Hukuk ve sağlık bilimlerinde doktora eğitimi: Yaklaşım farkları, hedefler, öneriler

Google Gemini ile üretildi.

Bilim Akademisi üyeleriyle akademinin çeşitli yönlerine, sorunlara, olası çözümlere değindiğimiz söyleşilerin üçüncüsünde konu doktora programları. Bu söyleşide, Bilim Akademisi üyeleri Yeşim Atamer ve Hakan Orer ile hukuk ve sağlık bilimleri alanında yapılan doktora çalışmalarının yapısal farklarını, uzmanlaşma ve bağımsız araştırmacı yetiştirme hedeflerini, danışman ve öğrenci arasındaki hassas ilişkinin dengelerini ve bu ilişkiyi iyileştirebilecek önlemleri konuştuk. Türkiye’de doktora çalışmalarının niteliğini değiştirecek türden önerilerin de yer aldığı bu söyleşi, Atamer ve Orer ile çevrimiçi ortamda 19 Ekim 2025’te gerçekleştirildi, metin kendilerinin katkıları, ekleri ve düzeltileriyle son haline getirildi. Yeşim Atamer halen Zürih Üniversitesi Hukuk Fakültesinde, Hakan S. Orer ise Koç Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim üyesi.

Sarkaç’ta Türkiye’de akademinin sorunlarını ele almaya çalıştığımız bu yazı dizisinde önce, “Akademik etik, denetim eksikliği, kalite kaybı – Tez yazmak bu kadar kolay mı?” başlıklı söyleşiyi, bir sonraki ay “Üniversiteyi yeniden düşünmek: Akademik özgürlük, kültür ve şirketleşme” başlıklı söyleşiyi yayımlamıştık.

Sarkaç’ta araştırma/üniversite kategorisindeki yazılarla genel olarak sistemin aksayan, işlemeyen, yeniden ele alınması mutlaka gereken yanlarını sorguluyor; Bilim Akademisi üyeleriyle, bir başka deyişle yıllardır araştırma dünyasında olan, bilimsel süreçleri yakından bilen, süreçlerin parçası olan ve hocalık da yapan bilim insanlarının deneyimlerini kayıt altına almak istiyoruz. Ülkemizin üniversite tarihini de kendiliğinden içeren bu söyleşilerde konu edinilen, tartışılanlar sadece akademiyi ilgilendirmiyor. Değişim, dönüşümler, iyiye ve kötüye gidişler, acil çözüm isteyen sorunlar, açmazlar ve hemen yapılabilecek işleri akademi ve üniversite bağlamında ele alan bu söyleşilerin aslında toplumun pek çok kesimini ilgilendireceğine inanıyoruz.

***

Doktora çalışmasının eğitim tarihindeki yeri nedir? 

Yeşim Atamer: Genelde ilk doktora ünvanının 12. yüzyılda verildiği kabul ediliyor. O dönemde Avrupa’da üniversitelerde dört fakülte var: temel eğitim fen-edebiyat fakültesinde (faculty of arts) görülüyor; sonrasında ilahiyat, tıp ve hukuk alanlarında üst eğitim almak mümkün. Ancak doktora bu dönemde özgün araştırmaya değil, ileri düzeydeki bilimsel birikime dayanılarak veriliyor. Nitekim Orta Çağ’da üniversitenin misyonu da bilginin derlenmesi ve aktarılmasından ibaret.[1]Konuyla ilgili Ayşın Ertüzün’ün Geçmişten geleceğe üniversite kavramının dönüşümü, başlıklı yazısına bakılabilir. Günümüzdeki anlamıyla doktora (doctor of philosophy), aydınlanmayla beraber üniversitenin misyonunun da değiştiği bir dönemde ortaya çıkıyor. Özellikle Wilhelm von Humboldt’un etkisiyle (kendisi bir eğitim reformcusu) üniversitenin aslî rolünün araştırma olduğu kabul görüyor; Berlin Üniversitesi bu düşünceyle 1809’da kuruluyor, aynı zamanda bilimsel ve kurumsal özerklik ilkeleri ön plana çıkıyor ve bu model dünyaya örnek oluyor. O dönemde gelişen yeni üniversite anlayışı içinde doktora da özgün araştırma sonuçlarının ortaya çıkarıldığı, mezuniyetin ötesinde uzmanlaşma ve özellikle üniversite kariyeri için ilk aşama olarak kabul ediliyor.

Hukukta doktora çalışmaları hakkında öncelikle neler diyebiliriz?

Yeşim Atamer: Hukuk özelinde konuşmak için öncelikle dünyadaki iki farklı hukuk sisteminden bahsetmem lazım: common law ve civil law. Birincisinde hukukun asli kaynağı “içtihat’”yani mahkeme kararları, ikincisinde ise parlamentoların çıkardığı yasalar. Birincisine “Anglo-Amerikan hukuk çevresi” (çıkışı İngiltere), ikincisine “Kara Avrupası hukuk çevresi” diyoruz (çıkışı yazılı Roma hukukunun Avrupa’da 11. yüzyıldan itibaren iktibas edilmesi). Gerek İngiltere gerek Avrupa ülkeleri, sömürgelerine kendi hukuk sistemlerini de götürüyorlar. Örneğin bütün Latin Amerika, Afrika’nın bazı kısımları, Uzak Doğu ülkeleri Kara Avrupa’sı hukuk çevresine dahil, Çin ve Rusya da. Buna karşılık İrlanda, ABD, Kanada, Avustralya, Hindistan gibi ülkeler Anglo-Amerikan sistemini kullanıyorlar.

Bu iki sistem tarihsel olarak hukuk eğitimine çok farklı açılardan yaklaşıyor. İngiltere’de hukukun kaynağı mahkemeler olduğu için hukuki eğitim de mahkemeler ve barolarda veriliyor. Kıta Avrupası’ndan farklı olarak üniversitede hukuk eğitimi 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar yok. 1871’de ilk defa Oxford Üniversitesi bizim anladığımız anlamda üniversiter eğitime hukuku dahil ediyor. Bilimsel bir yaklaşım çok sonraları geliyor, daha çok çıraklık eğitimi olarak görülüyor. Düşünün, bugün bile bizde avukatlığa tekabül eden solicitor olmak için İngiltere’de hukuk fakültesi diploması ön koşul değil. ABD ise bu konuda İngiltere’den biraz daha çabuk davranmış; ilk hukuk fakültesi 18. yüzyılın sonunda kuruluyor; 19. yüzyıl başından itibaren hukuk eğitiminin üniversitede nasıl olması gerektiği üzerine kafa yoruluyor. Ama onlarda da 20. yüzyıl başına kadar hukukun bir bilim olduğu, üniversite diploması olmadan mesleğin icra edilemeyeceği kabul görmüyor.

Bu arka plan bilgisi ile baktığınızda, hukukta doktoranın önemi tabii çok göreceli oluyor. Mesela bugün bile ABD veya İngiltere’de profesörlük ünvanı için doktora tezi zorunlu bir ön koşul değil. Dünyaca ünlü Harvard, Cambridge, Oxford üniversitelerinde doktora tezi yazmamış nice profesör var. Akademik yetkinlikleri konusunda tabii ki hiç şüphemiz yok ama. Kıta Avrupası hukuk sistemlerinde ise doktora akademik bir basamak; onu tamamlamadan profesör olmanız mümkün değil.

Tıpta doktora çalışmalarının farkı nedir?

