Akademik etik, denetim eksikliği, kalite kaybı – Tez yazmak bu kadar kolay mı?

Orijinal ve özensiz olan arasındaki farka atfen: Google Gemini ile üretildi.

Bilim Akademisi kurucu üyesi Ersin Yurtsever ve Bilim Akademisi yönetim kurulu üyesi Nebi Sümer ile yaptığımız bu söyleşide akademik sistemin temel sorunlarından birini ele aldık. Yüksek lisans ve doktora tez süreçlerine daha dikkatli bakmak, bir öğrencinin tezi başkasına yazdırmasının sistemde nasıl kolayca kabul gördüğünü anlamak istedik.

Bu söyleşide mevzuatta yer alan ama uygulanmayan kurallar, çok sayıda öğrenciyi lisansüstü programlara alan üniversiteler, dünyadan iyi örnekler, sistemde işleyen ve işletilemeyen mekanizmalar, üniversite hocalarına düşen sorumluluklar ve Cumhuriyetin ilk yıllarında tesis edilmiş, toplumda hâlâ karşılık bulan  bilim insanına, “münevver” olana güven var.

Sarkaç’ta Türkiye’de akademinin sorunlarını ele almaya çalıştığımız bir yazı dizimiz var. Burada yer alan yazılar Bilim Akademisi üyelerinin de aralarında olduğu yazarlar tarafından kaleme alınıyor ve sistemin aksayan, işlemeyen, yeniden ele alınması mutlaka gereken yanlarını sorgulanıyor. Üniversitenin ne olduğu, ne olması gerektiği, araştırma etiği, yağmacı/şaibeli dergiler, içten beslenme gibi konulara yer veren bu yazı dizisinin yanı sıra, Sarkaç’ta yine çok önemsediğimiz iki kategori daha var: bilim etiği, bilimsel düşünce ve yöntem. Araştırmada dürüstlük, sözdebilim, intihal gibi son yıllarda daha sık konuşulan, tartışılan bu kavramlar aslında Bilim Akademisinin kuruluşunda kendine temel edindiği üç kavram ile doğrudan ilişkili: bilimsel liyakat, özgürlük ve dürüstlük.

Liyakat, özgürlük ve dürüstlük var olduğu durumda bireylerin üstünde çok düşünmediği, ama yokluğunda bir toplumu sarsabilecek nitelikte, güçlü, demokratik bir toplumun görünmeyen, gizli güçleri denilebilecek temel değerler. Türkiye’de son yıllarda yaşanan ve bilim dünyasını şu ya da bu biçimde etkileyen çeşitli skandallarda, adli vaka olarak mahkemelere yansıyan olaylarda görüşlerine başvurulan bilim insanlarının tecrübeleri her zamankinden daha önemli hale geldi. Bu nedenle “Akademiya” yazı dizimiz, Bilim Akademisi üyeleriyle sistemin sorunlarını ele alan ve bu uzunlukta söyleşilerle devam edecek.

***

Doktora ve yüksek lisans arasındaki farkı ve bu farkın neden önemli olduğunu anlatır mısınız?

Ersin Yurtsever: Doktora tamamıyla orijinal, özgün bir çalışmadır ve evrensel bilime bir katkısı olması lazım. Yüksek lisansa yönelik beklenti, evrensel bilime katkının göze çarpar bir şekilde olmasına gerek olmadığı yönünde. Türkiye’de yüksek lisans, alışılageldiği üzere bir derleme, eski çalışmaların bir değerlendirmesi de olabiliyor. Ama doktora çalışmasının hakikaten orijinal olması ve evrensel bilime katkısının bir jüri tarafından onaylanması lazım. İkisi arasındaki fark bu. Tabii bu sahadan sahaya çok değişir.

Nebi Sümer: Türkçede yüksek lisansın (master of arts)[1] “Master of Arts” terimi, Türkçeye genellikle “Sosyal Bilimler Yüksek Lisans (M.A.)” veya bağlama göre “Edebiyat Yüksek Lisansı” olarak çevrilir. Buradaki “Arts” kelimesi resim, müzik vb. sanatları değil, geniş anlamda beşerî bilimler, sosyal bilimler ve sanat alanlarını kapsar. Doğa bilimleri, matematik, mühendislik, iktisat gibi alanlarında verilen derece ise “Master of Science” adıyla anılır. Türkiye’de üniversiteler genellikle “Master of Arts (M.A.), Master of Science (M.S.)” ifadesini İngilizce bırakır, yanına Türkçe açıklamasını ekler. karşılığı uzmanlık tezi ve yapan kişi uzman kabul edilir. Örneğin psikolojide yüksek lisans yapanlar uzman psikolog olur. Uzmanlıktan da kastedilen lisans eğitiminde alınan altyapı eğitiminin ilerleyip değer kazanarak kaliteli uzmanlığa gitmesidir. Dolayısıyla burada sarsıntı yaratacak araştırma beklenmez. Lisanstan doktoraya geçmek de mümkündür bu arada. Doktora sistematik olarak bir danışman ile araştırma yapmak ve özgün bir bulgu ile ortaya çıkma demektir. Bu yüzden dört, beş yıl olarak öngörülmüştür süresi.

Türkiye’de bence en temel nokta, yüksek lisans tezlerinin, özellikle tarih, kısmen sosyoloji hatta iktisat gibi alanlarda, neredeyse tamamen bir yoruma dönüşmüş olması. Bu da şimdi yapay zekâyla çok daha kolaylaştığı için insanların zaman bulduklarında oturup yapabileceklerini düşündükleri bir iş haline geldi. Tez yazmak eylemi neredeyse bilinenleri bir araya getirme olarak görülüyor. Sadece var olan bilgilerin derlenip aktarılması bilimsel araştırma yapmak değildir. Bu nedenle, görgül araştırmaya dayanmadığı için yüksek lisans tezlerinin çoğundan ciddi bilimsel yayın çıkmıyor.

Biz psikoloji yüksek lisans programında görgül araştırma yapılmasını; veri toplanmasını istiyoruz. Yüksek lisans tezinde, lisansta kazanılmamış olan metodolojik sağlamlık, istatistiksel birikim arıyoruz ve bilime hazırlık için gerekli uzmanlığı bu aşamada kazandırmak istiyoruz. Dolayısıyla bir anlamda ve çoğu yerde yüksek lisans doktoraya hazırlık anlamına gelir. Bu nedenle çoğu ülkede birleştirilmiştir bu programlar. Türkiye’de hem YÖK’ün hem de üniversitelerin bütünleşik programları var.[2]Türkiye’de yüksek lisans ve doktora bütünleşik programlar, bazı üniversitelerde “bütünleşik doktora” veya doğrudan lisans derecesiyle başlanan yüksek lisans+doktora şeklinde sunulmaktadır. Bu programlar, lisans mezunlarının doğrudan doktora aşamasına kadar entegre bir şekilde eğitim görmesini sağlar. Bütünleşik programlar genellikle sosyal bilimler, mühendislik ve bazı temel bilimlerde uygulanmakta ve öğrencilerin hem zamandan kazanmasını hem de bilimsel derinlik kazanmasını hedefler.

