünunu (1914-1921).” Osmanlı Bilimi Araştırmaları, 6(2), 226-234 (2005).

Atıcı, E. ve Erer, S. “Türk Kadınlarının Tıp Eğitimine Başlama Süreci ve İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi’nden Mezun Olan İlk Kadın Hekimler.” Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 35(2) 107-111 (2009).

Doğan, A. “Osmanlı Ülkesinde Yabancı Kadın Doktor İstihdamı Mümkün Müydü?” Yedi Kıta. Temmuz 65-66 (2010).

Morantz-Sanchez, R. Sympathy and Science. Women Physicians in American Medicine-University of North Carolina Press (2000).

Civelekler, İ.H. ve Önder, H. “Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ın Hayatı, Kişiliği ve Eserleri.” Eskişehir Osmangazi Ü. Sağlık Bilimleri Enstitüsü Yüksek lisans tezi s. 187-687 (2011).

Küley, M. Zehirlenmeler. Teşhis ve Tedavi, 2. Baskı, Devlet Basımevi, İstanbul (1938).

Dölen, E. Müderris Dr. Âkil Muhtar bey’in “Darülfünunumuz hakkinda bazi mülâhazât” adlı risalesi. Osmanlı Bilimi Araştırmaları 5(1) 69-88 (2003).

Küley, M. İç Hastalıklarında Diyetle Tedavi 3. Baskı, Mazlum Kitapevi, İstanbul (1948).

Tekül, N. Prof. Dr. Müfide Küley için. İstanbul Tıp Fakültesinin Emekli Olan Değerli Hocaları (1972-1973). İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Yayını. Sermet Matbaası s. 54-56 (1973).

Küley, M. Anılar. Tıp Yolunda 14 Mart 1974. Sermet Matbaası. İstanbul Tıp Fakültesi.

Küley, M. “Biraz da tarih.” Tıp Yolunda Yılbaşı 1955, s: 9, 46.

Küley, M. “Sitem.” Dünya Gazetesi, 2.5.1961.

Erez, S. ve Taner, D. Haldun Taner’in Timsahı. Yapı Kredi Yayınları (Birinci Baskı 2017), İstanbul (2008).

İÜ, Personel Daire Başkanlığı, Özlük Dosyası (M. Küley), İstanbul Tıp Fakültesi Arşivi

Notlar/Kaynaklar

Notlar/Kaynaklar
1 Besim Ömer Akalın, 1862-1940
2 Akil Muhtar Özden, 1878-1949
3 1882-1963
4 Bilim Akademisi üyesi Prof. Dr. Alp Can ile söyleşi, Müsemma Sabancıoğlu. “Bu Hoca Kâmile Şevki Mutlu İmiş,” Sarkaç, 14 Aralık 2023.
Önceki İçerik2024’te gökyüzü
Sonraki İçerikAfetler ve halk sağlığı – Çok daha iyisini yapabiliriz!
Hakan S. Orer

Bilim Akademisi üyesi Hakan S. Orer, Galatasaray Lisesi’nden sonra eğitimine Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesine devam ederek 1986 yılında tıp doktoru derecesi ile mezun oldu. 1989-91 yıllarında Fransız Hükümeti bursuyla gittiği Paris INSERM U288 araştırma ünitesinde doktora tezini tamamlayarak 1992 yılında Hacettepe Üniversitesinden Bilim Doktoru unvanını aldı. Doktora sonrası çalışmaları için 1993 yılında gittiği ABD Michigan State Üniversitesi Farmakoloji ve Toksikoloji Bölümünden 1995 yılında dönerek Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji anabilim Dalında Yardımcı Doçent olarak çalışmaya başladı. 2002’de bir yıl süre ile ABD Michigan State Üniversitesinde ziyaretçi doçent olarak çalışmalarda bulundu ve 2003 yılında Profesör unvanını aldı. 2003-12 yıllarında Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Müdürü olarak görev yapan Dr. Orer, sağlık bilimleri alanında doktora eğitiminde Avrupa platformu olan ORPHEUS (Organisation for PhD Education in Health Sciences in European System) yönetim kurulu üyesidir. 2013 yılında Koç Üniversitesi Tıp Fakültesinde çalışmaya başlayan Dr. Orer halen Koç Üniversitesi Etik Kurulları ve Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı başkanlıklarını sürdürmektedir. Dr. Orer, 2018 yılında UNESCO Başkanı tarafından Uluslararası Biyoetik Komitesi (International Bioethics Committee-IBC) üyeliğine atanmıştır.

1998 TÜBİTAK Tıp Teşvik Ödülüne layık görülen Dr. Orer’in esas araştırma alanı kan basıncının otonom sinir sistemi tarafından kontrolüdür. Diğer ilgi alanları arasında akılcı farmakoterapi eğitimi, biyoetik ve yeni ilaç geliştirme çalışmaları bulunmaktadır. Dr. Orer Bilim Akademisinin yanı sıra, Türk Farmakoloji Derneği ve Amerikan Fizyoloji Derneği’nin aktif üyesidir.