Hakan S. Orer: Tıp eğitimi başlı başına pratiğe dayalı bir eğitim, o yüzden kendine özgü bir tarafı var. Bizde çok tartışılan konulardan biri tıpta uzmanlık ve doktora derecesinin denk olup olmadığı. Tıp fakültelerinde altı yıl okuduktan sonra bir uzmanlık alanı seçen dahiliye, cerrahi gibi alanlarda uzmanlık eğitimi alanlar da bir tez yazıyorlar, tıpta doktora yapmak ise ayrı bir yol. Bizim tartıştığımız bu ikisi birbirine denk mi? Denk olarak görülmesinin nedeni, Bologna sistemindeki üç aşamalı derecelendirilmede doktora ve tıpta uzmanlığın en yüksek eğitim seviyesine tekabül eden üçüncü seviyeye karşılık gelmesi.

Bologna sistemi aslında burada konuşacaklarımızı yakından ilgilendiriyor, bu sistemdeki seviyeleri, derecelendirmeleri yeri gelmişlen kısaca anlatır mısınız?

Hakan S. Orer: Bologna süreci Avrupa’daki eğitim reformunun sonucuydu ve biz de bu sürece Avrupa ile olan yakınlaşmayla 2000’li yılların başlarında girdik. Burada eğitim döngülere ayrılıyor ve her döngüye belli bir önem atfediliyor: Lisans eğitimi üç ya da dört yıl, yüksek lisans eğitimini iki yıl ve son olarak üç ya da dört yıl süren doktora eğitimi. Bu ayrımda temel amaçlar şöyle: Lisansta meslekî dersler veriliyor, öğrenci bu aşamada bilim nedir biraz anlıyor. Bunların beraberinde eleştirel düşünme, sorgulama, analiz, yorumlama gibi “aktarılabilir beceriler” (transferable skills) çalışılıyor. Yabancı dil, hatta, bilim dünyasında lingua franca olan İngilizce de önemli tabii. Yüksek lisansta “aktarılabilir beceriler” kısmı devam ediyor, İngilizce seviyesi de ilerletilmeli, ama burada asıl önemli olan öğrencinin bilimsel araştırma ortamına maruz kalması. Öğrenci araştırmayı orada görüyor, bağımsızlık kazanamıyor ama bir şekilde araştırmaya dahil ediliyor. Doktorada ise hedef, öğrencinin bağımsız araştırma yapması.  Tabii “aktarılabilir beceriler”i ve bilim dilini de daha geliştirmesi gerek.

Tıpta doktora çalışmalarına geri dönersek, ben tıpta uzmanlıkta yazılan tezlerin doktora tezi gibi olmadığını düşünüyorum. Çok iyi olanlar, nadiren doktoraya denk olabilir, ama aynı iş değil. Tıptaki uzmanlıkta hedef iyi bir cerrah, dahiliyeci vs., iyi bir uzman hekim yetiştirmek. Yeşim Hoca doktorada uzmanlığa vurgu yaptı, bu anlamda, doktorada uzmanlığı reddeden bir görüşüm var. Doktora benim için bağımsız araştırma yapabilen kişi yetiştirmek anlamına geliyor. Bu PhD eğitimi olarak da adlandırdığımız doktora seviyesinde olmalı.

Yeşim Atamer: Bizim tıpta olduğu gibi bir uzmanlık sürecimiz olmadığı için uzmanlaşma doktorada geliyor. Genel “hukuk doktoru” olunmuyor, mesela özel hukuk doktoru, kamu hukuk doktoru olunuyor. O aşamada artık kendi alanınızı seçip orada derine iniyorsunuz. Ama tabii ki uzmanlaşmanın yanı sıra bilimsel yetkinliğin, araştırma yeteneğinin ispatı asıl amaç.

Ne istenir, ne beklenir doktora öğrencisinden en genel anlamda?

Hakan S. Orer: 2003-2012 arasında Hacettepe Sağlık Bilimleri Enstitüsü müdürlüğü görevinde bulundum.[2]Sağlık Bilimleri Enstitüsü, tıp, eczacılık, veterinerlik, hemşirelik, diş hekimliği gibi sağlık bilimlerinin kapsamına giren disiplinlerde lisansüstü seviyede eğitim veren ve üniversitelere bağlı olarak kurulan akademik birimlerdir. Şu anda yönetim kurulunda bulunduğum ORPHEUS’ta[3]The Organisation for PhD Education in Biomedicine and Health Sciences in the European System: 2004’te kurulmuş olan Avrupa Sisteminde Biyomedikal ve Sağlık Bilimleri Doktora Eğitimi Örgütü (ORPHEUS), doktora programı veren kurumları, öğrencilerini ve danışmanlarını destekleyerek biyomedikal ve sağlık bilimleri alanındaki doktora eğitiminin, araştırma ilkeleri ve etiğiyle uyumlu, özgün ve bağımsız araştırma yetisi kazandırmasını sağlamayı amaçlar. ORPHEUS’un 2024’te yayımladığı Doktora Eğitiminde İyi Örnekler belgesinde, bu amaca uygun doktora eğitiminin gerçekleşmesini sağlayan iyi uygulamalar sıralanıyor. Bu uygulamalardan bazıları şöyle: Uluslararası araştırma etiği ve ilkeleriyle uyumlu bir araştırma ortamı, rekabetçi ve şeffaf bir kabul süreci, danışmanların araştırma mentörlüğü konusunda eğitim almış olması, danışman başına uygun sayıda doktora öğrencisinin bulunması, araştırmayı ve öğrencileri eğitim süresince destekleyecek kaynakların sağlanması, doktora sürecinde yapılan çalışmaların en az üç uluslararası dergide yayımlanmış makaleye eşdeğer olması ve doktoranın, danışmanının oy hakkı bulunmayan bağımsız bir kurul tarafından değerlendirilmesi. En iyi uygulamalar belgesine bağlantı. ve ORPHEUS web sitesi. Son erişim Kasım 2025 Avrupa’da sağlık bilimleri alanındaki doktora eğitimini “en iyi uygulamalar” (best practices) üzerinden değerlendiren bir sistemi görüyorum, yani bu konuyla epey vakit geçirmiş biri olarak konuşabilirim.

ORPHEUS’ta vurguladığımız doktoranın uzmanlık tarafının olması gerektiği, ama esas konu, alanında bağımsız araştırma yapabilen nitelikte insanların yetiştirilmesi. Doktoranın temel prensibi olarak bunu söyleyebilirim. Ne tür özellikleri olmalı öğrencinin? Yeni bilgi elde edebiliyor mu, birtakım hipotezler kurabiliyor, o hipotezleri test edebilecek bir deneysel metodolojiyi geliştirebiliyor mu? Bunu bilimsel platformlarda sunabiliyor mu? İlerleyebilmek ve yeni bilgi oluşturabilmek için de geniş bir bilgiye sahip olması gerekiyor öğrencinin, ama literatürü eleştirel şekilde değerlendirebiliyor, inovatif yanlarını görebiliyor mu? Meslektaşlarıyla düzgün ilişkiler kurup bir “network” oluşturabiliyor mu? Bizim doktoradan beklentimiz bunlar temel olarak. 

Hukukta doktoraya bakışın farklı olabileceğine değindiniz az evvel, tez yazım süreçlerinde belirleyici olanlar neler, biraz açar mısınız? 