Yüksek lisans programları zaman içinde, akademik dünyada değer kaybetti mi?

Ersin Yurtsever: Üniversiteler açısından yüksek lisans tezinin belki değer kaybetmesinin bir gerekçesi aslında bilimin artık çok ilerlemiş olması ve öğrenilmesi gereken çok şeyin olması. Dört senede biz normalde öğrenciye her şeyi öğretemiyoruz. Dört sene öğrenciye altyapıyı veriyorsun ama her şeyi öğretemediğin için onun üzerine bir veya iki senede de bir dalda biraz daha uzmanlaşmayı; araştırmanın nasıl yapıldığını, nasıl düşünüldüğünü, analitik düşünceyi göstermeye çalışıyorsun. Yani dört sene yetmiyor eğitime. Tıp gibi bir alanda hiç yetmiyor, onun için orada altı sene eğitim süresi.

Nebi Sümer: Bu konuda şu anda yaşanan ciddi bir sorun bazı üniversitelerin, bazı enstitülerin çok sayıda öğrenci alması. Çok sayıda insan yüksek lisans yapmak için programa giriyor, yapamıyor ve bırakıyor, bazen de af ile geri dönüyorlar. Yani bu insanlar aslında araştırma sistemine dahil olamıyorlar. Doktorada özellikle tez konusu seçme, bunu jüriye kabul ettirme ve izleme olarak özetleyebileceğimiz bir sistem var. Ama yüksek lisansta bu sistem yok.

Yüksek lisans jürisi kuruluncaya kadar hocayla öğrenci baş başadır. Hoca da ilgilenmemişse öğrenci çalışmasını denetleyebilecek ikinci bir çift gözü ta tez savunmasında görebiliyor, bu çok geç kalınmış bir aşama artık ve ciddi bir risk yaratıyor. Bunun özellikle akademide olmayan, bir yandan da çalışarak yüksek lisans yapanlara etkisi oluyor. Aktarma kültürü buraya da dayanıyor biraz, herkes birbirini kopyalayarak devam ediyor. Öğrenci kaynak soruyor size mesela, o kaynaktan hemen konu buluyor ve tez yazıyor.

Buradaki sorunlardan biri de şu: Sistemde bir şekilde girdi kontrolü var Türkiye’de, üniversite sınavında çok net bir hiyerarşiyle yapılıyor bu, ama çıktı kontrolü yok. Yani mezunların niteliğini test edecek bir sistem yok Türkiye’de ve diploma ile meslek hâlâ eşleştirilmiş durumda. Almanya ve Japonya’da bunu şöyle çözdüler. Üç yıl lisansta temel eğitim veriliyor, devam eden iki yılda da uzmanlaşmaya odaklanılıyor. Bu nedenle stajlar çok yoğundur bu iki ülkede. Stajda yapılanlar bir araştırmaya dönüştürülüyor ve tez yazılıyor. Böylece öğrencinin uygulamayla bağı da kopmamış oluyor. Yetkinleşmek, alanı öğrenmek için fırsat bu iki yılda sağlanıyor. Burada bilim hâlâ pek yok dikkat ederseniz. Yani yayın bile yapılmış olabilir ama doktorada olana benzer bir bilim yok.

Bu uygulamanın temel amacı sistemin kendisini denetlemesi. Demokratik ülkelerde yüksek lisans ve doktora programlarındaki süreçler, merkezî sistem tarafından değil okullar tarafından denetleniyor ve kuralları ihlal etmek çok zor. Bir araştırmanın temelinde olması gereken ilkeler güvenirlik, dürüstlük, saygı ve hesap verilebilirliktir.[3]ALLEA’nın “Araştırmalarda Dürüstlük Konusunda Avrupa Davranış Kodu”nda bu ilkere dair bilgi bulabilirsiniz: https://allea.org/wp-content/uploads/2023/12/The-European-Code-of-Conduct-2023-TR.pdf Bunlar yüksek lisansta eğitimin omurgasıdır. Yani eğer öğrenci doktoraya gidecekse de bilimin gereği olan dürüstlüğü ve etiği içselleştirmiş olarak gitmesi lazım.

Gündemde parayla yazdırılan tezleri, satılan diplomaları konuşuyoruz. Bunların arkasında, arka planında olan neydi sizce, süreçte en göze çarpan ne var?

Nebi Sümer: Şu anda konuşulanların altını biraz kazırsanız sekiz, on sene öncesine gider ve yaygın intihallerle karşılaşırsınız. Türkiye, intihalin sık yaşandığı ülkeler arasında anılıyor artık, bence intihalden buraya geldik. Yani intihali kolaylaştıran aktarım temelli bilim, motivasyonsuz, içselleştirilmemiş, sonuca odaklı bilim durumu buraya taşıyor. Bu vicdanı da köreltiyor ve insanları da etik dışı davranmaya yatkın bir hale getiriyor. Mesela staj gibi uygulamalı bir süreç olsa, bu tür olayların olması çok zor. Bir sene bir yere gidip çalışmak zorunda kalacaklar, öğrenmezlerse yapamazlar, bir yerde çalışamazlar.

Ersin Yurtsever: Bu olaylarda öğrenci kadar öğretim üyelerine de büyük sorumluluk düşüyor ve öğretim üyelerinin kabahati var. Öğretim üyelerinin bilime aidiyeti birinci sırada olmalı.

Niye bu kadar çok öğrenci alıyoruz? Bazı vakıf üniversiteleri para kazanmaya çalışıyor. Devlet üniversiteleri para kazanmaya çalışmıyor belki, ama onlar da akademik sıralamalarda (ranking) yukarı çıkmaya çalışıyor. Ne kadar çok doktora öğrenciniz varsa o kadar yukarıda yer alıyor, o kadar puan alıyorsunuz. Veya öğrenci başvurduğunda tez veremeyecek durumda olan öğretim üyelerine dağıtılıyorlar ve hocalar da bunu kabul ediyor. Burada devlet üniversitelerinde performans değerlendirmesi, oradan verilen ek ders, alınan ek maaş motivasyon oluyor. Bu da bilime aidiyetten uzaklaşmaya neden oluyor.

