Yeryüzüyle konuşan jeolog: Yücel Yılmaz

Bilim Akademisi kurucu üyelerinden başlayarak Türkiye’deki bilim insanlarının hayatlarını kayıt altına almayı hedeflediğimiz yeni bir işe başladık. Bilime, akademiye, özgür düşünceye adanmış hayatların anlatılmasının anlamı ve önemi büyük. Bu hayatlarda kişisel hikâyelerden fazlası var. Tanıklıkları, Türkiye’de akademinin bir resmini de ortaya koyuyor. 2019’un son günlerinde şekillenen ve Bilim Akademisi’nin üyeleriyle yapılması hedeflenen bir dizi görüşmenin ilkini, pandemi koşullarında Bilim Akademisi’nin kurucu üyelerinden jeolog Yücel Yılmaz ile gerçekleştirdik. “Bilim Akademisi Portreler” adını verdiğimiz söyleşi dizisinin devamı planlanıyor.

 

Yücel Yılmaz ile 31 Ocak ve 13 Şubat 2021 tarihlerinde toplam dört saatten fazla süren iki çevrimiçi görüşme yapıldı. Yılmaz, yalnızca kendi hayatını değil, yer biliminin ufkunu da bizimle paylaştı. Karış karış dolaştığı Anadolu’nun, kendi jeoloji yolculuğunu nasıl zenginleştirdiğinden söz etti. Jeolojide, çıkılan arazi gezilerinin önemini vurgularken, bizi mesleğinin mottosuyla tanıştırdı: Jeologun aklı ayaklarındadır.

 

Şimdi söz, aklını, kalbini ve ayaklarını yer bilime adayan, alanında dünya çapında fark yaratan Yücel Yılmaz’da. 

“Anadolulu mutlu bir ailede doğdum”

Annem babam Elazığlı. Elazığ’ın bilinen ailelerinden. Babam devlet memuru, Hatay’ın ilhakı sırasında Antakya’da görevliymiş. 1942’de orada doğmuşum ama Antakya’yı hiç bilmiyorum. 1940’larda İstanbul’a gelmişiz.

“Ailem,” Elazığ 1938

Bu fotoğrafta babam, annem, babaannem var; öbürleri de erkek kardeşlerim. Biz beş erkek kardeşiz, çoğumuz akademisyen olduk, şimdi hiç biri hayatta değil. En küçükleri bendim. Tek amacı iyi evlatlar yetiştirmek olan Anadolulu bir ailenin mutlu çocuğuydum.

Annem ilkokul mezunu, ev hanımı. Babam ortaokul mezunu, devlet memuruydu. Çoğunlukla yöneticilik yaptı. İkisinin de tek emelleri, sorumluluğunun bilincinde, sorunsuz evlatlar yetiştirmekti. Bizimle hiç çatışmaya girmediler, bizi hep dinlediler, anlamaya çalıştılar.

Nesil çatışması bize uğramadı! Bugünkü nesil gibi anne baba-evlat çatışmasını, tartışmasını, hiçbir kardeşimle annem, babam arasında görmedim. 

“Çocukluk ve gençlik yıllarım Fatih’te geçti”

Çocukluk ve gençlik yıllarım İstanbul’un tarihi üçgeni içinde bu çember alanın içinde geçti. Fatihli sayılırım. Üniversiteyi bitirene kadar, tarihi yarımadada, birkaç kilometre karenin içinde okudum, yaşadım. İlkokulum Fatih Camii’nin hemen köşesindeki taş mektep, 13. İlkokul. Sonra Gelenbevi Ortaokulu’na gittim. Liseyi Pertevniyal Lisesi’nde bitirdim ve İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi’ne girdim. 

Bu binaların arasındaki uzaklık bir, iki kilometreyi geçmez, yani en çok 10-15 dakikalık yürüyüş mesafesidir.

“Orta okulum bir mahalle okuluydu”

Gelenbevi Orta okulu – Fatih / İstanbul, 1957.

Gelenbevi Ortaokulu. Adını Osmanlı dönemindeki matematik bilgini İsmail Gelenbevi’den almış. Okul onun ailesinin verdiği arazi üzerine yapılmış. Çok şanslıyım bu okula gittiğim için. Orada bir insanın tek başına dünyayı değiştirebileceğini gördüm. Bir müdürümüz vardı, adı Rıza Bediz. Israrla söylüyorum, o ortaokulu İstanbul’un en kaliteli ortaokullarından birisi haline Rıza Bediz getirmişti. 

Fen derslerinde laboratuvara giderdik, iş atölyesinde iş yapmayı öğrenirdik. Müzik dersini müzik atölyesinde yapardık. Her öğrenci yeteneğine uygun bir enstrüman çalmasını öğrendi. Ben ağız armonikası çalıyordum. Her çarşamba öğleden sonra mutlaka bir kültür etkinliği olurdu. Sinema salonu, sinema makinesi vardı. Bakın bahsettiğim yıllar 1950’ler. Bir belgesel film getirirlerdi, bir müzik topluluğu getirirlerdi, bir konuk gelir, bir konferans verirdi. Orada gördüğüm belgesel filmlerin bazıları hâlâ aklımda.

“Malta Gençlerbirliği futbol takımımız,” Yenibahçe stadı, Haziran 1957.

Büyüdüğüm Fatih semti ise başlı başına bir okuldu; görmüş geçirmiş olgun ailelerin oluşturduğu ortak bir mahalle kültürüne sahipti. Birbirleriyle akraba yakınlığında büyük bir aile gibi! Zengini de yoksulu da yoktu, herkes orta halliydi. Bütün aileler mahallenin çocuklarını kendi çocukları gibi benimserdi. Mahalle arkadaşlarımla hep birlikteydik. Futbol oynar, topluca sinemaya, maça giderdik. Çok zengin bir ortak kültürümüz oluştu. Birbirinizle her gün iç içe olunca eksiklerinizi gidermenin yollarını da buluyorsunuz.

Bir mahalle takımı kurmuş, formamızı, topumuzu kendimiz almıştık. Bugünkü Vakıf Gureba Hastanesi’nin bulunduğu yerde Yenibahçe Stadı vardı, orada oynardık. Takımımızdan milli takıma futbolcu bile çıktı. Velhasıl çocukluk ve gençliğimiz mutlu, keyifli geçti. Edebi, adabı bilen şanslı son nesildik galiba!