Yeşim Atamer: Bizim doktora tezlerimiz 300-600 sayfalık monografiler oluyor. Hukukta doktora (demin aktardığım gibi) farklı öneme sahip olabiliyor. Ama doktoranın akademik kariyer için ön koşul olduğu Kara Avrupa’sı sisteminde yazılan ilk eserdir doktora. Daha sonraki akademik süreç yine farklılaşıyor. Almanya, Avusturya, Türkiye gibi ülkeler, doktora sonrasında profesör olabilmek için en az bir kitabın daha yazılmasını öngörüyor. Almancada “habilitasyon” denilen bu çalışmada amaç, doktora sonrası araştırmacının kendi branşında ama farklı bir alanda yeni ve daha kapsamlı bir monografi yazması. Türkiye aslında bunun en aşırıya götürüldüğü ülke; bizde doktora, doçentlik ve profesörlük tezi var, yani üç kitap. Bir diğer ekolü ise Fransa, İspanya, Belçika gibi ülkeler oluşturuyor. Burada sadece bir kitap (doktora) yazılıyor, ama onun uzunluğu genelde bizimkilerden de fazla. İsviçre’de mesela bu farkı, bir ülke sınırları içinde görüyorsunuz. Fransızca konuşulan kantonlarda sadece kapsamlı bir doktora, Almanca konuşulan kantonlarda doktora + habilitasyon yazılıyor.

Günümüzde doktora, özellikle yine Cermen ekolünde, sadece akademide kalmayı arzu edenlerin yaptığı bir iş olmaktan çıktı. Zaten avukat, hakim olarak çalışacaksanız niye doktora tezi yazılır diye düşünebilirsiniz. Büyük bir çoğunluk rekabetin yoğunluğu nedeniyle, pazarda farklılaşabilmek için doktora yapıyor. Eskiden bunun için yüksek lisans yapılıyordu, yurt dışına gidiliyordu mesela, onun bir getirisi vardı. Bu yetmedi, bir de doktora yapalım denmeye başlandı. Dolayısıyla bu kitlenin artmasıyla doktoranın kalitesinde de belirli bir düşme başladı, çünkü akademide kalacak birisiyle mukayese ettiğinizde beklentiler ister istemez azalıyor. Doktora tezi yazdıran bir kişi olarak ben de asistanım olan birinden beklediğim doktora çıktısı ile avukat olarak gelen, ünvanı olsun istediği için çok uzun sürelerde işinin yanı sıra tezini yazan birinden beklediğim standart farklı. 

Yani doktoranın aslî rolü olan o uzmanlaşma, araştırma yeteneklerini gösterme, bilime katkı noktasından çok daha farklı bir noktaya geldik. İsviçre’de de hukukta giderek daha az sayıda insan akademide kalmayı düşünerek doktora yapmak istiyor. İki doktora öğrencim de şu aşamada doktora sonrası avukatlık yapmayı düşünüyor mesela. Belki ileride fikirleri değişir diye ümit ediyorum.

Hukukta doktora tezinden beklenenler hakkında neler diyebiliriz? Farklı yaklaşımlardan ve biraz da dönüşümlerden bahsettiniz, doktora düzeyinde bir araştırmanın niteliğini belirleyenler neler?

Yeşim Atamer: Hukukun en büyük zaaflarından birini söyleyeyim hemen, hukukun yerel olduğu düşünülüyor. Yasalar ve mahkeme kararları yerel olabilir; ancak bilimsel yöntemler evrenseldir. Örneğin Türkiye’deki satım hukuku alanında yaşanan belirli bir sorunu sadece Türkiye özelinde araştıramam. Kendime şu soruları sormam lazım: Başka ülkelerde neler oluyor? Farklı satım tipleri var mı? Acaba insanların beklentileri farklı mı, kültürel farklar yansıyor mu? Yasalar ne gibi haklar vermiş? Tarihsel gelişimde ne farklılıklar var?…

Sadece kendi yazılı hukuk kurallarınızı tartışmaya açmanın ötesinde objektif kurallar bulabilmek için yaptığımız nedir? Mukayeseli hukuk araştırması yapmak. Bu ilk aşamada kendi hukuk çevreniz içinde olur, örneğin Cermen hukuk çevresi. Ama bir dizi alan vardır ki mesela ABD’de, İngiltere’de nasıl düzenlenmiş, nasıl çözümler üretmişler ona da bakmak gerekir. O açıdan yapılacak olan araştırmanın mutlak surette sınır ötesi olmasını bir kriter olarak aramak lazım. Bu tür bir araştırma dil gerektiriyor, yurt dışına gitmeyi, kaynaklara ulaşımı gerektiriyor. Benim dönemimde en çok istenilen buydu. Çok ciddi bir bilgi birikimi yaratıp, bunun damıtılıp sistematize edilmesi ve özgün yorumlar çerçevesinde hem olan yasaları anlamlandırmanız hem de “Olması gereken hukuk nedir?” sorusuna cevap üretmeniz beklenirdi. Yani yasa koyucu bir revizyon yapsa nasıl yapması, yasaları nasıl yazması gerekir onu tespit etmek amaç.

Ancak son 15-20 yılda (büyük ölçüde ABD’den gelen bir etkiyle) araştırma teknikleri çeşitlendi. Hukuk ve diğer bilim dalları arasında ciddi kesişme noktaları üzerine çalışılmaya başlandı. Mesela hukuk ve ekonomi, hukuk ve davranışsal ekonomi. Hatırlayın ben de Bilim Akademisi’nde bir konuşma yapmıştım bu konuda. Burada artık sadece hukukçu olarak yasalara bakmıyorum; acaba iktisatçılar benim yasalarımı nasıl anlıyorlar, bunların iktisadi sonuçları hakkında nasıl tespitlerde bulunuyorlar veya psikologlar insanların zaaflarına ilişkin neler tespit ediyorlar onu incelemek gerek. Bunları anladıktan sonra hukukçu olarak nasıl yasal düzenleme yapayım diye soruyoruz kendimize?

Bizim için çok uzun yıllar adalet, eşitlik gibi içeriğini doldurmanın çok kolay olmadığı değerler, yeni yeni diğer sosyal bilimlerin daha objektif olduğu düşünülen araştırma sonuçları ve bu sonuçların hukuka yansımaları üzerinden değerlendirilmeye başlandı. Şimdi artık hukukta, diğer sosyal bilimlerde yapıldığı gibi çok daha fazla sayıda deneysel araştırmanın yapılması, istatistiki bilginin kullanılması söz konusu. Özellikle mahkeme kararlarından oluşan çok zengin veri bankaları var elimizde ve bunların yapay zekâ yoluyla değerlendirilmesi mümkün. Yani ampirik çalışmalar bir anda hukuk araştırmacısı için önem kazanmaya başladı.

Yapısal bir değişim mi bu bahsettiğiniz?

Yeşim Atamer: Evet, yani özetlersek: bugün aslında bizim o klasik diyeceğim doktora tez yazım süreci aynen baki, ama bir o kadar da anlattığım bu yeni yöntemlerin, özellikle interdisipliner yöntemlerin kullanılması suretiyle doktora tezi yazılması söz konusu. ABD bu yöntemlerin geliştirilmesinde genelde öncü rol oynuyor. Kıta Avrupası sistemlerinde daha geleneksel bir hukuk araştırması halen ön planda. (Tabii hukuk fakülteleri ve araştırma yöntemlerinin geçmişi 800 yıl geriye gidince muhtemelen kalıpları kırmak daha zor). Dolayısıyla şu anda ikisi arasında bir tür dengeyi tutturmaya çalışıyoruz. Yani sadece olan hukuku ve yasaları anlatmak, derinlemesine incelemek ve araştırmanın ötesinde diğer disiplinlerin çıktılarını da kullanmaya çalışıyoruz. Ancak bir hukukçu soruna “istatistiki bilgiler bunu gösteriyor, insanlar bu şekilde davranıyor, dolayısıyla yasa da bu şekilde olmalıdır” şeklinde yaklaşamaz. Zira hukukun kendi sistemi, düşünce yapısı, dayandığı temel anayasal değerler var. Dolayısıyla bunun dışında gerçekleşen araştırmanın da bizim değerler süzgecimizden geçmesi lazım. Şu aşamada bu farklı yöntemler arasında ciddi şekilde yalpalıyoruz açıkçası. Bunu her ülkede görmek mümkün. Yeni gelen neslin doktoraya ilişkin olarak beklentisi, interdisipliner çalışma tercihleri bize de hukuk doktorasında neler değişmeli sorusunu sorduruyor.