İntihale gelene kadar aslında meselelerden biri jürilerin nasıl kurulduğu. YÖK’ün koşulları var. Bir ya da iki kişiyi jürilerde üniversite dışından seçmek gerekiyor. Ama hoca birilerini öneriyor ve önerdiği de arkadaşları veya eski öğrencileri oluyor. Bunlar jüri için bir araya geldiklerinde o kritik değerlendirmeyi yapacakları yerde ahbap çavuş ilişkilerine giriyorlar. Dediğim gibi, intihal bunun en uç aşaması, en kötü noktası artık ve işin doğrusu bunun öncesinde tezlerle veya araştırmalarla ilgili olan, çok basit birtakım adımlarda kalite kontrolünü yapmıyoruz. Önce bunu vurgulamalı, bunun üzerine intihali konuşmalıyız. Öğretim üyesi sorumluluklarını ne kadar yerine getiriyor? Bu konuda ciddi şüphelerim, rahatsızlıklarım var. Çabuk çabuk veriliyor ünvanlar yapılan işin kalitesine bakmadan.

Bu arada çok sayıda öğrencisi olan hocalar vardır dünyada ama, şu şekilde: Doktora sonrası çalışanlardan oluşan laboratuvar vardır. Onların her birine üçer öğrenci verirsin. Böylece sen 15 kişilik bir öğrenci grubunu yönetirsin. Avrupa’da, Amerika’da da önemli insanların 30-40 kişilik öğrenci grupları var. Ama onların en azından beş altı tane teknisyenleri veya doktora sonrası araştırmacıları, yardımcı doçentleri var. Onlarla bu işi götürüyorlar.

Bizde laboratuvarda 15 öğrenci var mesela, ne yapıyorlar? Birbirinin aynısı işler yapıyorlar. Kimyada bu çok kolay. Eminim psikolojide de çok zor değildir. Bir molekülü alıyor, çalışan yöntemi başka bir moleküle uyguluyor. Sistem aynı, deney düzeneği, kullandığın teknoloji aynı. O zaman bu farklı bir tez olmuyor. Hele hele doktora da yapılan işlerin mutlaka farklı olması lazım. Bazı eski hocaların yetiştirdiği, ülke genelinde çalışan 40 kadar profesörlüğünü almış öğrencisi var. 40 doktorayı bu adam nasıl verdi? Mümkün değil bunlar!

Öğretim üyesine çok iş düşüyor burada ama öğretim üyelerinin, onlara düşen işi yerine getirmeleri için kendilerini bilime ait hissetmeleri lazım. Biz bunu gerçekleştiremezsek, şu anda olan işler de olacak, intihal, abuk sabuk tezler de, üstün körü yazılmış tezler de olacak. Üstün körü yapılan tezlere özensiz bilim, özensiz araştırma diyoruz.[4]Özensiz Araştırma, Ersin Yurtsever’le, Şubat 2021’de kaydedilen “Meraklısına Bilim” söyleşisi, https://www.youtube.com/watch?v=fxSejQ5wmIY Bunlar intihalden daha az ciddi gibi görünen ama en az intihal kadar önemli ve belki de daha yaygın olan sorunlarımız.

Nebi Sümer: Hoca işini iyi yapmadığı, yapamadığından, hocayı işini iyi yapacak bir liyakata ulaştıramadığımızdan bu sistem bozuk. Suça buradan da bakmamız lazım, hangi bağlamsal faktörler bunu üretiyor? Ersin Hoca’nın söyledikleri doğru. Aslında intihal, görünen bir husus olduğu için dikkat ediyoruz ona, ama intihalin bir adım altı olan niteliksiz, kimsenin okumadığı, boş zaman harcanmış tezleri hiç konuşmuyoruz. Bir üniversitenin yayınladığı master ve doktora tezi ne kadar bilimsel yayına dönüşmüş iyi dergilerde? Bu en önemli kalite göstergesidir ve her yer için geçerlidir. İşte bunu garantilemek için bazı ülkelerde doktorada tez kalktı ve doğrudan yayın yapılıyor. Yayın demek, bir jüriye daha göndermek anlamına geliyor çünkü. Doktora tezini beş kişi inceliyor. Bu tezden yayın yaptığınızda iyi bir dergide, artık en az bir editör ve hakemler de inceliyor çalışmayı ve bazı alanlarda körlemesine inceliyorlar.[5]Akademide körlemesine hakemlik, bilimsel yayınların objektif ve tarafsız değerlendirilmesini sağlamak amacıyla kullanılan bir yöntemdir. Bu sistemde hakemler, değerlendirdikleri makalenin yazarlarının kimliklerini bilmezler; dolayısıyla yazarlar hakemlere anonimdir. Hakemler yalnızca makalenin içeriğine, yöntemine ve sonuçlarına odaklanarak değerlendirme yapar. Bu şekilde, kişisel bağlantılar, kurumlar veya yazarların kimliği gibi faktörlerin etkisi azaltılır ve bilimsel tarafsızlık sağlanır.

Akademik yazım dersleri, etik eğitimleri kusursuz şekilde yapılsa?

Ersin Yurtsever: Akademik yazım dersi Koç Üniversitesinde var ve iki dönem veriliyor. O grubun başkanlığını yaptığım için yakından biliyorum, hocalar çok çalıştılar o dersler için. Ama öğrenciler sevmiyordu dersi ve aslında diğer hocalar da sevmiyordu, bilhassa teknik alandaki hocalar.

Akademik yazım dersi çok önemli oysa. Düşündüğünü doğru düzgün anlatabilmektir bu ve yalnız İngilizce değil, Türkçede de. Üniversite ilk açıldığında Türkçe de çok önemliydi bizde, sonradan sıradan bir ders haline geldi, öğrencinin gidip notunu alıp çıktığı bir ders. Halbuki düşüncelerini Türkçe anlatamazsan İngilizce hiç anlatamazsın. Yani ne kadar İngilizce biliyor olsan da, önce düşündüğünü, o düşünce silsilesini aktarabilmelisin. Tez yazmanın da esas amaçlarından biri o: Ben bunları yaptım, bunları düşündüm, bunu denedim, bunu gördüm, bu yorumu yaptım… Öğrencilerin bunları yan yana getirebilecek bir eğitimi almaları lazım.

Nebi Sümer: Sabancı Üniversitesinde de tüm lisansüstü öğrencileri hem etik hem akademik yazım dersini almak zorundalar. Ama ne kadar ciddi veriliyor, öğrenci ne kadar devam ediyor bir sorun. Ersin Hoca’nın anlattığı gibi her ders diğerleri kadar önemli olmuyor. Nasıl lisede müziğe, resime hep not olarak 10 verilirdi, buna benziyor durum. Sabancı’da bu derslerden kredi de alınmıyor, ama önceki sene bunlara devam zorunluluğu getirildi. böyle bir çözüm bulundu, çünkü devam da edilmiyordu bunlara.