“Çocukluk arkadaşlarımla Hamdi Restoran’da,” Eminönü, Eylül 2019.

Fatih’ten kısa pantolonlu dönemden çocukluk arkadaşlarımızla hâlâ yılda bir, farklı bir yerde buluşup yemek yer hasret gideririz.

Bu mahalleden yetişen çocuklar kendi benimsedikleri meslekleri seçtiler. Hepsi toplumda iyi yerler edindi. Kimi uzun yol kaptanı, kimisi öğretmen, kimi tıp profesörü oldu. Ama içimizden hiç fire olmadı! 

“Ailem en başta gelir”

“Eşim Tarcan Yılmaz’la,” Çatalca.

Doktora yapmaya Londra’ya yeni gittiğim dönemde Türk Kültür Ateşeliğinde bir toplantıya katılmıştım. Eşim Tarcan Yılmaz ile orada tanıştık. Birlikte gruplarla parklara, oraya buraya giderken ilişkimiz devam etti. O da sanat tarihi doktorası yapıyordu. Orada başladığımız yaşam ortaklığı bugüne kadar büyük bir keyifle geldi. 

“Yılmaz ailesi San Francisco’nun güzel sayfiye köyü Tiburon’da,” Nisan 2018.

Türkiye’ye döndükten sonra bir yıl içinde evlendik. Eşim çalışma hayatına Topkapı Sarayında Osmanlı metal sanatı uzmanı olarak başladı. İş yerlerimize yakın olduğu için Laleli’de kiralık bir yer tuttuk. Oğlumuz da orada dünyaya geldi. Eşimin müzedeki işi çok rahattı ama İstanbul Üniversitesi, Sanat Tarihi bölümüne hoca olarak gelmesini çok istediler. Kabul etti, o da akademik ortamda devam etti. Bölüm başkanlığı yaptı. O da yurtdışında kitaplar, makaleler yayınladı. Bir yıl sonra 1975’te oğlumuz Tunç doğdu. Küçük ailemiz tamamlandı!

Üniversite yılları

İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi, Vezneciler.

Gençliğim çalkantılı bir döneme rastladı. Liseden mezun olduğum günlerde 1960 İhtilali oldu.

Böyle bir dönemde İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesinde jeoloji-jeofizik bölümünün sınavına girdim, kazandım. Bizim zamanımızda her bölümün ayrı sınavı olurdu, yani gerçekten ne okumak istiyorsanız onun sınavına girerdiniz. Pertevniyal Lisesinde jeoloji seçmeli dersimdi. Yaşlı bir hanım hocamız vardı, tatlı tatlı anlatırdı: dinozorlar, fosiller, kayalar… Masal gibi dinlerdim. O derslerde jeolojiyi çok sevdim.

Benim üniversite öğrenciliğim 1960’ta başlar. O zaman jeoloji lisans bölümü sadece İstanbul Üniversitesinde vardı. O dönemde fakültede hâlâ Alman hocalardan iki, üç kişi vardı. Üniversitenin içi bilimsel olarak koflaşmaya başlamıştı ama o hocalar sayesinde temelleri hâlâ sağlamdı. Ciddi bir iştir bu üniversite işi; ahlâk, çalışkanlık, düzen, disiplin ister! Bu kavramlar egemendi. Ben böyle bir ortamda üniversite okudum ve o günün şartlarında Batı’dan hiç farkı olmayan bir lisans öğrenimi gördüm.

“Mesleğimizin testini doğa yapar”

“Sınıf arkadaşlarımla saha gezisi,” Kurtköy sırtları, İstanbul, Mayıs 1961.

Mesleğim jeoloji, yani yer bilimleri. Günümüzde pek çok teknik ve teknolojinin katkılarıyla zenginleşmiş bir içeriği var ama sonuçta yerkabuğuyla ilgilenir yani konusu yerkabuğunun incelenmesidir. Çalışmaları yoğunlukla arazide yapılır!

Yani jeoloji doğayla diyalog kurabilme mesleğidir. Ciddiyet ve disiplin ister. Hocalarımız bunun bilincindeydi ve bunu öğrencilere aşıladılar. Jeoloji, doğayı seven insanların yapacağı iştir. Bakın çok inanarak söylüyorum: Doğayı seven insandan kötü insan çıkmaz!

“Saha gezisi akşamı piknik,” Termal, Yalova, Mayıs 1961.

Biz, yaşamı dağda, bayırda geçen insanlarız. Kayanın, bitkinin, hayvanın değerini biliriz. Bir jeolog doğayla barışık değilse, bilin ki iyi jeolog da değildir.

Saha gezileri bizi aynı zamanda birbirimizle kaynaştırır. Bakın kızlar erkekler hep beraberiz. Bu fotoğraf, bizim bir haftasonu Yalova’ya araziye gittikten sonraki dönüşümüzde yaptığımız pikniktendir. Arkadaşlarımızın çoğu da birbirleriyle evlendiler o dönemde. 

Mesleğe ilk adımlar

“Ankara Ulus’taki eski MTA Enstitüsü bahçesinde meslek arkadaşlarımla,” Nisan 1966.
“Kaçkar Dağlarında saha çalışması,” Ekim 2019.

1964’te üniversiteden mezun oldum, askere gidip geldim, hemen arkasından 1966’da Maden Teknik Arama Enstitüsüne jeolog olarak girdim. Doktoraya gidene kadar bir yıl çalıştım ama MTA ile ilişkim hiç bitmedi.

Bugün hâlâ MTA’nın danışmanıyım, iki üç ayda bir MTA’nın bir arazi kampına gidiyoruz. Kaçkar Dağları’ndaki fotoğraf Washington Üniversitesinden arkadaşım Eric Cheney ve MTA’lı meslektaşlarla Karadeniz dağlarında maden yataklarına yaptığımız geziden.

2020’de MTA Genel müdürlüğünde konferans vermeye davet edildim. “Bu salonda benden daha eski MTA’lı yoktur.’’ dedim. Benim MTA’ya girişim 1966. Salonda 1966’dan kalan kimse yoktu gerçekten!

“Bizim aklımız ayaklarımızda”

Dalınız ne olursa olsun, bugün teknolojiyi kullanmadan bilim yapamazsınız. Jeolojide örneğin, dağın tepesindeki bir yeri uydu fotoğraflarıyla oraya hiç gitmeden çalışmaya başlayabilirsiniz. Böylece oraya, ne bulacağınız endişesiyle değil, neyi test edeceğiniz bilinci içinde gidersiniz. Bu size çok büyük kolaylıklar sağlar.