Bahsettiğim farklı bilim dallarının da etkisiyle hukukta doktora teziyle ilgili son dönemde eğilim, kitap yerine makaleye ağırlık verilmesi. Ancak teknolojik gelişmeler yüzünden de kitap yazmanın değeri azalıyor. Belki şunu sormak lazım önce: Niye hukukçular hep kitap yazdılar? Niye hukukta doktora tezleri, işte tıpta olduğu gibi belki 20-30 sayfa bilemediniz, ekleriyle 50 sayfa değil de 500 sayfa! Bizim uzun yıllar en büyük bilimsel katkımız çok farklı kaynaklardan gelen bilgiyi alıp sistematize etmemiz, bu bilgi üzerine inşa ederek yeni bir kural üretmemizdi. Düşünün sadece kendi ülkemizin hukukunu değil, bir dizi yabancı hukuk düzenlerini ve konunuza göre 2000 yıllık bir hukuk tarihi içinde sizin araştırdığınız alanla ilgili yazılanları, mahkeme kararlarını, Romalı hukukçularının dediğini vs. araştırıyorsunuz. Bu büyük eforun çok ciddi bir önemi vardı. Yani siz bilgiyi damıtılmış, özümsenmiş bir hale getirerek onun üzerine bir şeyi inşa ediyordunuz.

Doktora tezleri hukukta bu rolü yitirmeye başladı. Hem bütün bu bilgilere ulaşmak artık son derece kolaylaştı, hem de yeni teknolojiler, yeni hukuksal sorunlar karşısında bu kadar geçmişe, maziye dönmenin sık sık bir anlamı kalmamaya başladı. Bilginin de yasaların da yarı ömrü inanılmaz kısaldı. Bizde doktora tezi yazmak dört seneyi rahat bulur, bu sürenin de anlamı kalmadı. Makale yazma eğilimi buradan çıktı. Makaleyi de nasıl yazalım? Mesela tıpta, iktisatçılarda olduğu gibi uluslararası arenada hakem değerlendirmesinden (peer review) geçen bir makalenin daha makbul olabileceği yönünde çok ciddi bir algı değişikliği var. Zürich Üniversitesi Hukuk Fakültesi olarak mesela profesörlük ünvanı için de bir kitap (habilitasyon) yazılmasından vazgeçildi. “Yazdığınız bütün makalelerle profesörlüğe başvurabilirsiniz.” dendi. Hatta şimdi bir kademe daha aşağı indik ve doktora tezinden de vazgeçiyoruz onun yerine dört bilimsel makale yayınlamanız yeterli dedik. Ben mesela eleştirenlerden biriydim bunu çünkü İsviçre gibi küçük ve hukuk dergilerinin hakem değerlendirmesi yapmadığı bir ülkede dört makale yayınlamanın bilimsel düzeyi sağlamada yeterli olacağı sorgulanabilir.

Dolayısıyla standartları, bütün bu teknoloji baskısıyla, çabuk olmalı, yeniliklere cevap vermeli baskısıyla korumak zorlaşıyor. Ben üzücü buluyorum, zira kendim için konuşursam, her yazdığım monografide çok şey öğrendiğimi, özellikle “büyük resmi” görmeyi öğrendiğimi düşünürüm. Hukukçuluk küçük kompartmanlarda çok derinlemesine araştırma yapmaktan ibaret değildir. Bütün bir sistemi, onun çalışma ilkelerini, yetersizliklerini değerlendirebilmek için resmin tümünü görmeniz, o sisteme vakıf olmanız gerekir. Bunu sanki artık kaybediyoruz.

Doktora programlarında bağımsız araştırmacı yetiştirilmesi hedefinden, bunun öneminden bahsettiniz, bu hedefe nasıl ulaşılır?

Hakan S. Orer: Türkiye’de sağlık bilimlerinde lisansta dört yıl okunuyor,[4]Sağlık bilimleri altında lisans eğitimi, hemşirelik, ebelik, fizyoterapi gibi bölümlerde dört yıl, eczacılık, diş hekimliği ve veterinerlikte beş, tıp eğitiminde ise altı yıldır. Dört yıldan uzun süren lisans eğitimleri yüksek lisans düzeyinde diplomaya karşılık gelir. Bu programların mezunları doğrudan doktoraya başvurabilirler. Ancak, doğrudan doktoraya başlayanların da ekstra alan derslerini alması genellikle zorunlu tutulmaktadır. Diğer alanlardaki programlarda doktoraya doğrudan başlamak “bütünleşik (yüksek lisans+doktora) programlar” ile mümkündür; bunlar için de çoğu kez ekstra kredi ve “hazırlık” dersleri alınması gerekli olmaktadır. üzerine iki yıl yüksek lisans ve onun da üzerine dört yıl doktora yapılıyor ve döne döne aynı şeyler okunuyor. Toplam on yıl geçiyor ve o on yılın ne kadarı tam zamanlı araştırmaya veriliyor? Biz bu süre içinde sürekli ders anlatıyoruz. ORPHEUS’ta bizim savunduğumuz ilke, “en iyi uygulama” olarak önerdiğimiz, iki buçuk yılın mutlaka tam zamanlı araştırmaya ayrılması. Avrupa’da üç yılda biten doktoraların iki buçuk yılı tam zamanlı araştırmayla geçiyor. Türkiye’de zaten iki yıl yeterlilik sınavı için ders alınıyor ve o aşamada birçok kişi araştırma ortamına girmiyor. Girenler var tabii, araştırma ağırlıklı yerler var Türkiye’de, ama genelde doktora öğrencisinden beklenen ders alması. Sonra yeterlilik sınavı var yine Amerika’dan alınmış ve biz o sınavı da tipik sınav gibi yapıyoruz. Yani bizde sürekli bir “bilgi sınavı” durumu var ve üstelik o bilgiler, bilimsel gelişmelerin hızı dikkate alınırsa sürekli değişen ve hacmi artan nitelikte aslında. Sonuçta demek istediğim bizim doktora sistemimiz döne döne aynı şeyleri nakletme üzerine kurulu. Öğrencinin bu ortamda bilime orijinal katkı yapmasını beklemek hayalcilik oluyor.

Tıpta araştırmalar büyük ekiplerle yapıldığı için bir öğrenciyi doktora programına alıyorsunuz, bir hocanın projesine giriyor öğrenci orada çalışıyor ve aslında o projede teknisyenlik yaparak işe başlıyor. Projeyi zaten hoca vermiş, doktora tezi için öğrencinin yaratıcı olması, hocanın projesiyle başlasa bile ekstra bir entelektüel katkı yapması lazım. O katkıya bağlı olarak veriyi de elde eden kişi olması ve o veriye dayalı bir tez yazması lazım. ORPHEUS’ta, tezin yayına dönüştürülmesi son derece önemli olduğu için öğrencinin orijinal katkısına bakıyoruz. Türkiye’de ORPHEUS’tan etiket yani label alan üniversitelerimiz var, bu sistemi oturtmaya çalışıyorlar. Doktoranın Türkiye’deki kanunlarda ve yönetmeliklerde açık olarak belirtildiği şekli şu: Bilime orijinal katkı yapmak ya da bir metodu yine orijinal bir şekilde geliştirmek. Bu bakımdan, bir projede teknisyen olarak çalışan birinin çalışmasını doktora tezi olarak göremeyiz.