İyi üniversite kurduğu akademik atmosferle etik dersini, anlayışını ve değerler sistemini kazandırmalı öğrenciye. Bunu eğitimin en başında yapması gerekiyor ki öğrenci bugün konuştuğumuz etik ihlallerini yapamasın. Burada kural şudur: İnsanların hile yapacağına çalacağına, intihal yapacağına göre sistem kurarsanız bunu yaparlar.

Yüksek lisans, doktora sınavlarında gözetmen olmamalı, çünkü hoca (ve herkes) bilir ki bu ayıp bir şeydir, öğrenci hile yapmaz, yaparsa hemen atılır okuldan. Bu ağır bir suçtur ve o öğrenci arkadaşlarının gözünde sınavda kopya çekmiş biri olmayı da istemez. İyi üniversitelerde kimsenin aklına gelmez kopya çekmek, karşılıklı saygı ve dürüstlük vardır. Bizde sistemler var: Kamera koyalım, kimlikleri toplayalım, çalarsa da disipline veririz….

Bu arada araştırma etiği eğitiminin zorunlu hale getirildiği ülkeler var. Güvenlik eğitimi nasıl zorunlu hale getirildiyse, bu da öyle görüldü. Etik eğitimi ABD’de çevrimiçi yapılıyor ve zor da bir eğitim bu; epey de bilgi aktarılıyor.

Nasıl bir eğitim bu, Türkiye’de var mı?

Nebi Sümer: Ben Cornell Üniversitesinde misafir öğretim üyesi iken aldım bu eğitimi. Araştırmanıza etik başvurusunu yaparken önce bu etik eğitimini almak zorundasınız. Sorular var, yanıtları biliyorsan geçiyorsun. Bilmiyorsan o sorularla ilgili okuman gerekiyor. Okuduktan sonra cevap veriyorsun. Yani okumaya zorluyor seni ve böylece öğreniyorsun. Özellikle veri araştırma etiği önemli tabii benim örnekte. Yani katılımcı hakları, farkında olmadan yaşanan önyargılar, ayrımcılıklar, raporlamada iletişime ilişkin sorunlar, verinin güvenilirliği gibi konuları öğretiyorlar. Bizde de var bu eğitim ama soyut veriliyor. Ben öyle görüyorum. Akademik “code of conduct” diye bir kavram var biliyorsunuz.[6]Akademide “code of conduct” veya Türkçesiyle “davranış kuralları”, bir üniversitenin ya da akademik birimin üyeleri (öğrenciler, akademisyenler ve idari personel) için hazırlanan etik ilkeler ve davranış standartlarını içeren resmi bir belgedir. Bu belge akademik dürüstlük ve bütünlük, eşitlik saygı, sorumluluk ve adil olma, iletişim ve işbirliği disiplin ve kurallara uyulmadığı durumda yaptırımların neler olduğuna dair konuları kapsar. Bu “davranış kuralları”na dayanır.[7]Türkiye’de akademik etik/“code of conduct” başlıklı kurallar, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, ilgili YÖK yönergesi ve 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kanunu’na dayandırılır. Ayrıca her üniversitenin kendi yönergesi vardır ve ulusal mevzuata ve YÖK kararlarına uygun şekilde hazırlanır ve işler. Bunlar sadece veriliyor bizde; olması gereken bunların uygulanması.

Çok önem verdiğim bir konu: Özellikle ölçme değerlendirme, istatistik yöntem gibi teknik derslerin başlangıcında mutlaka etik konuların yer alması gerekiyor. Bu yapılmıyor. Mesela ben “ölçme ve değerlendirme” dersini veren biriyim ve dönem başında bu konulara zaman ayırıyorum. Bilim ve sahte bilim farkını öğretiyorum derslerimde lisans öğrencilerine. Nasıl anlarsın bir şeyin sahte bilim olduğunu? Analitik düşünmeden başlayarak yapıyorum bunu. Özellikle sosyal bilimler bir değerler sistemine dayandığı için öğrencide bu ahlâki değer yoksa nitelik ya da liyakat bekleyemezsiniz.

Ersin Yurtsever: Hiyerarşiyi şöyle kuralım: Önce üniversitelerin bu işe inanması ve nasıl uygulayacağına karar vermesi, sonra da öğretim üyelerinin buna uyması lazım. Yani öğretim üyesi uymuyorsa öğrenciye bilim ahlâkı öğretemezsiniz, bunu öğrenemez öğrenci. Nasıl bilimsel bilginin çıktı olarak değerlendirmesini yapmak gerekiyorsa, bilim etiğini de öyle ele almalı. Kızım da ABD’de tıp fakültesine girerken Nebi Hoca’nın bahsettiğine benzer bir bilim etiği çevrim içi sınavından geçmişti. Ben bazı sorulara baktım ve cevabı bulamamıştım, çok zor sorulardı. Türkiye bunu yapmıyor, üniversiteler mecbur hissetmiyor. Üniversiteler etik derslerini “Yapalım da herkes alsın geçsin.” olarak ele alıyor, o zaman hocalar da bırakıyor konuyu. Yani biz öğrencileri suçluyoruz belki bu olaylardan ama hocaların ve üniversitenin ve toplam eğitim sisteminin eğitime bakışı esas sorun. Öğrenci en sonda geliyor bence.

Türkiye’de denetimin parçası olan ya da tez yazma süreçlerine katkısı olması amaçlanan hangi kurullar, ne zamandır var?

Nebi Sümer: Etik kurulları var tabii ve Türkiye’de kısa bir geçmişi var,[8]Türkiye’de üniversitelerde ilk etik kurul 1986’da Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesinde oluşturuldu ve klinik araştırmalara yönelik olarak hazırlandı. 2012’de YÖK etik kurullara dair bir yönetmelik yayınladı. “Yükseköğretim Kurumları Bilimsel Araştırma ve Yayın Etiği Yönergesi” ama hemen içselleştirilemedi bu. Etik kurulların kanunen kurulması gereken dönemde ODTÜ’deydim ben de. Araştırmacıların veri toplamadan önce izinleri aldığı bir mercidir bu kurul; şu an bu yerleşti artık herkes biliyor bunu. Bu kurullar ilk gündeme geldiğinde hocalardan ciddi bir itiraz yükseldi. “Bize güvenmiyor musunuz?” dendi ve biraz direnç gösterildi. Oysa en çok savunması gereken onlardı, bu temel bir ilkenin ihlalidir.