Oradan aldığınız örneği, mesela o kayayı, izotop yöntemi ile yaşlandırmak mı istiyorsunuz. Bugün yollarsınız gelişmiş bir izotop laboratuvarına, size iki gün sonra cevabını verirler, “Bu kayanın yaşı şu kadar milyon yıldır, şu nitelikleri vardır.” diye.

Ama jeoloji sahada yapılır. Ne kadar ön hazırlık yaparsanız yapın, dağın tepesine gitmeden, çekicinizi vurup örneğinizi almadan emin olamazsınız. Onun için jeoloji kitaplarının üstünde çapraz konumlu iki çekiç resmi vardır: “mente et malleo,” Latince, akıl ve çekiç” demektir. Yani jeoloğun aklı ayaklarındadır! 

“Doktora çalışmamda Anglo-Sakson ekolünü seçtim!”

“Doktora hocam Prof. Dr. Maurice K. Wells ile birlikte Gümüşhane dağlarında doktoramın saha çalışmasında,” Haziran 1969.

Doktoramı devlet bursuyla Londra Üniversitesinde yaptım. Araştırma konum, Gümüşhane granitleriydi. Klasik İngiliz anlayışı ile doktora yapan sanırım son nesildenim. Bu sistemin amacı araştırdığı konuda allame-i cihan yetiştirmek değil, bilmediği bir konuyu nasıl araştıracağının yolunu yordamını öğretmektir. Hocanız size cevapları vermez, konuya nasıl yaklaşacağınızın ipuçlarını verir. Siz de tıpkı bir ormanın içinde yolunuzu bulmaya çalışır gibi, arayıp tarayıp cevapları bulursunuz. Anglo-Sakson sisteminde doktora çalışması bu yüzden biraz uzun sürer ama iyi yetişirsiniz. Amerikan ekolu ise para ve zaman odaklıdır. Verilen sürede istenilen projeyi başardın başardın. Senden sonra gelen devralır. Günümüzde tüm dünya Amerikan yöntemini benimsedi; zaman paradır! Şimdi düşünüyorum,  o zaman İngiltere’yi tercih etmem isabetli olmuş.

“Üniversite yaşamı bana tam uydu!”

“İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeoloji Bölümü’ndeki odamda,” Ocak 1974.

Doktoramın son senesinde İstanbul Üniversitesi Jeoloji Bölümündeki bir hocamdan birbiri peşi sıra davet mektupları aldım. “Bitirince bize gel.” diyordu. O kadar ısrarla istedi ki yurda dönünce bölüme katıldım. O hocama şükran borçluyum, çünkü üniversite aslında tam benim aradığım ortammış.

Jeoloji Bölümü öğrencileriyle saha staj çalışması, Bilecik Lisesinin bahçesinde, Temmuz 1975.

Hocalığı meslek olarak tabiatıma çok uygun buldum. Ben bağımsız çalışmayı seven, emir altında olmaktan hoşlanmayan birisiyim. Hocalarım, yöneticiler hiçbir zaman, “Şunu yapman lazım bunu yapman lazım.” diye müdahale etmediler. Kendi araştırma konumu hep kendim seçtim.

Mesleğimizde bildiğini gençlere öğrencilere aktarmak keyiflidir. Çünkü öğrenciyle dağda, bağda çok sıcak ortam ve ilişkiler kurarsınız. Abi kardeş gibi bu ilişkiler yaşam boyu sürer. Yani ilişkiler sınıfta başlayıp bitmez. Bilecik Lisesinin bahçesindeki fotoğrafta yer alan öğrencilerin yarıya yakını yurtiçi ve yurtdışı üniversitelerde değerli birer öğretim üyesi oldular.

“Anadolu’da çalışmadığım dağ kalmadı!”

Solda: Cilo Dağları’nın zirveleri, Hakkari. Temmuz 1978. Sağda: Almus Dağları, Tokat, 1989.

Anadolu’da en çok arazi çalışması yapan jeolog hocalardan birisiyim. Çalışmadığım gitmediğim görmediğim bir dağımız yok gibidir. İlk fotoğrafta Cilo dağlarının zirvesindeyim. 3000 metre yükseklikteki bu kayaların bir zamanlar eski bir okyanusun tabanı olduğunu ortaya koydum ve bunu yazdım. Makalemi bir yabancı dergiye yolladım, bugün bir klasik oldu. Çok iyi bir makale olduğu için değil, kimse oraya artık gidip çalışma yapamıyor da ondan!

Öğretme ve öğrenmenin yeri yurdu yok. Yukardaki ikinci fotoğrafta  fotoğrafta Tokat Almus dağlarında meslektaşlara bir şeyler anlatıyorum.

“Milet’i her yerde anlatıyorum!”

Milet Antik Kenti, Haziran 2006.

Milet benim çok önemsediğim, çok özel bir antik kent. Maalesef ülkemizde hak ettiği değeri bulamıyor.

Bakın Milet neden önemli? Bugünkü anladığımız ve uyguladığımız anlamda bilim, Milet’te doğmuş. Tüm dünyanın uyguladığı demokrasi Atina’dan yüzyıl evvel Milet’te uygulanmış. Oysa eski Yunan’da başlamış gibi anlatılıyor! Halbuki bu işin başlangıcı Milet’tir. Bu yüzden nerede uygun bir toplantı olsa Milet’i anlatıyorum. 

“Kavurma bize kısmetmiş”

Zeyve Yaylası, Ermenek, Ekim 2019.

Toroslarda Ermenek’in Zeyve Yaylasından geçerken pazar kuruluyordu. Köylüler bir şeyler getirmiş satıyorlar. Adamın biri kolumuzdan ısrarla çekti, saç kavurma yemeye davet etti. Hacettepe’de profesör meslektaşımla oturduk yedik.

Bakın adam ne anlattı; sabah et alıyormuş. Arkadaşı “Ne gerek var bu kadar ete?” demiş. O da “İçimden öyle geldi, alalım.” demiş. “Kısmet sizeymiş.” dedi. Anadolu’yu gezerken onun gibi gönül zengini insanlarla karşılaşırız. Böyle çok iyi yanları vardır mesleğimizin.

“Anadolu rengârenk” 

Anadolu’daysanız jeoloji yaparken tarih de öğrenirsiniz!

“Bergama Antik Kenti’nden Kozak Dağı’na bakış,” Ekim 2018.

