
Genel kanıya göre üretilen bilginin topluma aktarılması olarak anlaşılan bilim iletişimi, aslında bundan daha fazlası. Bilim dünyası ve toplum arasındaki etkileşim çok yönlü olduğu için başlı başına bir uzmanlık alanı olarak giderek gelişen bilim iletişimi çok daha fazla irdelenmeye, anlaşılmaya ve geliştirilmeye muhtaç.
Bilim insanlarının önemli bir kısmı toplum ile iletişimin kendi görevleri olmadığını düşünür; kendileri bilim üretirken, üretilen bilimin geniş kesimlere aktarılmasının başka bir meslek grubunun işi olduğuna inanırlar. Kendileri üretime yönelmeli, yazma enerjilerini projelere ve yüksek etki faktörlü dergilere ayırmalıdırlar. Açıkçası benim için de bilimin gelişmesi öncelikli; bir bilim insanı için aslolan bilimsel üretim. Bu üretimin yanında acaba bilim insanı için toplumla iyi ve etkili bir bağ, bilim üretilmesiyle aynı zamanda geliştirilemez mi? Bir bilim insanı bir yandan en etkili dergilerde çalışmalarını yazarak uzman bilim insanlarıyla paylaşırken, diğer yandan yaptığı bilimi topluma da anlatamaz mı? Bu iki işlevden birini mi seçmelidir, yoksa ikisini birden mi yapmalıdır? Bu iki yön birbirini besleyemez mi?
Toplumun bilgilendirilmesi neden gerekli?
İlerlemek, bugün yaptığımızın yarın daha iyisini yapmak için bilgi üretmek, bilginin peşinde olmak esas; toplumlar böyle ilerler. Dolayısıyla bilim, toplum için üretilir ve insanlık tarihi, bilimin gelişmesinin tarihi. Çok geriye gitmeden Covid-19 pandemi deneyimini hatırlayalım. Hızlı, anlaşılır ve güvenilir bilgilerin özellikle pandemi döneminde yaşamsal öneme sahip olduğunu hep birlikte yaşadık, gördük. Güvenilir bilgilerin toplum ile paylaşılması doğru kararların alınması sayesinde zararı azalttı ve ayrıca oluşan güven duygusu psikolojik rahatlama da getirdi. Konunun uzmanı, bizzat o işle uğraşan bilim insanlarının, açık, anlaşılır konuşmaları önemliydi. Bir yandan üretirken diğer yandan toplumla paylaşmak bir gereklilikti. Ürettiğiniz bir bilgiyi doğrudan paylaşmak, üretilen bilgiyi iletmekten çok daha keyif ve tatmin veren bir süreçti. Toplum ile paylaşım, bilim üretimini teşvik ediyordu. Bilim iletişimi sarmalını belki bu dönemde keşfettik. Kendi ürettiğimiz bir bilgiyi iletmek, ithal bilgiyi iletmekten çok daha sahici ve keyifliydi.
Bilim iletişiminin bilim insanına yararı
Bilim iletişiminin tek taraflı olmayan çok yönlü bir etkileşim olduğu kavranabilirse kazanımları da daha iyi anlaşılacaktır. Örneğin aktarmak, heyecanı ve merakı canlı tutar. Bir konuyu arkadaşlarınıza anlatırken eksiklerinizi görür, eksikleri tamamlamak için motive olur ve kendinizi geliştirirsiniz. Bir sonraki sefere “Artık daha iyi anlatabilirim.” dersiniz. Anlatırken ya da aktarırken öğrenmek her bilim insanının küçük yaşlarda öğrenmesi gereken bir beceri.
Hipotez doğuran aktarım
Bir konuyu toplumla paylaşmak bazen de yeni hipotezler gelişmesinin önü açar. Farklı disiplinlerden bakış açılarının birleşmesi sayesinde yeni hipotezler doğabilir. Halkla kurulan iletişim sırasında gelen sorular, deneyimler ve gözlemler yeni araştırma sorularına ilham olabilir. Bilimi anlatırken kullanılan metaforlar ve benzetmeler, bilim insanlarının kendi araştırmalarına farklı bir açıdan bakmasını sağlayabilir. Bu yaklaşımın bilim tarihinde çok çarpıcı örnekleri var. Tıp tarihinden örnekler verelim:

Edward Jenner, 18. yüzyılın sonunda (1796) inek çiçeği virüsünü kullanarak çiçek hastalığına karşı ilk etkili aşıyı geliştirdi. Ancak o dönemde toplumun ikna edilmesi en az bilimsel buluş kadar zordu. Jenner, basit hikâyeler ve çizimler kullanarak “çocuğunuza bu aşıyı yaptırırsanız ölümden korunur” mesajını verdi. İyi iletişim, çiçeğin yeryüzünden silinmesinin önünü açtı.[1]“An inquiry into the causes and effects of the variolæ vaccinæ, a disease discovered in some of the western counties of England, particularly Gloucestershire, and known by the name of the cow pox`Edward Jennerö 1798.