Doktorada mesela bu türden denetim sorunlar görüldüğü için 2016’da yeni sisteme geçildi Türkiye’de ve bu sistemde aslında çok güzel bir şey var. Doktorada yeterlilik öncesi bir jüri kuruluyor, bunun dışında bir de doktora tez önerisi jürisi var altı aylık süresi olan. Bunun ardından TİK dediğimiz bir “tez izleme kurulu” var. Bu tez izleme kurulunun da altı ayda bir toplanması lazım.((Tez izleme komitelerinin altı ayda bir toplanması gerektiği hükmü, Yükseköğretim Kurulu Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Yönetmeliği’nde açıkça belirtilmiştir. Bu konuda ilgili madde, MADDE 21/4’tür. İlgili yönetmelikte şöyle ifade edilir: “Tez önerisi kabul edilen öğrenci için tez izleme komitesi, Ocak-Haziran ve Temmuz-Aralık ayları arasında birer defa olmak üzere yılda en az iki kez toplanır.” YÖK, Lisansüstü eğitim ve öğretim yönetmeliği,  Madde 21.
Ama gerçek uygulamayı görüyoruz ki çoğu üniversite bu toplantıları yapmıyor ya da laf olsun diye imzalar toplanıyor, gönderiliyor. Doktora öğrencisinin laboratuvarda yaptığı çalışmayı sistematik olarak değerlendirecek bir sistem yok. Öğrenci aynı yüksek lisans tezi yazarmış gibi yazıyor; imzalar her altı ayda bir rasgele atılıyor. Ancak tez savunması aşamasına gelindiğinde öğrencinin son ürününü görüyorsunuz. Bu olmaz! Öyle bir aşamaki artık bu, öğrenci hazır değil, bilmiyor ve hoca da ona bir şey dememiş. O noktada artık öğrenciye “Git bir daha veri topla.” denmiyor ve vasat tezler kabul ediliyor. Ben bu nedenle bu komitelere artık kesinlikle gitmiyorum. Bunu ciddiye alıyoruz Sabancı Üniversitesinde, herkesin ciddiye alması lazım. Bu iyi bir sistem. YÖK aslında bunu kurdu ama uygulamayan bizleriz.

Uygulanmamasının nedeni nedir?

Nebi Sümer: Angarya görüyorlar. Altı ayda öğrenci hakikaten ilerleme göstermeli. Henüz veri toplamadı mesela, pek bir iş yapmadı, ama imzaya gitmesi lazım. “Öğrenci komite üyeleri arasında dolaştırsın, imzalatsın gelsin”e dönüyor iş. Ben çok imza attım, hepimiz atmışızdır. YÖK’ün kuralına göre en az üç imzanın olması lazım, üç imza olmazsa tez savunmasına gidemez. Yani biz hep böyle kurala uyulsun diye formaliteye ağırlık veriyoruz. Mazrufa değil zarfa baktığımız için bunlar oluyor.

YÖK’ün en çok hassasiyet gösterdiği konu formattır. Hangi fontla yazdın? Kenar marjini ne kadar?  Yani zarfa çok dikkatle bakılıyor! Şimdi intihal yoksa, fontlar uymuşsa hadi geç. İçerik, özellikle kaliteyle ve dünyalı bilim insanı olmakla gelir. Bunları kurmadığımız sürece olacak hep bunlar. Bu yaşananlar bana hiç sürpriz gibi gelmiyor.

Ersin Yurtsever: İlk başta söylediğim öğrenci sayılarının çokluğu da bunun bir nedeni. Tek neden değil tabii ki. Ama bu kadar öğrenci oldu mu, bunu yönetmek zor. Zaten, jüriler bu kurulan tez izleme jürileri de ahbap çavuş işi. O zaman ciddi bir değerlendirme, öğrenciye akıl verme olmuyor. Zaten akıl verilmesini de her doktora danışmanı kabul etmiyor; her şeyin iyisini biliyor, alınıyor.

Nebi Sümer: Doğru bu, savunucu hocalık var. Her hoca bir düka gibi görür kendisini. Onun lafına bir şey söylersen çok alınır. Bilimin gerektirdiği tevazuya dayalı yatay ilişki yoktur. Mesela Batı’nın bir avantajı da bu. Lisansüstü öğrenci akademiye girdiği günden itibaren akademik kadro sayılıyor. Ona ismiyle hitap edilir mesela ve bu çok önemli. Mentorluk ilişkisinde öğrenciyi yetişkin görerek ona sorumluluk yüklersiniz. Bu hesap verebilirliğin özüdür ve öğrenci öyle büyür. Bizde öğrenci hep çocuk görülür. O zaman da bazı çocuklar yaramazlık yapar!.

Bilim kültürü diye bir kavram da var, bu kültürün şu an daha sağlıklı şekilde benimsenmesi için neler yapılmalı?

Nebi Sümer: Öğrencinin bulunduğu ekosisteme katılması, ilk günden itibaren araştırma grubunun parçası haline gelmesi önemli. Brown bag gibi isimlerle yüksek lisanstaki öğrencileri en az iki haftada bir, bir araya getiren toplantılar var mesela.[9]Akademide “Brown Bag” toplantılarının geçmişi, kökenini 1950’li yıllarda ABD’deki ofis ve üniversite kültüründen alır. Bu toplantılar, adını katılımcıların öğle yemeklerini genellikle kahverengi kağıt torbalarda (“brown bag”) getirip, birlikte yemek yerken bir sunum dinledikleri ve bilgi paylaştıkları gayriresmî buluşmalardan alır. İlk olarak işyerlerinde, ardından üniversite kampüslerinde yaygınlaşmıştır.

Burada öğrenir öğrenci. Burada ne yaparlar? Başkasının tezini, kongre bildirilerini dinler, sunum provalarını izler, oraya konuk gelir, onu dinler. Bu toplanmaların hepsi aslında bir etik eğitimdir. O kültürün içinde yetişir öğrenci. Oraya uyumlu değilse ayrılır.

Ersin Yurtsever: O bilim kültürü konusu benim de çok önem verdiğim bir konu. Yine hocalar, diyeceğim müsaadenizle. Seminer olur, “Bu benim konum değil.” der hemen. Senin olmasın, gel dinle, sen kimyacısın ve bu da kimya semineri. Ben de girdiğim konuşmaların yarısını anlamıyorum kimyada, ama değişik bir konuyu görüyorum. Bunu hoca yapmazsa, öğrenci hiç yapmıyor. O beraber olma, beraber tartışma kültürü, muhteşem bir şeydir. Üniversiteye üniversite yapan o kültür. Bizde onun örneğini çok az yerde gördüm.

Nebi Sümer: Hacettepe Üniversitesinde yaptım ben ilk yüksek lisans çalışmamı, yüksek lisans tezi önerisi akademik kurula sunulurdu. Çok ciddi bir işti bu. Tüm hocalar ve asistanlardan oluşan “Bölüm Kurulu” bir araya gelir ve önerinizi değerlendirirdi. Hocalar dinliyordu sizi, düşünebiliyor musunuz, öğrenci için de müthiş bu? Kalktı bunların hepsi. Müthişti bu uygulama mesela.