Ne kadar şanslıyım ki mesleğimi Anadolu’da yapmışım. Anadolu’yu özel kılan iki şey var: Birincisi, doğası. Endemik bitkileri, faunası, florası. Anadolu kayalarıyla da çok özeldir. Başka yerlerde de var olan kayalar bizde daha tipik olarak gözlemlenir. İkincisi de kültürel birikimi. İnsanın yerleşik düzene geçtiğinden beri, yani son 10-11 bin yıldır, medeniyetler birbiri peşi sıra Anadolu’da yerleşmiş. Birbirlerine kültürlerini aktarmış devretmiş.

Bu yüzden Anadolu’da jeoloji yaparken mutlaka tarih, kültür, sanat da öğrenirsiniz. Bu denli zengin bir kültür birikimi dünyada başka hiçbir yerde yoktur. Ne yazık ki bu toprakların üstünde yaşayan bizler bu birikimin farkında değiliz!   

Solda: Nemrut Dağı zirvesinde Komagene dönemi heykelleri, Kasım 2016. Sağda: Eski Kâhta’da ilkokul öğrencileriyle, Ekim 2015.

Adıyaman’da bir petrol toplantısına katıldık. Ardından da tarihi Nemrut Dağı’na çıktık. Kral Antiokus I, MÖ.628’de İskender’in ölümünden sonra yaptırmış. Bu heykeller hangi kayalardan yapılmış nereden getirilmiş sorularını konuştuk. Adıyaman-Kâhta’da ilkokul öğrencileri ve hocalarıyla sarmaş dolaş olduk. Işıl ışıl gözleri, ülkemizin ümidi!

“Jeolog doğayı başka gözle görür!”

Dağlar kayalar bize başka şeyler söyler.

Değerli tiyatro yazarı, dramaturg Haldun Taner’in kayınpederi jeoloji ordinaryüs profesörü Hamit Nafiz Pamir’di. Bu nedenle bizim dünyamızı iyi bilirdi. “Jeolog doğaya başka gözle bakar.” sözü onun sözüdür. Örneğin bu fotoda Laodicea antik kentinden Güneye Babadağ’a bakıyoruz. Dağın zirvesi cetvelle çizilmiş gibi dümdüz. Benim üzerinde durduğum antik şehrin yerleştiği alan da düz. Ama iki düzlüğü dağın cephesini keskin bir fay şevi kesip ayırıyor.

Solda: Laodicea Antik Kenti’nden Baba Dağı’na bakış, Ekim 2018. Sağda: Giresun Kulakkaya Yaylası’na bakış, Temmuz 2014.

Her sene Giresun’un Kulakkaya Yaylası’na gider birkaç gün kalırım. Eşim Giresunlu, Kulakkaya’yı onun vesilesiyle tanıdım. Yaylanın doğası, havası fevkalade güzel. Ama bir jeolog burada başka şeyler de görür. Yaylanın yaslandığı keskin sırtta, dimdik yükselen bir fay görünüyor. Arkada bir başka fay daha var.

“Jeolojinin ufku geniştir!”

Dünyayı görmek ülkemizi anlamayı kolaylaştırır.

Yosemite Doğa Parkı, Nisan 2017.

Her kaya türünün ve yapının müze gibi iyi görüldüğü bir yerler vardır. Oralardaki örnekleri bizdekilerle karşılaştırarak daha iyi anlarsınız.

Dolayısıyla, iyi bir yer bilimci olmanın temeli uluslararası olmaktır. Bizim mesleğimizin ufku, kendi çalıştığınız noktada başlayıp bitmez. Araştırma konusu da yaklaşımı da uluslararası olan bir bilim dalıdır. Tıpkı tıp bilimi gibidir. Güçlü bir temel bilim altyapısı, çok geniş bir uygulama alanı vardır.

Golden Gate Köprüsü, San Francisco’ya kuzeyden bakış, Nisan 2017.

Yosemite doğa parkındaki fotoğrafta geri planda 4000m. yükseklikteki güzel granit tepeleri görülüyor. Eğer buraları daha önce görebilseydim bilimsel üretimim bir kat daha fazla olurdu.

Yurtdışında da bir çok saha gezim ve çalışmalarım oldu. Yalnızca ülkemin dağlarını değil, Amerika’da, İngiltere’de, Kuzey Afrika’da, Türkmenistan’da ve başka ülkelerde de jeoloji araştırmaları saha çalışmaları yaptım. 

Golden Gate köprüsünü gösterdiğim fotoğrafta üzerinde durduğum kayalar, arka plandaki Pasifik Okyanusunun şimdi yükselmiş olan yaşlı taban kayaları! Aynı Cilo Dağları’ndaki kayalar gibi. 

Solda: Havai Volkanı, Nisan 2011. Sağda: Tendürek Volkanının aa Lavları.

Havai’de gözlemlenmiş ve dünyaya buradan tanıtılmış bir lav çeşidi var, Aa lavları. Aynısı Tendürek’ten de çıkmış. Ama önce Havai’de çalışıldığı için oranın adıyla dünyaya tanıtılmış. Biz o nitelikleri oradan öğrenmeseydik, Tendürek’te bunların ne olduğunu anlayamazdık.

“Ha Kapadokya, ha Utah!”

Solda: Moab- Winslow Utah, Nisan 2019. Sağda: Zelve-Kapadokya, Kasım 2017.

Kapadokya bir dünya hazinesi ama jeolojik açıdan sadece bizde var sanmayalım! Aşınma ürünü olarak gelişen bir morfoloji sunar. Üste şapka gibi duran aşınması güç olan katman. Altı kolay aşındığı için üstü şapka gibi kalmış. 

Kızılderili filmlerinin çekildiği Utah vadileri var,  morfolojik yapıları Kapadokya’daki Peri Bacaları’na benzer, soldaki resimde bunlar görülüyor. Sağdaki resimde da Zelve açık hava müzesi, Göreme-Kapadokya’daki peri bacaları var. Bölge, Asurlardan Hurrilere, Roma’dan ilk Hıristiyanlara hep yerleşim yeri olmuş!

“Yöneticilik isteyene değil, istemeyene verilmeli!” 

İTÜ Maden Fakültesi Dekan odası (Ekim 2000)

İstanbul Teknik Üniversitesi Maden fakültesi profesör olarak aralarına katılmam için davet yaptı. 1987’de buraya geçtim.