Doktora epey zahmetli bir iş, stresli de bir iş. Araştırmada etik bütünlük diye bir kavram var (research integrity). “Başkasının trenine binip ben de şu istasyonda ineceğim diyerek” kendine bir tez çıkarıyorsan bu başka bir şeydir. Danışmanın da buna bakması, gerçekten o katkıyı yapıp yapmadığını görmesi lazım. Bu tür ilkeli bir katkı olduğu durumda doktora ünvanı verilmeli. Öyle olmuyor. Tezin bitmesine altı ay kala konu değiştirildiği bile görülmüştür. Tez sürecinde “malzeme bulamadık, şu, bu olmadı…” diyerek mazeretler öne sürülmemesi yani bir anlamda tezin sulandırılmaması lazım. Tez -diploma- için araştırma yapılması değil, araştırmanın içinden tez çıkarılması önemli. Daha da vahimi tezin başkası tarafından yazılması. O duruma hiç gelememesi lazım. Masa başı üretilmiş sahtekârlıkların, bu konudaki ahlaksızlık seviyesinin ülkemize yakışmadığı kanaatindeyim.[5]Konuyla ilgili Bilim Akademisi üyeleri Ersin Yurtsever ve Nebi Sümer ile yapılan söyleşi için: Akademik etik, denetim eksikliği, kalite kaybı – Tez yazmak bu kadar kolay mı? 15 Ağustos 2025, Sarkaç.

Türkiye’deki en büyük problemlerden biri de doktoranın daha çok öğretim üyeliği ile ilişkilendirilmiş olması. Almanya’da, İngiltere’de PhD yapanların içinde akademide kalıp profesör olanların oranı çok düşük.[6]The Scientific Century, Securing our future prosperity (2010) The Royal Society, Son erişim Kasım 2025[7]2017 Career Tracking Survey of Doctorate Holders, European Science Foundation, Son erişim Kasım 2025 Ama bizim gibi ülkelerde doktora yapmanın temel motivasyonu profesör olmak. Dikkate alınması gereken bir diğer unsur da üniversite sayısındaki ciddi artış ve öğretim üyesi açığı. Doğu Avrupa’da, eski Doğu Bloğu ülkelerinde de oranlar daha yüksek.[8]OECD ülkelerinde doktora sahiplerinin akademide kalma oranları. Auriol, L., Misu, M., Freeman, R.A, (2013) Careers of Doctorate Holders: Analysis of Labour Market and Mobility Indicators, OECD Science, Technology and Industry Working Papers, Şekil 17-18. Son erişim Kasım 2025. Neden? Endüstrinin bu yetişen bağımsız araştırmacıları talep etmesi ve bunun için de yeni bilgiye ihtiyaç duyan bir endüstrinin olması lazım. Bizde maalesef o yok. Bizde endüstri bilgiye dayalı değil; know-how ithal ediliyor, nakleden bir bilim anlayışı var, bilim kültürü gelişmediğinden bizdeki doktoralılardan üniversitede kalması, ders anlatması bekleniyor. Halbuki ABD ve özellikle Batı Avrupa’da doktoralı mezunlar daha çok endüstride iş buluyorlar, çünkü orada endüstri inovasyon üzerine kurulu. Hatta şöyle söyleyeyim: ABD’de soğuk savaş döneminde fizik doktorası olanlar büyük ölçüde savunma sanayiinde çalıştılar, uzay havacılık gibi sanayilerde çok istihdam oldu. Soğuk savaş bitince kendilerine yeni alanlar buldular, mesela finans sektöründe çok kıymetli insanlar oldular. Çünkü bu insanlar bağımsız araştırma yapabiliyor, sonuç çıkarabiliyor, hipotez kuruyor, trendleri buluyor… Bu süreci bizim ülke olarak iyi anlamamız lazım; burada çok ciddi bir açığımız var. Bizim endüstrimiz bunu talep etmiyor. Zamanında Üniversiteler Arası Kurul’un verdiği bir görevle bir rapor hazırlamıştık. İstihdam ve iş gücü planlamasıyla ilgili olarak sağlık bilimlerinde doktora eğitimine dair bir rapordu bu[9]Türkiye’de tıp-sağlık bilmleri alanında lisansüstü eğitim ve insan gücü planlanması. Bologna süreci ile uyumlandırma” raporu, Sağlık Bilimleri Yüksek Lisans ve Doktora Eğitimi Alt Çalışma Grubu, Prof. Dr. Gül GÜNER, Dokuz Eylül Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Prof. Dr. Hakan S. ORER, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü ve Prof. Dr. Sulhiye YILDIZ, Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, tarafından hazırlanan rapor 13 Şubat 2008 tarihlidir. ve şu ortaya çıktı. Türkiye’de sağlık bilimleri alanında çok kişi doktora eğitimine giriyor ama bitirmiyor. Bazı alanlarda doktoraya girmek, askerlik görevinden uzak kalmakla ilgili, bir yandan işim olsun bir yandan bunu yapayım diyenler zaten doktorayı bitiremiyorlar.

Türkiye’de, başka ülkelerde de olduğu gibi, eğitimle gelir beklentisi arasında bir ilişki var. Örneğin ABD’de doktora ve eşdeğeri profesyonel dereceler (hekim, avukat gibi) yüksek lisans yani “master” derecesine oranla ortalama %20’den fazla gelir kazandırıyor. Üstelik, doktoralılar arasında işsizlik de diğerlerine göre daha düşük seviyede.[10]ABD Çalışma İstatistikleri Bürosunun bir çalışması çin: “Education pays 2024,Son erişim Kasım 2025 Ancak, son yıllarda ülkemizde yüksek öğretim diplomasının sağladığı gelirin daha aşağı seviyede eğitim almış kişilerin gelirine göre daha az arttığı görülüyor.[11]TÜİK’te Kazanç yapısı istatistikleri 2022, Son erişim Kasım 2025.[12]Aralık 2023 tarihli haber: Son 16 yılda eğitim durumuna göre maaşlar nasıl değişti? Son erişim Kasım 2025 Akademisyen maaşlarına bakılacak olursa, doktora yapanların gelirinin piyasa ile karşılaştırıldığında artmadığı iddia edilebilir. Bu bence manidar bir durum. Doktoralıların düşük maaşı, bizim biraz önce bahsettiğimiz doktora yapan, bağımsız araştırmacı nitelikli insana olan talebin düşüklüğü ile ilgili.[13]OECD verisine göre Türkiye’de doktora sahipleri maaşlarını tatminkar bulmuyor, araştırmacıların değerlendirmesi daha olumsuz. Auriol, L., Misu, M., Freeman, R.A, (2013) Careers of Doctorate Holders: Analysis of Labour Market and Mobility Indicators, OECD Science, Technology and Industry Working Papers, Şekil 26, sayfa 33. Son erişim Kasım 2025.

Yeşim Atamer: Türkiye’de zaten doktora ünvanını hangi üniversitelerin verebileceğini belirleyen bir kurum var, o da YÖK. Bu alanda hangi kriterleri uyguladıklarını anlamak ise ne yazık ki kolay değil. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde çalışırken bunu yaşadık zamanında. Hiçbir hocası olmayan, daha yeni kurulmuş olan kurumlar doktora programı açabilirken Bilgi Üniversitesi’ne izin verilmedi. Türkiye’de politik olarak alınan kararlar bunlar. Belirli kriterlerin yerine getirildiği, doğru dürüst öğretim üyesi sayısının olduğu, bilimsel araştırmanın yapıldığı, araştırma çıktıklarının değerlendirildiği, uluslararası olarak bu araştırma çıktılarının sınandığı bir ortamda doktora tezi yazdırmıyorsanız Hakan Hoca’nın dediği gibi ortaya çıkan vahim oluyor.