Ersin Yurtsever: Üniversitelerin bu kültürü değiştirmesi lazım. Bunun bir yolu yeni üniversitelerden geçer, onların bunu kurması daha kolay. Eski üniversitelerde mesela, hukukçuların tıpla ilgili bir şeye ilgi gösterdiğini veya doktorların hukukla ilgili bir konuya baktığını düşünemiyorum. Kaldı ki bence, her öğrencinin, öğretim üyesinin bir hukuk dersi alması lazım, etik hakkında biraz bilgisi olması lazım. Ama bunu eski üniversitelerde yapmak çok zor. Bir de zaten o kadar içten beslenme var ki, birbirlerinden görüyorlar bunu. Bütün hocaların doktorasının zaten bulundukları üniversiteden alındığı durumlar var. Hocasından ne görüyorsa o da aynısını yapıyor. O nedenle eski üniversitelerde bunu yapmanın zor olduğunu düşünüyorum. Yeni üniversitelerin bunu daha kolay yapabilmesi lazım, kuruluştan itibaren. Ama bunun için de iyi yöneticiler olması lazım.

Akademik özgürlükleri sormalı burada, sistemde aksayan tarafları ele alırken hocaların adı geçti, şu soru önem kazanıyor: Akademik özerkliğin yara aldığı dönemlerde ne yapmalı üniversitede eğitim vermeye çalışanlar?

Ersin Yurtsever: Bir insan hakikaten bilime ait hissediyorsa kendini, esas aidiyeti o yöne ise, elinden geleni yapması lazım. Ha başarılı olur olamaz, ayrı bir şey ama elinden geleni yapmalı. Yani öğrencinle ilgilenmen lazım açıkçası. Senin bilim hakkındaki iyi düşüncelerini öğrenciye aktarabilmen çok önemli. Bunun çok çeşitli yolları var. Koşullar kötü de olsa bunu yapabilirsin. Sonuçta bir ya da iki kişiyi kurtarıyorsun.

Nebi Sümer: Akademinin niceliği çok büyüdü. Benim bildiğim Türkiye’de 250.000’e yakın öğretim kadrosu var. Sekiz milyona yakın üniversite öğrencisi var. Açık Öğretimi çıkarırsak altı buçuk milyona düşüyor sayı. Bize nüfus bakımından benzer olan Almanya ile karşılaştırdığımızda onların çok üzerinde bir rakam bu. Son yıllarda akademik özerkliklerin ortadan kalkması, rektör atamaların bile sadece doğrudan cumhurbaşkanlığına verilmiş olması aslında akademinin dayanması gereken o hesap verilebilirlik ilkesini baştan bozuyor. Bilimin dayandığı temel dayanak, merak ve içselleştirilmiş iç motivasyondur. Bu ortadan kalkıyor tamamen. Yani birisi yukarıdan yöneticimi atıyor, kuralları belirliyor. Benim hiçbir yetkim yok. Yöneticimi seçme hakkım da yok. Akademik özerkliğin olmaması özellikle sosyal bilimler için çok ciddi bir sorun. Araştırma konularında bile aslında otosansür yapmak zorunda kalıyor insanlar. Norris’in çok güzel bir makalesi var bununla ilgili.[10]Pippa Norris, “Two faces of academic freedom: External and internal threats,” https://dx.doi.org/10.2139/ssrn.5284633 Bu, otoriterleşmenin yükseldiği bütün ülkeler için ciddi iki riskten biri. Akademisyenin otoriterleşme arttıkça otosansür yapmak zorunda kalması bir risk faktörü. Bunlar dolaylı olarak, Ersin Hoca’nın bahsettiği “hoca faktörü”nü etkileyen diğer unsurlar. Güçsüzleştirilmiş durumda olan hocalar, akran denetiminden de kurtuluyor bir anlamda ve olumsuz anlamda sorumluluklarından da kurtuluyor. Bunun bir etkisi var. Kesinlikle üniversitenin özerk yapıyla bunları kurması lazım. Bugün konuşulan skandal için örneğin, üniversitelerin savcıdan önce bu sahte diplomaları, intihalleri bulması gerekirdi. Mesela şunu çok, hakikaten merak ediyorum. Bugün konumuz ne? Başkasına yazdırılan tezler değil mi? O kadar şirket parayla tez yazılır diye açık ilan vermiş. Kaç üniversite savcıya suç duyurusunda bulundu? Bunu çok merak ediyorum.

Ersin Yurtsever: Yöneticinin bu şekilde otoriter olmasının motivasyonu çok kıracağına bir itirazım olamaz, kırar tabii. Ama yapacak başka bir şey de yok! Ne yapacaksınız?

Nebi Sümer: Tam burada akademik öz saygıdan bahsetmek lazım tabii. Bu çok önemli. Akademik öz saygı eğer özerkliğe ve liyakata dayanmazsa, Türkiye’de olduğu gibi titre, ünvana dayanıyor. Yani profesörlüğe kadar giden ünvanların arkasına saklanılabiliyor. Yetkinliğin belgesi, kendi iç yetenekleri, becerileri bilgisi değil de ona verilmiş ünvanla ölçülüyorsa, sahtesi ile gerçeği arasında fark kalmıyor. Şu anda Türkiye’de profesör ünvanı almış insanların önemli bir kısmında ciddi bir liyakat sorunu var. Bunu görüyoruz. O yüzden ben genç kuşaklara çok güveniyorum. Benim gördüğüm otuzunda, kırkında doçent, ya da genç profesör o kadar çok var ki yani, eskilerden daha iyi yaklaşımları var.[11]Editörün notu: Bu bağlamda Bilim Akademisi Genç Bilim İnsanları Ödül Programı (BAGEP) Türkiye akademisinde göze çarpan bir örnek olarak öne çıkıyor. Türkiye’deki genç araştırmacıları teşvik etmeyi hedefleyen, ödül sahiplerini niteliğe odaklanan, Araştırma Değerlendirmesini Geliştirme Koalisyonu (CoARA) esaslarıyla da uyumlu, titiz süreçler sonucu,
her yıl 200’ün üzerinde başvuru arasından 40 civarı, 40 yaş altı genç araştırmacı ödüllendiriliyor. BAGEP ödülü bugüne kadar 513 genç araştırmacıya verildi.
Bilim Akademisinin değerlendirme süreçleri hakkında daha fazla bilgi: https://sarkac.org/2024/12/arastirma-degerlendirmede-nitelige-odaklanmak-bilim-akademisi-deneyimi/
Eski sistem de doğrusu pek liyakata dayanmamış. Sadece bu döneme ait değil bu durum. Bunu yeri geliyor televizyon konuşmalarından anlıyorsunuz . “Bu nasıl bir profesör ki bilimin en temel kuralı olan sorgulamayı bile yapamıyor.” dedirtiyor insana. Yani indoktrinasyon çok yüksek. Yani iyi bir bilim insanında bir görüşe, bir siyasete gözü kapalı aidiyet olamaz. Bilimde yeri olamaz bunun, çünkü kuşkuya dayalı bilimden gelebilmen gerekir. Bilim insanı kendini bir inanca, görüşe adayabiliyorsa, öbür taraftan eksiklikle gelmiş demektir.