İstanbul Üniversitesinde anabilim dalında öğretim üyesiyken, benden daha üst düzeyde bir akademisyen olmadığı için anabilim dalı başkanıydım. İTÜ’ye geçer geçmez “Yeni gelen çorbasını içer.” dediler ve pek çok deneyimli hocanın yer aldığı Jeoloji Bölümüne bölüm başkanı yaptılar. Tam görevi teslim ettim derken, o dönemki rektörümüz Gülsüm hoca, telefon etti “Seni Maden Fakültesi’ne dekan atadım.” dedi. 

Çok değerli Jeofizik profesörü Kazım Ergin hocamız vardı; Teknik Üniversitede bölüm başkanlığı, dekanlık, rektörlük gibi yöneticilikler yaptı. Bir gün beni çağırdı, “Bak…” dedi: “Yöneticiliği isteyene değil istemeyene vereceksin. İsteyenden iyi yönetici olmaz.” Hayatımda hiç yöneticilik istemedim ama hiç de kurtulamadım yöneticilikten!

Hocalık

Sınıfta, dağda, bağda, her ortamda bir verici olma alışkanlığıdır.
(Homines dum docent discunt! İnsan öğretirken öğrenir!)

Cumhuriyetin kuruluşunun 50. yılı Yerbilimleri Kongresi, MTA Konferans Salonu, Ankara, Şubat 1973.

Hocalığın üç önemli işlevi var: Birincisi ders anlatmak, bıkmadan usanmadan öğretmek. İkincisi araştırma yapıp buradan elde ettiği sonuçları uluslararası yayına dönüştürmek. Üçüncüsü de, o araştırmaları birlikte yaptığı gençleri, yüksek lisans, doktora programlarında yetiştirmek.

Özellikle araştırma yapan, yayın yapan hocalar çok ders vermeyi pek istemezler, bunun vakitlerini aldığını düşünürler. Ben ise ders vermekten hep keyif aldım. Haftada 8-10 saat ders verdiğim zamanlar oldu. Neredeyse lise hocaları gibi.

Hocalığın yeri yurdu da pek olmaz. Dağda, bayırda, tatilde hiç bitmeyen bir verici olma alışkanlığıdır. Bazı hocalara bakıyorum, bilgisini öğrencilerden kıskanıyor. Oysa hoca, kendinde var olan her şeyini cömertlikle veren insandır.

Solda Ayvacık, Çanakkale, Ekim 2005. Sağda Kadir Has Üniversitesi Kampüsü, Dershane, Mart 2013.

Kadir Has Üniversitesinde Bilim Tarihi dersini dinlemeye, öğrenciden çok hocanın gelmesi öğrencilerin de dikkatini çekmişti! 

Bilgi alışverişinin en kolay yolu bilimsel toplantılara katılmak ve bildiri vermektir

Princeton Üniversitesi bahçesi, Sonbahar 2016.

Hem araştırmacı hem de hoca olarak şanslı dönemlerden geçtim. Avrupa’nın en büyük iki üniversitesinde; Paris ve Londra üniversitelerinde, davetli hoca olarak ders anlattım. Cornell, Londra, Washington, Cambridge gibi bir çok ünlü üniversitede de oralardaki meslektaşlarla ortak araştırma projeleri yapma imkânım oldu. Cambridge’de iki ve Edinburgh’ta bir öğrencinin doktora tezlerini ortak hoca olarak yönetme şansım oldu. Dünyanın gelişmiş üniversiteleri de dahil, birçok araştırma projesine gittim katıldım.

İstanbul Üniversitesi’nde jeoloji öğretiminin başlamasının 100. yılı toplantısı açılış dersi, Avcılar Kampüsü, 2015.

İstanbul Üniversitesinde jeolojinin başlamasının 100. yılı toplantısında meslektaşlarım, “Gel bize ders anlat biz de öğrenci sıralarında oturup o günleri canlandıralım.” diyerek beni davet ettiler. Yıllar sonra onlar tekrar öğrenci oldu, ben de onlara ders anlattım! 

Türkiye’de jeoloji eğitimi

Jeoloji öğretimi dünyada 1775’te Almanya’da başlamış. Bir Alman maden jeologu Abraham Werner bildiklerini arkadaşlarına, meslektaşlarına Freiburg maden okulunda anlatarak bir ekol kurmuş. 250-300 yıllık bir birikimi var dünyada. Türkiye’de 1915’te İstanbul Üniversitesinde jeoloji bölümü başlıyor ancak bir lisans programı olarak değil, diğer bölümlere destek vermek üzere. 1946’da İstanbul Üniversitesi ilk kez jeoloji lisans eğitimi vermeye başlıyor. Yani toplasanız 70-80 yıllık bir geçmişi var bizde jeoloji öğretiminin. Yaklaşık dünyadan 250 yıl gerideyiz. Bunu kapatmak son derece zordur.

Siz bebek adımlarıyla ilerlerken dünya koşuyor, hem de teknoloji ile birlikte koşuyor. Sizin bu yarışa bir çengel atarak mutlaka katılmanız lazım. Bunun için bir ayağımız Batı’da, bir ayağınız yetiştirdiğiniz öğrencilerde, çok özverili çalışmamız lazım!

“Konferanslar hocalığın bir parçası” 

Elazığ Üniversitesi Jeoloji Bölümünde ders, Mayıs 2017.

Meslek hayatım boyunca yurtiçinde ve dışında çok sayıda konuşma yapma şansım oldu. Konferans ve semineler verdim. 2015 Eylül’ünde ABD Beyin Cerrahları kongresinin açılış konuşmalarından birisini yaptım. “Ne ilgisi var?” diyeceksiniz. ABD’de tıp toplantılarında açılış konuşmalarını tabipler kendileri yapmıyorlar. Başka disiplinlerden insanları davet ediyorlar!

Elazığ Üniversitesinde verdiğim konferanstan sonra bana Elazığ’ın meşhur sekiz köşeli kasketinden hediye ettiler. Sonra da topluca fotoğraf çektirdik. 

“Batı Anadolunun Batı uygarlığına büyük katkıları’” konferansı sonrası akşam dekanın evinde kokteyle katılan üniversitenin hocalarıyla bir araya geldik sohbet ettik. Bu gibi toplantılar dostlukları da başlatıyor!

İstanbul Üniversitesi’nde çağrılı konuşma, 2016.

İstanbul Üniversitesi Konferans dizisinde konuşmama çok meslektaşım ve arkadaşım katılmıştı. Konuşma sonrası sohbetle hasret giderdik!  