Doktorada olmak danışmanla çok yakın ilişki gerektiriyor, buraya kadar anlattıklarınız bir biçimde danışmanın kim olduğuyla ilgili, bu ilişki hakkında neler söylemek istersiniz?

Hakan S. Orer: Bu soruya gelmeden önce, temelde bakmamız gereken doktoranın nerede yapıldığı, yapılabileceği? Bağımsız araştırma yapmaya çalışıyorsun ve kurumunda böyle bir araştırma yapılmıyorsa, zaten doktora yapmanın bir anlamı yok. İstersen allame-i cihan ol, olmaz! Biz bu konularla ilgili raporlar hazırlarken şuna bakıyoruz: araştırma ortamı nasıl, bu ortamda araştırma yapılabilir mi, buradan bağımsız araştırmacı hakikaten çıkabilir mi? Bu ortamın olması için de altyapının, bilgi kaynaklarına ulaşımın olması lazım. Fakat bunların hepsinden daha önemli olan, doğru dürüst, kendisi de araştırmacı olan danışmanlar (advisor) var mı? Bunu ölçmek için raporları yazmadan önce bu danışmanlarla görüşmeler yapıyoruz; anlamaya çalışıyoruz, hakikaten danışmanlık yapabilecek mi, hedefleri nedir? Bir danışmandan beklediğimiz üç temel özellik var: Bir, etik bakımdan rol modeli olacak; iki, öğrencisine objektif geri bildirimde bulunabilecek ve üç, öğrencisinin gelişmesi için gerekli kaynağı ve imkânları yaratabilecek. Bu danışmanın da tabii aktif çalışan ve üreten bir araştırmacı olması lazım. Bir danışmanın bu üç özelliği yoksa, o zaman zaten o kurumda doktora yapılmasın. O diplomaları laf olsun diye vermiyoruz! Bir doktora programından herkes bir şekilde mezun oluyorsa, orada zaten bir sorun var demektir. Doktora öyle kolay yapılacak bir şey değil. Orijinal bir katkının olması lazım hakikaten, olamıyorsa bu öğrenciye, “Sen bunu yapamadın.” diyeceğiz.

Bizim alanımızın önemli isimlerinden, Nobel ödüllü Sir Hans Krebs “insan bilim insanı olarak doğmaz, onları yetiştirenler bilim insanı yapar.” demiş. İyi bir danışmana düşersen, iyi araştırma yapılan ortamlarda bulunursan sonuç iyi oluyor. Ama iyi araştırmacılar her zaman iyi danışman olmayabilirler. Bu net ve dünyanın her tarafında böyle. Bu nedenle üniversitelerde iyi danışmanlık eğitimi programlarının olması lazım. ORPHEUS “etiketi” alabilmek için koşullardan biri danışmanlarınızın eğitim alması. Periyodik olarak danışmanlık eğitimi veriliyor mu, buna bakıyoruz. Bunların teorik eğitimler olmasını da istemiyoruz, atölye çalışmalarında öğrencilerle birlikte sorunların tartışılmasını istiyoruz. Bunların olmadığı durumda verim de çok düşük oluyor, bu eğitimler önemli. Doktora eğitiminin o sıkışıklığı, stresi dünyanın her yerinde çok önemli bir strestir, bu olmadan da olmaz. Niye olmaz? Çünkü bilimsel olarak birileriyle rekabet ediyorsunuz, bir yarış içindesiniz ve sizden belli bir performans bekleniyor. Büyük rekabet neden var? Çünkü yeni bilgi ile refah arasında ilişki var, bizim Türkiye’de kuramadığımız! İnovasyona dayalı bir ekonomide temel bilimin çok gelişmiş olması gerekiyor. Yani kimsenin işine yaramadığını zannettiğin başkasının işine yarayabilir.

Doktora sürecinde aslında biz şunu görmek istiyoruz. İlk başta öğrenci edilgen, danışmanına bağımlı ama mezun olduğu noktada hocasına denk, yani hatta boynuz kulağı geçmiş durumda. Bunun olması gerekiyor.

Yeşim Atamer: Doktora öğrencisi için sadece akademik danışmanı değil akranları da çok önemli tabii. En azından hukuk için bunu söyleyebilirim. Nasıl tez yazılır? Nerede takılırsın? Sürecin psikolojik güçlükleri nedir? Onları nasıl aşabilirsin? Nereden yardım alırsın vs. Bu açıdan doktora öğrencileri için seminerler yapılması, paylaşmak için zemin hazırlanması önemli. Hocaları eğitmek mümkün mü bilemedim. Ama suistimali en aza indirecek şekilde düzenlemeler yapılmalı. Eskiden hiçbir kuralı yokmuş bu ilişkinin. Örneğin yapılan çalışmaların yayınlanması aşamasında öğrenci ve hoca birlikte yazıyorsa ilk isim kim olur? Ne kadar bir katkıda öğrencinin ismini koymak zorundasınız? Hocaların bunu zaten doğru yaptığı düşünüldü hep. Öyle değil tabii, en çok suistimal edilen konulardan biri bu; asistana dipnotta teşekkür ediliyor sadece. Bunların hepsini kurala bağlamak doğru, hukukçu olduğum için demiyorum bunu sadece. Şikâyet mekanizmalarını da ne kadar yerleştirebilirsek o kadar iyi. Gereksiz, haksız yere tabii ki şikâyet eden de olacaktır. Ama doktora öğrencisini korumak açısından düzenleme getirilmesi bence çok makbul. Mesela bizim asistan olan doktora öğrencilerimizde %50 “korunaklı süre” (protected time) uygulaması var. Yani haftanın dört günü çalışıyorsa, bunun sadece iki günü profesörü için araştırma yapabilir. Kalan süreyi muhakkak doktorasına ayırmalı.

Hakan S. Orer: Doktora tez danışmanlığı dediğimiz sürecin artık eskisi gibi sadece usta çırak ilişkisi şeklinde yürütülmemesi gerekiyor. Bunun yetmediğini görüyoruz. Ama onun yerine bir alternatif koymak da pek kolay olmuyor. Bazı ülkelerde, özellikle Belçika, İsveç gibi Kuzey ve Batı Avrupa ülkelerinde danışmanlık yapılandırılmış bir ekip çalışması haline geldi. Akademinin de değişime karşı direnen tarafı var. Değişemiyor bazı şeyler; hatta Türkiye’den daha köklü olan yerlerde bunları değiştirmek daha da zor oluyor. Burada 300 yıldır böyle yapılıyor deniveriyor.

Ne yapmalı, somut öneriniz ne olurdu doktora çalışmalarının bilimsel katkısını artırmak için?

Yeşim Atamer: Bilim Akademisi olarak önermiş olalım. Dünyanın pek çok yerinde doktoradan mezuniyette bir derecelendirme vardır. Eskiden beri bu dereceler genelde şu şekilde olur: “summa cum laude” (en yüksek övgüyle), “magna cum laude” (büyük övgüyle) “cum laude” (övgüyle) ve “rite” (geçer). Türkiye’de bu yok ve bence bu çok büyük bir zaaf. Biz mükemmel olana “summa cum laude”, ortalama olanlara “rite” vererek geçirme imkânına sahip olsak o zaman doktoranın gerçekten bir anlamı olur tekrar. Benim de içim rahat eder, akademisyen olmak isteyende çıtayı yüksek tutmamın bir anlamı olur yine.  Türkiye’de biraz bir şey düzeltmek istiyorsak benim teklifim bu olurdu.

