Ülkemize En Uygun Doçentlik Sistemi (var mı?)

Tayfun Akgül'den.

Üniversitelerimizdeki akademik unvanlar yıllar içerisinde bir dizi değişiklik gösterdi. YÖK’ün kurulduğu 1981 yılına kadar akademisyenliğe başlangıç kadrosu “doktor asistan”dı. Bu kadro ile ders verilmez ama dersi veren profesöre yardımcılık yapılabilirdi. Bunun tek istisnası Orta Doğu Teknik Üniversitesi idi. Ayrı bir kanunla kurulan bu üniversitede öğretim görevliliği ve yardımcı profesörlük vardı. ABD’deki sistem baz alınmış ve Assistan Profesör kadrosu Türkçeleştirilmişti.

Doktor asistan’dan sonraki basamak doçentlikti ve doçentlik Kıta Avrupası sistemindeki “Dozent” karşılığıydı. Almanya gibi ülkelerdeki doçentlik, bir yüksek doktora tezi yazmayı, jüri önünde savunmayı ve bir ders vermeyi içeriyordu. Bu sistem tamamı ile bize transfer edilmişti ve kullanılıyordu. Doçentlik bir unvan olup kişiye veriliyordu ve üniversite ile bağlantısı yoktu. Daha sonra kadro bulunduğu takdirde doçentlik kadrosuna geçip daha yüksek maaş almak mümkündü. Üniversitelerde ders verebilmek için en az doçent olmak gerekirdi (ODTÜ hariç).

YÖK’ün kurulmasıyla Asistan Profesör karşılığı yardımcı doçentlik bütün üniversitelere getirildi ve önemli bir değişiklik olarak yardımcı doçentlere ders verebilme hakkı tanındı. Bu hakka rağmen doçent unvanı almak için tez, yabancı dil, sunum ve ders verme zorunlulukları bir müddet sürdü.  Akademik yayın yapmanın ülkemizde çeşitli nedenlerle önem kazanmasının ardından tez yerine eserlerin incelenmesi süreci getirildi; ders verme koşulu kaldırıldı ama bir jüri önünde sözlü sınav devam etti. Son değişikliklerle beraber eserlerin incelenmesi zorunlu olmakla beraber, sözlü sınav uygulaması üniversitelerin seçimine bırakıldı.

Doçentlik, ülkemizdeki genç akademisyenlerin belki de en korkulu rüyası. Değerlendirmelerin merkezi yapılmasının çok iyi tarafları olduğu gibi, bu sistem önemli sorunları da içeriyor. Bu nedenle de her yapılan değişiklik ciddi itirazlarla karşılaşıyor.

Bu sorunların basit bir çözümü maalesef yok. Öncelikle doçent olma kavramından ne anlaşıldığında hem fikir olmak gerekir ki, bu da mümkün değil. Doçent olmak için hangi gerekçeler öne sürülebilir? Bugünkü durumda Doçent unvanı almadan da ders verilebilir, lisansüstü öğrenci yetiştirilebilir veya proje alınabilir, yani bir profesörün yaptığı her şeyi yapmaya hakları vardır. Ama a) bu kadrolar süresiz değildir ve b) maaşları azdır. O zaman doçentlik bürokrasidekine benzer şekilde sıradan bir kadro ilerlemesi olarak düşünülebilir ve sınavsız, sorgusuz üniversite yönetimine bırakılabilir. Bu en az sorun yaratacak çözümdür. Böyle bir sistem değişik zamanlarda öne sürülmüştür ve üniversite yönetimlerinin objektif olarak değerlendirme yapabilmeleri durumunda iyi de çalışacaktır.

Ama üniversitelerin bu değerlendirmeyi iyi yapmama durumunda, ki bu olasılık çok yüksektir, merkezi bir otoritenin süzgecinden geçmek şart koşulur ve önemli bir açmazla karşılaşılır. Nasıl bir süzgeç? Bir olasılık, konusunda uzman olan kişilerden oluşan bir jürinin kurulmasıdır. Eğer bir alanda 200 doçentlik başvurusu varsa ve her başvuru için 5 asıl +2 yedek üyeye ihtiyaç varsa, 1400 kişinin organize olması gerekir. Bu sahadaki profesör sayısı daha fazla olsa bile bunların hepsinin sahada aktif çalışan ve son gelişmeleri takip eden araştırmacılar olduğunu söylemek biraz hayali olur. Daha da önemlisi bu jürilerin aynı standartlarda değerlendirme yapması da olası değildir. Uygulamada eser değerlendirme aşamasında bile çok kuvvetli dosyaların reddedildiği veya zayıf dosyaların olumlu oy aldıkları görülüyor. Sözlü sınavlarda ders düzeyinde sorular sorulduğu gibi en karmaşık konuların detaylarının tartışıldığı da oluyor. Ülkemizde “profesörlerin” genel düzeyini belirli bir eşiğe getirmeden bu modelin iyi çalışması da zor gözüküyor.

Diğer bir yaklaşım ise, son günlerin moda kelimelerinden olan “şeffaflık” kapsamında puanlama yaparak “objektif” bir değerlendirme sistemi kurmak. Böyle bir sistem ise çok önemli boşluklar barındırıyor. Öncelikle hangi puanlama kriterlerini koyarsanız koyun, adaylar bu kriterlere göre dosya hazırlamayı düşünecekler veya bu sistemi yenmenin yollarını arayacaklardır. O zaman da Goodhart Yasası’nda olduğu gibi, bu kriterler ölçme özelliklerini kaybedeceklerdir. Şu andaki sistemde ön eleme için bir algoritmik sistem kullanılıyor ve bu sistem çok da sakıncalı değil. Ama araştırmanın niteliğinin otomatik olarak değerlendirilmesi mümkün değil ve böyle bir değerlendirmenin birçok sakıncası var (Bakınız Bilimsel Yayınlar Nasıl Değerlendirilmeli?).

Sonuç olarak, belki de en uygun çözümün kararı üniversitelere bırakmak olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Üniversitelerin kendi akademik kalitelerini, kendi kararları ile yükseltmeleri en doğru seçenek olabilir. Eğer üniversitelerimiz bunu başaramıyorsa zaten doçentlik sorununu çözmeye çalışmak da çok anlamlı bir çaba olmayacaktır.

Ersin Yurtsever
Bilim Akademisi üyesi
Koç Üniversitesi Kimya Bölümü öğretim üyesi