Yer bilimlerinde öğrenci yetiştirmek

Yer bilimlerinde araştırmacı yetiştirmek zahmetli, çok uzun bir süreç. Çünkü uzun bir saha çalışması var. Önce onlarla birlikte birkaç yaz, araziye gideceksiniz. Onların sorunlarını göreceksiniz, rehberlik edeceksiniz. Sonra acemice yazdıklarında o yazıları gözden geçireceksiniz. 

Buna rağmen yer bilimlerinde en çok öğrenci yetiştiren hocalardan birisiyim. 12 doktora, 20’den çok yüksek lisans öğrencisi yetiştirdim. Onlarca bitirme tezi yönettim. Bu konuda bir mottom var: Sabırla koruk helva olur.

“Yüksek lisans seminerlerine katılan çoğu eski öğrencilerim olan hoca ve öğrencilerle birlikteyiz,” -İÜ Seminer sınıfı, Avcılar, Aralık 2014.

Peki sayı yüksek de, ya kalite?

Doktora öğrencilerimin sekizi profesör. Üniversitelerde çalışıyorlar. Dördü İTÜ’de, dördü ise Anadolu üniversitelerinde. Birisi ABD’de hocalık yapıyor. Yüksek lisans ve bitirme tezi öğrencilerimden ikisi ABD’de profesör.

Bir hoca için bundan daha büyük mutluluk olur mu!

“Çalışırsan, üretirsen, ödülü çok yönlü!”

Yeni neslin haklı olarak bugünkü sisteme uyan bir yaklaşımı var. Hızla yayın yapmak ve böylece yayın sayısını hızla artırmak istiyorlar. Hiç benimseyemedim bunu. Bir konuyu tümüyle anladıktan sonra dolu bir yayın yapmayı benimsedim. Diyelim ki Karadeniz dağlarını çalışıyorum. Her yaz arazi dönüşümde bir yayın yapmak yerine on yıl konuyu iyice anladıktan sonra, tüm Karadeniz dağlarını toptan yazmayı tercih ettim.

“Zaman zaman ödül de verdiler.” Tübitak Konferans Salonu, Tübitak Bilim Ödülü Töreni, Ankara (1987)

On beş yıl Güneydoğu Anadolu’yu çalıştıktan sonra o dağların, tümünün üstüne bir yayın yaptım. On yılı aşkın da Batı Anadolu dağlarını çalıştıktan sonra oraya dair bir yayın yaptım. Yayın sayım 200’ü ancak bulur, geçer ama bunlar çok atıf alan yayınlar oldular.

Ben bakmamıştım, Bilim Akademisi üyesi dostum Önder Pekcan geçenlerde telefon etti. Scopus adlı bir bilimsel yayın indeksi var. Sekiz milyon bilim insanı içinden 100 bin bilimci seçilmiş. İlk 100 binin içine Türkiye’den de 194 kişi girmiş. Ben de ilk 60’ın içindeymişim. Ne mutlu ki her üniversitemizde böyle hocalarımız var.

Bu konuda beni mutlu eden anılarım var. 2005’te eski bir doktora öğrencim, sonradan Çanakkale Üniversitesi rektör yardımcısı oldu. 65.yaşımı kutlamak için bir sempozyum düzenlemiş. Bana sürpriz yaptılar.

Solda: Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Troia Kültür Merkezi girişinde toplu anı fotoğrafı. Sağda: Ayvacık – Çanakkale dolayında arazi gezisi, Mayıs 2005.

Toplantıya Türkiye’nin dört bir yanından gelen 70-80 eski öğrenci ve meslektaşımla buluşup hasret giderdik. Biz jeologlar bir araya geldik mi araziye gitmeden olmaz! Her zamanki gibi arazi gezisi de yaptık. Bir şeyler de anlattım!

Öğrencilerimin öğrencileriyle çalışırken gençleşiyorum, yenileniyorum!

İTÜ Maden Fakültesindeki odam (Mayıs 2019)

Bu fotoğraf benim için çok özel. İTÜ’deki odamda çekildi. Yanımdaki güler yüzlü genç hanım benim eski doktora öğrencim. Şimdi İTÜ Maden fakültesinde profesör. Diğer güler yüzlü üç genç de onun doktora öğrencileri. Yani onlar benim evlatlarım ve torunlarım gibi. Üç nesil birlikteyiz. Yaş günümde pasta alıp gelmişler.

Yaş 70!

ODTÜ Kongre Merkezi, Nisan 2018.

2018’de Jeoloji Mühendisleri Odası, yıllık bilimsel toplantısında bir ilki başlattı; yaşı 70’e ulaşmış meslektaşları onurlandırmaya ve onun adına bir günlük bir bilimsel konferans dizisi yapmaya karar vermişler. Bunu benimle başlattılar. 

70 yaş Onur Ödül Töreni, Ankara, 2018.

Bilimsel konuşmaların ardından yurtdışından ve yurdun dört bir yanından gelip toplantıya katılan eski öğrencilerim ve meslektaşlarımla birlikte anı fotoğrafı çektirdik.

Toplantı akşamı da  bir otelde yemekli toplantı yaptılar orada bir de anı plaketi verdiler. Evimde bir  onur belgesi olarak asılı! Toplantıya katılan dostum Celal Şengör’le aynı akşam yemeğinden sonra 50 yıllı aşkın hukukumuzu tazeledik!

“Yöneticilikte kulvar değiştirdim!”

2001’de Kadir Has Üniversitesinden rektörlük teklif ettiler. Üzerinde neredeyse altı ay düşündüm. Sonra kabul ettim. Altmış yaşıma girerken yöneticilik anlamında büyük sorumluluk aldım.

İTÜ bahçesi Atatürk heykeli önü, Nisan 2001.

İTÜ yönetim kurulu üyeleri ile İTÜ’den ayrılıp Kadir Has Üniversitesi’ne geçtiğim son toplantı sonrası toplu fotoğraf çektirdik. Fotoğrafta Bilim Akademisi üyemiz olan üç dekan var: Önder Pekcan, Derin Orhon, Yücel Yılmaz.

Yeğenim Füsun Ülengin de o tarihte İTÜ İşletme Fakültesinin dekanıydı. Fotoğrafta, ön sırada ortada İTÜ’nün o zamanki rektörü Profesör Dr. Gülsün Sağlamer duruyor. Bir yanında yeğenim Füsun, bir yanında ben varız.