Hakan S. Orer: Fena fikir değil hakikaten. “Türkiye’de OECD rakamlarına göre doktoralı mezun sayısı az, artırmamız lazım” diye bakılırsa o zaman herkes doktora yapsın gibi bir durum ortaya çıkıyor açıkçası. Üniversiteler ünvan dağıtılan yerler haline geliyor. Türkiye’de üniversite yapısıyla ilgili çok ciddi sorunlar var. Bu enstitüler, doktora programları, doktora derecelerinin ne işe yaradığı doçentlik sistemi bunların hepsi birbirleriyle bir bütün. Türkiye’de bütün sistem büyük ölçüde akademiye öğretim üyesi yetiştirmek için şekillenmiş durumda. Yani öyle ki Türkiye’de ne alanda doktora yaptığınız daha sonra hangi alanda doçent ve profesör olacağınızla da ilgili bir konu ve bunları böyle bir doğrusal ilişkiyle birbirine bağladığınız zaman yenilikçi şeyleri yapmak da pek mümkün olmuyor.

Doktora programları Türkiye’de geleceğe yönelik “iyinin en iyisi” olan insanların yetiştirildiği ortamlar olmak durumunda ve biz bu özelliğimizi tümüyle kaybeder, kurumları güçlendirmeden doktora eğitimi vermeye kalkarsak ülkeye yarardan çok zarar veririz ve kurumlarda da çökmeye yol açar. Şu anda en büyük sorunlarımız bunlar. Dünya da çok iyi durumda değil. Bizim için birtakım şeyler yıkılırken başka bir şeyler de kuruluyor ister istemez. Ama kurulan şey aslında bizim varmak istediğimiz şey olmayabilir. Ama şöyle bir gerçek de var. Bütün dünya daha çok birbirine yaklaşıyor, bir entegrasyon var. Bazı şeyler Türkiye’de kötüye gidiyor ama eskiden kötüye gittiğinin farkına varan insan sayısı da daha azdı. Şimdi kötüye gittiğinin farkına varan insan sayısı da daha fazla.

Ben kendi alanım için şunu savunuyorum. Tıbbi bilimler alanında herkes kendi uzmanlığına en yakın olabilecek isimlerle ve sınırları belli konularda doktora programı açmaya meylediyor. Bu da bir anlamda içine kapanık bir ortam yaratıyor. Halbuki günümüzde biyomedikal alanın genelinde birbirini besleyecek nitelikte “aynı yaklaşımda” araştırmalar yapılıyor; araştırma yöntemleri de birbirine çok girmiş vaziyette. Üstelik, çoğu kez multidisipliner çalışılıyor, mühendisler ve diğer alanlardan araştırmacılar da işin içinde oluyor. Yeni açılan multidisipliner programlardan mezun olanlar, dar-alanlara sıkışmış akademik yapı içinde engellerle karşılaşarak kariyerlerinde sorunlar yaşayabiliyorlar. Böyle bir ortamda, biyomedikal alandaki doktora derecesinin daha geniş kapsamlı olarak anlaşılması, tez savunma jürilerinin ilgili tez konusuna spesifik olarak multidisipliner olarak kurulması ve adayın akademik değerlendirmelerinde esasen diploma eki olarak hazırlanan belgenin dikkate alınması sağlanabilir. Araştırma çıktısının ve yeni bilgiye olan ihtiyacın ön planda olduğu bir anlayışa yönelmek gerekiyor.

Notlar/Kaynaklar

Notlar/Kaynaklar
1 Konuyla ilgili Ayşın Ertüzün’ün Geçmişten geleceğe üniversite kavramının dönüşümü, başlıklı yazısına bakılabilir.
2 Sağlık Bilimleri Enstitüsü, tıp, eczacılık, veterinerlik, hemşirelik, diş hekimliği gibi sağlık bilimlerinin kapsamına giren disiplinlerde lisansüstü seviyede eğitim veren ve üniversitelere bağlı olarak kurulan akademik birimlerdir.
3 The Organisation for PhD Education in Biomedicine and Health Sciences in the European System: 2004’te kurulmuş olan Avrupa Sisteminde Biyomedikal ve Sağlık Bilimleri Doktora Eğitimi Örgütü (ORPHEUS), doktora programı veren kurumları, öğrencilerini ve danışmanlarını destekleyerek biyomedikal ve sağlık bilimleri alanındaki doktora eğitiminin, araştırma ilkeleri ve etiğiyle uyumlu, özgün ve bağımsız araştırma yetisi kazandırmasını sağlamayı amaçlar. ORPHEUS’un 2024’te yayımladığı Doktora Eğitiminde İyi Örnekler belgesinde, bu amaca uygun doktora eğitiminin gerçekleşmesini sağlayan iyi uygulamalar sıralanıyor. Bu uygulamalardan bazıları şöyle: Uluslararası araştırma etiği ve ilkeleriyle uyumlu bir araştırma ortamı, rekabetçi ve şeffaf bir kabul süreci, danışmanların araştırma mentörlüğü konusunda eğitim almış olması, danışman başına uygun sayıda doktora öğrencisinin bulunması, araştırmayı ve öğrencileri eğitim süresince destekleyecek kaynakların sağlanması, doktora sürecinde yapılan çalışmaların en az üç uluslararası dergide yayımlanmış makaleye eşdeğer olması ve doktoranın, danışmanının oy hakkı bulunmayan bağımsız bir kurul tarafından değerlendirilmesi. En iyi uygulamalar belgesine bağlantı. ve ORPHEUS web sitesi. Son erişim Kasım 2025
4 Sağlık bilimleri altında lisans eğitimi, hemşirelik, ebelik, fizyoterapi gibi bölümlerde dört yıl, eczacılık, diş hekimliği ve veterinerlikte beş, tıp eğitiminde ise altı yıldır. Dört yıldan uzun süren lisans eğitimleri yüksek lisans düzeyinde diplomaya karşılık gelir. Bu programların mezunları doğrudan doktoraya başvurabilirler. Ancak, doğrudan doktoraya başlayanların da ekstra alan derslerini alması genellikle zorunlu tutulmaktadır. Diğer alanlardaki programlarda doktoraya doğrudan başlamak “bütünleşik (yüksek lisans+doktora) programlar” ile mümkündür; bunlar için de çoğu kez ekstra kredi ve “hazırlık” dersleri alınması gerekli olmaktadır.
5 Konuyla ilgili Bilim Akademisi üyeleri Ersin Yurtsever ve Nebi Sümer ile yapılan söyleşi için: Akademik etik, denetim eksikliği, kalite kaybı – Tez yazmak bu kadar kolay mı? 15 Ağustos 2025, Sarkaç.
6 The Scientific Century, Securing our future prosperity (2010) The Royal Society, Son erişim Kasım 2025
7 2017 Career Tracking Survey of Doctorate Holders, European Science Foundation, Son erişim Kasım 2025
8 OECD ülkelerinde doktora sahiplerinin akademide kalma oranları. Auriol, L., Misu, M., Freeman, R.A, (2013) Careers of Doctorate Holders: Analysis of Labour Market and Mobility Indicators, OECD Science, Technology and Industry Working Papers, Şekil 17-18. Son erişim Kasım 2025.
9 Türkiye’de tıp-sağlık bilmleri alanında lisansüstü eğitim ve insan gücü planlanması. Bologna süreci ile uyumlandırma” raporu, Sağlık Bilimleri Yüksek Lisans ve Doktora Eğitimi Alt Çalışma Grubu, Prof. Dr. Gül GÜNER, Dokuz Eylül Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Prof. Dr. Hakan S. ORER, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü ve Prof. Dr. Sulhiye YILDIZ, Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, tarafından hazırlanan rapor 13 Şubat 2008 tarihlidir.
10 ABD Çalışma İstatistikleri Bürosunun bir çalışması çin: “Education pays 2024,Son erişim Kasım 2025
11 TÜİK’te Kazanç yapısı istatistikleri 2022, Son erişim Kasım 2025.
12 Aralık 2023 tarihli haber: Son 16 yılda eğitim durumuna göre maaşlar nasıl değişti? Son erişim Kasım 2025
13 OECD verisine göre Türkiye’de doktora sahipleri maaşlarını tatminkar bulmuyor, araştırmacıların değerlendirmesi daha olumsuz. Auriol, L., Misu, M., Freeman, R.A, (2013) Careers of Doctorate Holders: Analysis of Labour Market and Mobility Indicators, OECD Science, Technology and Industry Working Papers, Şekil 26, sayfa 33. Son erişim Kasım 2025.
Önceki İçerikBu Ay Gökyüzü: Kasım 2025
Sonraki İçerikMeraklısına Bilim: Okullarda Akran Zorbalığı
Yeşim Atamer