Ondokuzuncu yüzyılda (1854) Londra’daki kolera salgınında Dr. John Snow, hastaları tek tek işaretlediği bir harita ve şekil hazırladı. Broad Street’teki bir su pompasının hastalık kaynağı olduğunu görsel olarak gösterdi. Bu sade ama güçlü iletişim, modern epidemiyolojinin doğuşunu tetikledi. Bu sayede, “hastalıkların çevresel kaynakları olabilir” hipotezi güçlendi. Epidemiyolojinin doğuşu aslında bilim iletişiminin ürünü sayılabilir.
Florence Nightingale, 1852’de İstanbul’da Selimiye kışlasında Kırım Savaşı’nda yaralanan askerlerin ölümlerinin çoğunun savaş yaralarından değil, enfeksiyonlardan kaynaklandığını gözledi, hijyen önlemleriyle ölüm oranlarını dramatik biçimde düşürdü. Ama bunları anlatması gerekiyordu. Sonuçlarını parlak renkli “gül diyagramları” ile anlattı. Böylece hem hükümeti ikna etti hem de hemşireliği modernleştirdi. Bugün hala Nightingale diyagramlarının yardımıyla iletişim halindeyiz.[2]Notes on matters affecting the health, efficiency, and hospital administration of the British Army : founded chiefly on the experience of the late war, Florence Nightingale, 1858.
Pasteur 1884’de kuduz aşısını buldu ama toplumun bu büyük buluşu kabul etmesi gerekiyordu. İlk kez bir çocuk hastayı (Joseph Meister) tedavi etmesi, dünya basınında manşet oldu. Bilim, topluma bir “umut hikâyesi” olarak aktarıldığında ikna gücünü kat kat artırdı.

HIV/AIDS krizinin yönetiminde aktivist iletişimi (1980’ler–1990’lar) önemli oldu. Başlangıçta damgalama ve yanlış bilgi çok yaygındı. Aktivist gruplar (ACT UP gibi) bilim insanlarıyla işbirliği yaparak kamuoyuna doğru bilgiyi ulaştırmaya çalıştı. Hastaların sesini bilimsel iletişimle birleştirmek, hem tedavi araştırmalarını hem de toplumsal farkındalığı hızlandırdı.
COVID-19 Pandemisi Modern çağın en yoğun bilim iletişimi dönemi oldu. Doğru bilgi (maske, mesafe, aşı) hayat kurtardı; yanlış bilgi (sahte tedaviler, aşı karşıtlığı) ise salgını uzattı. Sosyal medya, hem doğru bilginin hızla yayılması hem de dezenformasyon açısından tarihi bir sınav oldu. Sosyal medya ve bilim insanlarının açık iletişimi sayesinde toplumdan gelen gözlemler (“long COVID”, tat ve koku kaybı, çocuklarda farklı klinik tablolar) yeni araştırma hipotezlerine dönüştü. Özellikle “uzamış COVID” kavramı, hasta gruplarının kendi deneyimlerini paylaşmasıyla fark edildi ve sonradan bilimsel araştırma konusu oldu.

Bilim iletişimi olmazsa ne olur?
Aykırı bir tercih olarak, “Biz toplum için zaten olması gerekenleri yapıyoruz, gerekli önlemleri alıyoruz, ek olarak bilgilendirmeye gerek yok, soran olursa da gereken yapılıyor denilir” yaklaşımı da var. Üreten bilim insanı sadece ürettiğinle ilgilensin, yorum yapmasın şeklinde. Ne zararı olur böyle yaparsak? Bu yöntem toplumsal gerilimi artırır ve güveni zedeler. Hızlıca sahte bilimcilere alan açar ve toplumun bilime güvenini sarsar. Daha da önemlisi bir salgın durumunda kayıplar çok daha fazla olacaktır. Bu anlamda bilim iletişiminin etkin şekilde yapılması doğrudan can kaybıyla ilişkilidir. Bilim iletişimi uygulanan bir topluluk ile uygulanmayan bir toplumu karşılaştırarak, doğru ve uygun iletişimin önemini bilimsel olarak kanıtlamak çok zordur. Kontrol grubu olan çalışma zor olsa da bunu uygulayan ülkeler ve uygulamayanlar arasında yine de değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu değerlendirmeler yapıldığında sonuç açıktır.