Kadir Has Üniversitesi’nin Cibali Kampüsü Açılış Töreni, Şubat 2002.

Kadir Has Üniversitesine rektör olduğum zaman İstanbul’da vakıf üniversitesi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Kadir Has, biliyorsunuz, Türkiye’nin gelmiş ve geçmiş en cömert zenginlerinden birisidir. Eğitime çok katkısı oldu. Dahası, şirketinin kazancıyla değil kişisel servetiyle onlarca okul açmış. En sonunda da üniversite kurmaya karar vermiş. Ama bu işin ne kadar büyük bütçe gerektirdiğini sonradan fark ettiğini söylerdi.

Sakıp Sabancı: “Ben neden daha fazla ödüyorum?”

Kadir Has Üniversitesinde rektörlük yaparken rahmetli Sakıp Sabancı bir gün ziyarete geldi, sohbet ediyoruz. “Ne kadar bütçeniz var?’ diye sordu. Ben de söyledim. “Ben niye bunun dört misli ödüyorum üniversiteme?’ dedi. Dedim ki “Sakıp ağam, üniversiteler koyduğu hedefe erişmek üzere bütçe koyarlar. Yani 100 metre koşucusunun hızı başkadır. Maraton koşucusuysanız hızınız başkadır. Eforunuz, enerjiniz de başkadır. Bu yüzden bütçeye bakmayın, hedefinize bakın.”

Kadir Has Üniversitesi rektörlüğü, hocalarla toplu fotoğraf, Mart 2009.

Üniversitenin altyapısını kurmak, hocasını öğrencisini bulmak kolay işler değil.

Ben gittiğimde Kadir Has Üniversitesinin hiçbir kurumu henüz oluşmamıştı. Yani adı vardı, içi boştu! Bugün onu işler bir üniversite haline getirmiş olmaktan gurur duyuyorum. Amacımız tekti, uluslararası standartta bir üniversite kurmak. Akademik standartları bu yüzden yüksek tuttuk. Yurtdışı eğitimli hocalar aldık. 

Kuruluşundan birkaç yıl sonra üniversite ayakları üzerinde durmaya başladı. Bugün artık araştırma parasını kendileri sağlayan hocalara sahip bir kurum Kadir Has Üniversitesi. O anlamda gözüm arkada değil.

“Hobim, hobilerin güzeli; İstanbul Boğazı!”

Solda: Dionysios Byzantios’un “Boğaziçi’nde bir gezinti” başlıklı kitabı, YKY, ilk baskı 2010. Sağda: Bir boğaz gezintisi. “Boğaz’ın her noktasında farklı bir şeyler görüyorum.”

İstanbul Boğazı’nın jeolojisinden tarihine, kültüründen mimarisine her yönüne ilgi duyuyorum. Burada yaşamış olan insanların dünyaya yaptığı katkılar da buna dahil. Dionysios adlı bir Bizanslı yazar Anapolis Bospori adlı kitabında Boğaz’ın koylarını tek tek anlatmış. Istanbul Boğazının ilginç yanlarına değinen bir diğer güzel eser ise İngiliz, Edward Gibbon 1776 da, Roma İmparatorluğunun gerileyişi ve çöküşü adlı altı cilt kitabı.

“Hemen her gün yürüyüşe çıkar, Boğaz’da vakit geçiririm.”

Bir tarihte, yüksek lisans dersleri vermek üzere Paris Üniversitesine davet edilmiştim. Kaldığım evin kütüphanesinde bir baktım ki bu altı cildin hepsi var. Ben Paris’i göremedim sayılır. O kitapları okudum geldim. Ama büyük keyif aldım. Son cildinde Boğazın balıklarından da bahsediyor!

Her fırsatta Boğaz’ın bir yerlerine gider gezerim. Her gidişimde yeni bir şeyler görürüm.

“Gelmiş ve geçmiş hiçbir nesil bizim yaşadığımız hızlı toplumsal değişimi yaşamadı”

Van Gölü güneyinde Sinegir Dağı zirvelerinde arazi çalışması, Temmuz 1981.

Bizim yaşadığımız nesil, yerleşik düzene geçtiğimiz 10 bin yıldan beri başka hiç bir neslin geçirmediği bir değişimi yaşadı. Özellikle Türkiye’de büyümüş biri olarak, eşek hızından ışık hızına fark etmeden yaşayarak geçtik. Türkiye bu süreçte 1950’lerde demokrasiye geçti. Geriye dönüp baktığımızda şimdi bir şeyi fark ediyorum: Toplumun geriye gitmesini durduracak onu sürekli ilerletecek eğitimli kritik kitleyi yetiştiremeden bu düzene geçmişiz. Demokrasinin gerçek faziletleri var. Eşitlik, hoşgörü, birbirini anlamaya çalışmak, tartışmak, daha iyiye ulaşmanın yollarını bulmak…  Birbirine tahammül eden, düşman kutuplara ayrılmayan bir ortam oluşturmak. Türkiye’deki üniversiteler de Türkiye’nin genel halinden farklı değil. Birleşik kaplar teorisi gibi bir ülkede bekçiler iyiyken çöpçüler kötü olmaz. Çünkü hepsi, birleşik kaplar gibi! Bu ülkenin her gün bir arada bulunan insanlarıdır.

Magna Carta Universitatum

YÖK 1982’de kuruldu. Altı yıl sonra dünya üniversiteleri bir araya gelerek Magna Carta Universitatum’u kurdu. Magna Carta, İngiltere’de 1215’te kralın kendine tanrıdan gelen otoritesinin bir kısmını halka ya da dere beylerine yazılı olarak devretmesidir, aynı zamanda dünyanın ilk yazılı anayasası kabul edilir. Yaklaşık 90 ülkeden 400’den fazla üniversitenin rektörü bu anlaşmayı imzaladı. Magna Carta Universitatum’da özgürlük ve özerklik kavramları öne çıkar. Kurumsal otonomi ve hocaların özerkliği. Bologna’da imzalandığı için Bologna kriterleri diye bilinir. Niye Bologna’da imzalandı biliyor musunuz? Çünkü dünyanın ilk üniversitesi 1100’lerde Bologna’da kuruldu. Türkiye’den de 30-35 üniversite var. Magna Carta Universitatum’da. Var da içi boş!