Yeşim M. Atamer lisans, yüksek lisans ve doktora derecelerini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde elde ettikten sonra 2006’da doçent, 2012’de profesör olarak İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde görev yapmıştır. Atamer 2019-2020 eğitim öğretim yılında İsviçre’de Bern Üniversitesi’ne, 2020 Şubat ayından itibaren de Zürich Üniversitesi’ne özel hukuk, ekonomi hukuku, Avrupa hukuku ve mukayeseli hukuk profesörü olarak atanmıştır.

Araştırma alanları özellikle Türk ve AB sözleşme hukuku, ulusal ve uluslararası satım hukuku ile Türk ve AB tüketici hukukudur. Jean Monnet, Alexander von Humboldt, Ernst von Caemmerer, Unidroit ve Tübitak araştırma bursları ile Hamburg, Basel, Lausanne, Roma, Münih ve Cambridge (ABD)’de araştırmacı bilim insanı olarak bulunan Atamer 2007 yılında TÜBA’nın Üstün Başarılı Genç Bilim İnsanı Ödülü’ne layık görülmüştür. 2013 yılında Bilim Akademisi tam üyeliğine, 2010 yılında Uluslararası Karşılaştırmalı Hukuk Akademisi asosiye ve 2017 yılında da tam üyeliğine, 2011 yılında Uluslararası Ticaret ve Tüketici Hukuku Akademisi’ne tam üye seçilmiştir.

ABD, Almanya, İsviçre ve İtalya’da hem konuk öğretim üyesi hem de konuk araştırmacı olarak bulunmuş olan Yeşim M. Atamer’in İngilizce, Almanca ve Türkçe olarak yayınlanmış çok sayıda kitap, kitap bölümü ve makalesi bulunmaktadır. Rekabet Hukuku ve Politikası Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin danışmanlığını yürütmektedir. Çalışma Alanları: Özel Hukuk, Ekonomi Hukuku, Avrupa Hukuku ve Mukayeseli Hukuk

Hakan S. Orer

Bilim Akademisi üyesi Hakan S. Orer, Galatasaray Lisesi’nden sonra eğitimine Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesine devam ederek 1986 yılında tıp doktoru derecesi ile mezun oldu. 1989-91 yıllarında Fransız Hükümeti bursuyla gittiği Paris INSERM U288 araştırma ünitesinde doktora tezini tamamlayarak 1992 yılında Hacettepe Üniversitesinden Bilim Doktoru unvanını aldı. Doktora sonrası çalışmaları için 1993 yılında gittiği ABD Michigan State Üniversitesi Farmakoloji ve Toksikoloji Bölümünden 1995 yılında dönerek Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji anabilim Dalında Yardımcı Doçent olarak çalışmaya başladı. 2002’de bir yıl süre ile ABD Michigan State Üniversitesinde ziyaretçi doçent olarak çalışmalarda bulundu ve 2003 yılında Profesör unvanını aldı. 2003-12 yıllarında Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Müdürü olarak görev yapan Dr. Orer, sağlık bilimleri alanında doktora eğitiminde Avrupa platformu olan ORPHEUS (Organisation for PhD Education in Health Sciences in European System) yönetim kurulu üyesidir. 2013 yılında Koç Üniversitesi Tıp Fakültesinde çalışmaya başlayan Dr. Orer halen Koç Üniversitesi Etik Kurulları ve Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı başkanlıklarını sürdürmektedir. Dr. Orer, 2018 yılında UNESCO Başkanı tarafından Uluslararası Biyoetik Komitesi (International Bioethics Committee-IBC) üyeliğine atanmıştır.

1998 TÜBİTAK Tıp Teşvik Ödülüne layık görülen Dr. Orer’in esas araştırma alanı kan basıncının otonom sinir sistemi tarafından kontrolüdür. Diğer ilgi alanları arasında akılcı farmakoterapi eğitimi, biyoetik ve yeni ilaç geliştirme çalışmaları bulunmaktadır. Dr. Orer Bilim Akademisinin yanı sıra, Türk Farmakoloji Derneği ve Amerikan Fizyoloji Derneği’nin aktif üyesidir.

Müsemma Sabancıoğlu

Müsemma Sabancıoğlu Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünden 1997’de mezun oldu. Tarih Vakfı, Toplumsal Tarih dergisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınlarında arşiv araştırmacısı, proje koordinatörü, editör yardımcısı, editör ve yayın koordinatörü olarak çalıştı. 2000-2004 arasında Pervititch haritaları hakkında bir araştırmayı yürüttü, yayınlar yaptı. Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisinin ikinci basımında editör olarak görev aldı. 2008-2014 arasında doktora çalışmalarına devam ettiği Georgia State Üniversitesinden tarih alanında yüksek lisans derecesini alarak ayrıldı. Burada geçen zamanında araştırma asistanlığı ve lisans öğrencileri için akademik yazı danışmanlığı yaptı. 2012’den itibaren, çeşitli yayınlarda ağırlıklı olarak kadınların medyadaki temsiline yönelik eleştiri, değerlendirme yazıları yazdı. 2020’de “Şenlik” isimli siteyi kurdu ve yayın yönetmenliğini üstlendi.

Yazıları, Toplumsal Tarih, Tarih ve Toplum, İstanbul, Cumhuriyet, Yapı, Birikim, #tarih, Socrates, 5Harfliler, İST Dergi gibi yayınlarda yer aldı. Bilim Akademisi’nin popüler bilim yayını Sarkaç’ta sosyal bilimler editörü olan Sabancıoğlu, Cumhuriyetin 100. yılı için Sahada: Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar kitabını yayına hazırladı.

Defne Üçer Şaylan

Defne Üçer Şaylan, ODTÜ Fizik Bölümü’nden 1996’da lisans, 1998’de yükseklisans derecelerini aldı. San Diego’daki Kalifornia Üniversitesi’nde yaptığı fizik doktorasını 2004 yılında tamamladı. 2004-2014 yılları arasında Sabancı Üniversitesi’nde Temel Geliştirme Programının koordinasyonunda çalıştı. Çeşitli bilim eğitimi programlarının tasarlanması, oluşturulması, yürütülmesinde yer aldı. 2017’de Bilim Akademisi’nde çalışmaya başladı ve sarkac.org’un kurucu editörlüğünü üstlendi. Bilimin, özellikle toplumsal konularda etkin iletişimiyle ilgileniyor.