Bilime güvenin yeniden inşası
Bilim, yüzyıllardır ileriye doğru ilerlerken, bazen sahte bilimciler de ortaya çıkabilir. Bilim dünyasının içinden çıkmış sahte bilimciler her zaman daha etkili olarak kafaları karıştırırlar, bilime ve bilgi üretimine olan güveni sarsma gayreti içinde olurlar. Kötü niyetle, çeşitli komplekslerini tatmin etmek için bir iktidar savaşı yürütürcesine bilimle dalga geçmeye çalışırlar. Kötü ve sevimsiz olduklarını anlamak bizim için kolay olsa da, toplum nezdinde bu bazen zaman alabilir. Sahte bilimcilerle mücadele etmenin en etkin yolu ileriye bakmak, doğru olanı bıkmadan usanmadan topluma sunmaktır. Üreten bilim insanlarının açık ve anlaşılır aktarımları sayesinde bu sahte bilimcilerin etkileri azalır. Batı toplumları da dahil olmak üzere bilime, araştırmaya güvenin artırılması gerekeceği günlerden geçiyoruz. Bilimsel süreçlerin şeffaf şekilde anlatılması, toplumun bilime güvenini güçlendirir. Yanlış bilgi ve dezenformasyona karşı en güçlü araç bilim iletişimidir.
Türkiye’de durum ve öneriler
Bilim iletişimine ihtiyaç duyduğumuz pek çok konu var. Antibiyotik direnciyle mücadelede sağlam bir bilim iletişimi yöntemi kuramazsak mücadele edemeyiz. Vektörlerle mücadelede yine bilim iletişimine ihtiyacımız var. Kronik hastalıklar, obesite, çevre sorunları, su sorunu, deprem ve pek çok konu irdelenmeyi ve toplumla paylaşılmayı bekliyor. Öyle bir sistem kurmalı, öyle şeyler yapmalıyız ki, buradan herkes yararlanmalı. Toplum da, birey de, bilim insanı da.
Bu alanda ülkemizin azımsanmayacak bir birikimi var. İbrahim Müteferrika (1674–1745) Osmanlı’da ilk matbaanın kurulmasına öncülük ettiğinde, 1729’da yayımlanan kitaplar arasında coğrafya, tarih ve bilim konuları vardı. Böylece bilimsel bilginin toplumda daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamaya çalışsa da etkisi çok sınırlı kaldı. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde 19. yüzyılda gecikmeli de olsa halkı aydınlatmaya yönelik gazete ve dergiler çıkarıldı ama halkın genel olarak okur yazarlık oranı düşüklüğü nedeniyle sınırlı kaldı. Cumhuriyet’in İlk yıllarında Mustafa Kemal Atatürk, bilimi toplumsal dönüşümün merkezine koydu. Toplumun bilgilendirilmesi ve dolayısıyla bilim iletişimi büyük bir hız kazandı. Halkevleri’nde halk konferansları düzenlendi; astronomiden sağlığa kadar birçok konuda halka açık dersler verildi. Nazilerin Almanya’da iktidar olduğu dönemde Türkiye’ye davet edilen bilim insanlarının üniversitedeki görevlerinin yanısıra halka açık konferanslar vermeleri de beklenen ve istenen görevleri arasındaydı. Cumhuriyetin kurucusunun “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü, bilim iletişiminin temelini oluşturdu. Bugün hala bu söz milyonları heyecanlandırmaktadır.
Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren çok yol alındı, önemli başarılar sağlandı. Ama şimdi ileriye doğru bir sıçramanın beklentisi içindeyiz. Türkiye’de etkili bilim iletişimi için çok kanallı, yaşa ve kitleye göre farklılaşan, dijital ve yüz yüze yöntemleri birleştiren güçlü, teşvik edici ve cömert bir strateji gerekiyor. Olanaklarımızı bir araya getirerek, etkileşimlerini sağlayarak kapasitemizi geliştirmeli, toplumu aydınlatırken bilim üretimini hızlandırmalı, bilim üretirken toplum ile paylaşmalıyız. Bilim iletişimi sarmalını örmeliyiz.
Önder Ergönül
Bilim Akademisi üyesi
Koç Üniversitesi İş Bankası Enfeksiyon Hastalıkları Araştırma Merkezi (KUISCID) Direktörü