Üniversite kelimesi “universus”tan geliyor. Yani sınırları ülke sınırlarıyla sınırlanmaz, adı üstünde evrenseldir. Dünyanın paylaştığı ortak ölçülerde öğretim yapmayı, yayın üretmeyi ve bunu dünya ile paylaşmayı gerektirir.

Devlet yöneticileri bazen diyor ki, Türk üniversiteleri dünyanın ilk 500 üniversitesi arasına giremiyorlar.  Bu durum bizi de üzüyor ama gerçek bu. Peki üniversiteleri nasıl destekleyeceğiz? İngiltere gibi gelişmiş zengin ülkeler de üniversitelerin parasal taleplerini karşılayamaz duruma gelince şapkayı önlerine koydu. Oxford Üniversitesi hocaları bir çözüm önerisiyle geldi. Plan şöyleydi: Üniversiteleri üç gruba ayıralım. En üstte, ülkenin gururu olan Cambridge, Oxford, Londra gibi güçlü üniversiteler. Bunların bütçelerini kesmeyelim tam tersine daha çok destekleyelim. Çünkü bu kurumlar ülkeyi ileri taşıyorlar. En altta araştırma geliştirme konusunda zayıf üniversiteler yer alsın. Bunlar öğretime devam etsin ama ağırlıklı olarak öğrenci yetiştirsin. Ortada da yer alan grubu da bir süre izleyelim, yukarı mı çıkacaklar, aşağı mı inecekler sonra karar verelim. Benzer bir çözümü YÖK de uygulayabilirdi. Hatta Kemal Gürüz zamanında buna benzer bir formül konuşuldu ama hayata geçemedi. Doğrusu şudur; üniversiteler tabanda eşitlenir de tavanda eşitlemeye kalktınız mı olmaz. Tavanda eşitlemeye kalkarsanız üniversiteleri bitirirsiniz.

“O yıllar altın yıllarımızmış, farkında değilmişiz…”

1980-90’larda Türk üniversiteleri daha otonomdu. TÜBİTAK, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) özerkti. Uluslararası ilişkileri teşvik ederlerdi. Üniversiteler birbirlerinden yarış içindeydiler. O yıllar bizim altın yıllarımızmış! 

YÖK, yüksek öğretimi planlamak ve kurumlar arasındaki eşgüdümü sağlamak gibi söylemlerle kuruldu. İş değişti zamanla üniversiteleri yönetmek noktasına geldi.

Benzer durumlar, TÜBİTAK ve TÜBA için de söz konusu. Bunlar özerk kurumlardı. TÜBİTAK, Bilim Kurulu eliyle yönetilirdi. Günün birisinde bir yönetici dedi ki, “Efendim bütçesini biz veriyoruz, niye yöneticilerini biz atamıyoruz?” O sırada ben o kurumların Bilim Kurulu üyesiydim, yani yöneticilerindendim. TÜBİTAK’ı yöneten özerk kurulun 11 üyesinden birisiydim. TÜBİTAK böyle gitti, iş TÜBA’ya geldi.

TÜBA, Erdal İnönü’nün başbakan yardımcısı olduğu dönemde onun girişimiyle kuruldu. Seçimle layık olanlar yönetime girdi ve bilim grubu oluştu. Ben de oraya 1996’da seçilen ilk yer bilimci oldum.

Zonguldak Kara Elmas Üniversitesi, Mayıs 2007.

TÜBA, Başbakanlığa bağlıydı, başbakan yardımcılarından biriyle temas ederdi. Bunu fazla gördüler, bir bakanlığa bağladılar. Sonra yasasını değiştirdiler, “Başkanını biz atayacağız.” dediler. 

TÜBA’dan kendi üyelerini seçme yetkisini aldılar. Sistem sulandı. TÜBA’nın yaklaşık 130 üyesi vardı. Sistemin bozulduğunu düşünen 50-60 kişi istifa etti. Onların içinden de bir grup Bilim Akademisi’ni kurdu. Ben de o kurucu ekibin 17 üyesinden biriyim.

Buradaki fotoğraf Zonguldak Kara Elmas Üniversitesi TÜBA konferans dizileri kapsamında yaptığımız ziyarete ait. Konuşmalar yaptık sonrasında birlikte akşam yemeği yedik; eski TÜBA başkanı Yücel Kanpolat. Prof. Emin Kansu ve Zonguldak Üniversitesi yöneticileri ile birlikteyiz. Bu türden güzel bilimsel toplantılar sıkça olurdu.

“Şanslıyım!” 

“Evdeki çalışma masamda,” Büyükdere, 2021.

Evimde rahat çalıştığım odam ve ortamım var.

Covid-19 salgınına sevinmek söz konusu değil tabii ama karantina günlerinde bilimsel üretimim sıçrama yaptı. Çünkü emekli olduğum için bütün gün evde yazıyorum çiziyorum, yayın yapıyorum. Uluslararası toplantılara çevrimiçi olarak katılıyorum. 

“Gelişmişliğin göstergesi vefadır” 

Böyle bir söyleşi başlattığınız için size ve Bilim Akademisi’ne çok teşekkür ederim. Benimle başladığınız için değil! Neden biliyor musunuz? Gelişmişliğin en güçlü göstergesi kanımca vefa duygusudur. Vefa “Ben yapılan iyi bu işin farkındayım. Bunu da teşekkür etmekle gösteririm.” demektir. Batı bunu her vesileyle yapar. Birisine yaptığı en küçük bir katkı nedeniyle teşekkür eder. Bilim Akademisi çok önemli bir işlevi başlattı. Bir akademiye yakışan da vefalı olmaktır.

Bazı insanlar diğerlerinin üzerlerine basarak yükselebileceklerini sanırlar.  Birbiri üstüne basarak alttakini çökertirsiniz, kendiniz yükselemezsiniz! Ancak birbirinizi yukarı çekerek yükselirsiniz. Eskiden 19 Mayıslarda öğrenciler Dolmabahçe Stadı’nda toplanır, birbirlerinin omuzlarına çıkarak kule yaparlardı. Kulenin en üstüne çıkan da bayrak açardı.

Bilim birbirini destekleyen, birbirine güç veren bilim insanlarının ortak eseridir. Birlikte üreterek ve paylaşarak gelişir. Piramidin en üstündekiler de Nobel ödülünü alır. Tıpkı piramidin tepesine çıkanın bayrak açması gibi. Birbirini ezen insanlardan Nobel ödülü alan çıkmaz!

Editörler: Zeynep Güven Ünlü, Emre Büyüksındır