Ama son olarak şunu da eklemek istiyorum: Bu sene başında Nature Human Behaviour’da yayınlanan bir araştırma var.[12]“Trust in scientists and their role in society across 68 countries” Nature Human Behavior, 2025.

Bu makalede 68 ülke üzerinde yapılan araştırmada bilim insanlarına toplum olarak duyulan güvene bakılıyor ve Türkiye 5 üzerinden 3,90 ortalama ile 68 ülke arasında 8. sırada. Türkiye’de hâlâ bilim insanına ve üniversiteye güven çok yüksek. Yani tüm bu yaşanan olumsuzluklara karşın halk, yine de güveniyor bilim insanlarına. Bunu pandemi sırasında da gördük.

Cumhuriyetten gelen bir gelenek var, münevvere güven geleneği. Aydına güvenerek sosyal değişim sağlanmış Türkiye zamanında, üniversiteye, bilime, bilim insanına bir güven tesis edilmiş. Bu da Türkiye’nin bir şansı bana göre. O yüzden Ersin Hoca’nın hocalara dair gözlemleri çok temel bir mesele. Kanayan bir yaradır bu. Derse girmeyen profesörler var. Yani sadece titrini alıp bunu kullanan ama arkasında bir bilimsel birikim olmayan insan sayısı çok arttı. Özetle, parayla yazdırılan tezlerin, sahte diplomaların altını kazıyınca yine maalesef vasatlık, liyakatsizlik çıkıyor.

Ersin Yurtsever
Bilim Akademisi üyesi,
Koç Üniversitesi Kimya Bölümü
Ersin Yurtsever Sarkaç yazıları. 

Nebi Sümer
Bilim Akademisi üyesi
Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi
Nebi Sümer Sarkaç yazıları. 

Notlar/Kaynaklar

Notlar/Kaynaklar
1  “Master of Arts” terimi, Türkçeye genellikle “Sosyal Bilimler Yüksek Lisans (M.A.)” veya bağlama göre “Edebiyat Yüksek Lisansı” olarak çevrilir. Buradaki “Arts” kelimesi resim, müzik vb. sanatları değil, geniş anlamda beşerî bilimler, sosyal bilimler ve sanat alanlarını kapsar. Doğa bilimleri, matematik, mühendislik, iktisat gibi alanlarında verilen derece ise “Master of Science” adıyla anılır. Türkiye’de üniversiteler genellikle “Master of Arts (M.A.), Master of Science (M.S.)” ifadesini İngilizce bırakır, yanına Türkçe açıklamasını ekler.
2 Türkiye’de yüksek lisans ve doktora bütünleşik programlar, bazı üniversitelerde “bütünleşik doktora” veya doğrudan lisans derecesiyle başlanan yüksek lisans+doktora şeklinde sunulmaktadır. Bu programlar, lisans mezunlarının doğrudan doktora aşamasına kadar entegre bir şekilde eğitim görmesini sağlar. Bütünleşik programlar genellikle sosyal bilimler, mühendislik ve bazı temel bilimlerde uygulanmakta ve öğrencilerin hem zamandan kazanmasını hem de bilimsel derinlik kazanmasını hedefler.
3 ALLEA’nın “Araştırmalarda Dürüstlük Konusunda Avrupa Davranış Kodu”nda bu ilkere dair bilgi bulabilirsiniz: https://allea.org/wp-content/uploads/2023/12/The-European-Code-of-Conduct-2023-TR.pdf
4 Özensiz Araştırma, Ersin Yurtsever’le, Şubat 2021’de kaydedilen “Meraklısına Bilim” söyleşisi, https://www.youtube.com/watch?v=fxSejQ5wmIY
5 Akademide körlemesine hakemlik, bilimsel yayınların objektif ve tarafsız değerlendirilmesini sağlamak amacıyla kullanılan bir yöntemdir. Bu sistemde hakemler, değerlendirdikleri makalenin yazarlarının kimliklerini bilmezler; dolayısıyla yazarlar hakemlere anonimdir. Hakemler yalnızca makalenin içeriğine, yöntemine ve sonuçlarına odaklanarak değerlendirme yapar. Bu şekilde, kişisel bağlantılar, kurumlar veya yazarların kimliği gibi faktörlerin etkisi azaltılır ve bilimsel tarafsızlık sağlanır.
6 Akademide “code of conduct” veya Türkçesiyle “davranış kuralları”, bir üniversitenin ya da akademik birimin üyeleri (öğrenciler, akademisyenler ve idari personel) için hazırlanan etik ilkeler ve davranış standartlarını içeren resmi bir belgedir. Bu belge akademik dürüstlük ve bütünlük, eşitlik saygı, sorumluluk ve adil olma, iletişim ve işbirliği disiplin ve kurallara uyulmadığı durumda yaptırımların neler olduğuna dair konuları kapsar.
7 Türkiye’de akademik etik/“code of conduct” başlıklı kurallar, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, ilgili YÖK yönergesi ve 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kanunu’na dayandırılır. Ayrıca her üniversitenin kendi yönergesi vardır ve ulusal mevzuata ve YÖK kararlarına uygun şekilde hazırlanır ve işler.
8 Türkiye’de üniversitelerde ilk etik kurul 1986’da Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesinde oluşturuldu ve klinik araştırmalara yönelik olarak hazırlandı. 2012’de YÖK etik kurullara dair bir yönetmelik yayınladı. “Yükseköğretim Kurumları Bilimsel Araştırma ve Yayın Etiği Yönergesi” ama hemen içselleştirilemedi bu. Etik kurulların kanunen kurulması gereken dönemde ODTÜ’deydim ben de. Araştırmacıların veri toplamadan önce izinleri aldığı bir mercidir bu kurul; şu an bu yerleşti artık herkes biliyor bunu. Bu kurullar ilk gündeme geldiğinde hocalardan ciddi bir itiraz yükseldi. “Bize güvenmiyor musunuz?” dendi ve biraz direnç gösterildi. Oysa en çok savunması gereken onlardı, bu temel bir ilkenin ihlalidir.

Doktorada mesela bu türden denetim sorunlar görüldüğü için 2016’da yeni sisteme geçildi Türkiye’de ve bu sistemde aslında çok güzel bir şey var. Doktorada yeterlilik öncesi bir jüri kuruluyor, bunun dışında bir de doktora tez önerisi jürisi var altı aylık süresi olan. Bunun ardından TİK dediğimiz bir “tez izleme kurulu” var. Bu tez izleme kurulunun da altı ayda bir toplanması lazım.((Tez izleme komitelerinin altı ayda bir toplanması gerektiği hükmü, Yükseköğretim Kurulu Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Yönetmeliği’nde açıkça belirtilmiştir. Bu konuda ilgili madde, MADDE 21/4’tür. İlgili yönetmelikte şöyle ifade edilir: “Tez önerisi kabul edilen öğrenci için tez izleme komitesi, Ocak-Haziran ve Temmuz-Aralık ayları arasında birer defa olmak üzere yılda en az iki kez toplanır.” YÖK, Lisansüstü eğitim ve öğretim yönetmeliği,  Madde 21.

9 Akademide “Brown Bag” toplantılarının geçmişi, kökenini 1950’li yıllarda ABD’deki ofis ve üniversite kültüründen alır. Bu toplantılar, adını katılımcıların öğle yemeklerini genellikle kahverengi kağıt torbalarda (“brown bag”) getirip, birlikte yemek yerken bir sunum dinledikleri ve bilgi paylaştıkları gayriresmî buluşmalardan alır. İlk olarak işyerlerinde, ardından üniversite kampüslerinde yaygınlaşmıştır.
10 Pippa Norris, “Two faces of academic freedom: External and internal threats,” https://dx.doi.org/10.2139/ssrn.5284633
11 Editörün notu: Bu bağlamda Bilim Akademisi Genç Bilim İnsanları Ödül Programı (BAGEP) Türkiye akademisinde göze çarpan bir örnek olarak öne çıkıyor. Türkiye’deki genç araştırmacıları teşvik etmeyi hedefleyen, ödül sahiplerini niteliğe odaklanan, Araştırma Değerlendirmesini Geliştirme Koalisyonu (CoARA) esaslarıyla da uyumlu, titiz süreçler sonucu,
her yıl 200’ün üzerinde başvuru arasından 40 civarı, 40 yaş altı genç araştırmacı ödüllendiriliyor. BAGEP ödülü bugüne kadar 513 genç araştırmacıya verildi.
Bilim Akademisinin değerlendirme süreçleri hakkında daha fazla bilgi: https://sarkac.org/2024/12/arastirma-degerlendirmede-nitelige-odaklanmak-bilim-akademisi-deneyimi/
12 “Trust in scientists and their role in society across 68 countries” Nature Human Behavior, 2025.
Önceki İçerikAtıktan enerji üretmek: Biyogaz ve biyometan
Sonraki İçerikDepremlerin bazı özellikleri üzerine: Bildiklerimiz, bilemediklerimiz
Ersin Yurtsever

Bilim Akademisi üyesi Ersin Yurtsever,  ODTÜ Kimya Bölümü’nden 1971 yılında lisans ve 1973 yılında yüksek Teorik Kimya dalında yüksek lisans derecesini aldı.  Virginia Commonwealth Üniversitesi’nde (ABD) yaptığı Kimya doktorasını 1976 yılında tamamladı. Araştırma alanı, kimyasal olayların matematiksel modellemeleridir.

ODTÜ Kimya Bölümü’nde öğretim üyeliği (1980-1995), ODTÜ Eğitim Fakültesi Dekanlığı (1993-1995), Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Yönetim Kurulu üyeliği (1997-2001), Koç Üniversitesi Fen ve İnsani Bilimler Fakültesi Dekanlığı (2001-2008), Koç Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı (2008-2010) yaptı.

1995’ten bu yana da Koç Üniversitesi Kimya Bölümü’nde öğretim üyesi olan Ersin Yurtsever, Bilim Akademisi’nin kurucu üyelerindendir ve 2011-2017 yılları arasında yönetim kurulu üyeliği yapmıştır.

Nebi Sümer

Bilim Akademisi üyesi Nebi Sümer, 1985 ODTÜ Psikoloji Bölümü’nden lisans, 1988’de Hacettepe Üniversitesi Gelişimsel Psikoloji Bölümü’nden yüksek lisans derecelerini aldı. 1996’de Kansas State Üniversitesi’nde Sosyal Psikoloji alanında doktorasını tamamladı.

1996-1999 yılları arasında Ankara Üniversitesi ve 1999-2018 yılları arasında ODTÜ Psikoloji bölümlerinde öğretim üyesi olarak görev yaptı.  2018’ten beri Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyesidir.

Bağlanma, ebeveynlik, sürücü davranışı, işsizliğin etkisi gibi alanlarda araştırmaları vardır.

Websitesi http://www.nebisumer.com/ 

Müsemma Sabancıoğlu

Müsemma Sabancıoğlu Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünden 1997’de mezun oldu. Tarih Vakfı, Toplumsal Tarih dergisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınlarında arşiv araştırmacısı, proje koordinatörü, editör yardımcısı, editör ve yayın koordinatörü olarak çalıştı. 2000-2004 arasında Pervititch haritaları hakkında bir araştırmayı yürüttü, yayınlar yaptı. Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisinin ikinci basımında editör olarak görev aldı. 2008-2014 arasında doktora çalışmalarına devam ettiği Georgia State Üniversitesinden tarih alanında yüksek lisans derecesini alarak ayrıldı. Burada geçen zamanında araştırma asistanlığı ve lisans öğrencileri için akademik yazı danışmanlığı yaptı. 2012’den itibaren, çeşitli yayınlarda ağırlıklı olarak kadınların medyadaki temsiline yönelik eleştiri, değerlendirme yazıları yazdı. 2020’de “Şenlik” isimli siteyi kurdu ve yayın yönetmenliğini üstlendi.

Yazıları, Toplumsal Tarih, Tarih ve Toplum, İstanbul, Cumhuriyet, Yapı, Birikim, #tarih, Socrates, 5Harfliler, İST Dergi gibi yayınlarda yer aldı. Bilim Akademisi’nin popüler bilim yayını Sarkaç’ta sosyal bilimler editörü olan Sabancıoğlu, Cumhuriyetin 100. yılı için Sahada: Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar kitabını yayına hazırladı.

Defne Üçer Şaylan

Defne Üçer Şaylan, ODTÜ Fizik Bölümü’nden 1996’da lisans, 1998’de yükseklisans derecelerini aldı. San Diego’daki Kalifornia Üniversitesi’nde yaptığı fizik doktorasını 2004 yılında tamamladı. 2004-2014 yılları arasında Sabancı Üniversitesi’nde Temel Geliştirme Programının koordinasyonunda çalıştı. Çeşitli bilim eğitimi programlarının tasarlanması, oluşturulması, yürütülmesinde yer aldı. 2017’de Bilim Akademisi’nde çalışmaya başladı ve sarkac.org’un kurucu editörlüğünü üstlendi. Bilimin, özellikle toplumsal konularda etkin iletişimiyle ilgileniyor.