Salgın hastalıkların tarihteki rolü ve bilim

Kara Ölüm adıyla anılan veba salgınının bilinen en eski resimlerinden birisi. Pierart dou Tielt ( 1340-1360) tarafından, bugünkü Belçika'da bulunan Tournai'de hastalıktan ölmüş birçok kişinin toprağa verilmesi resmedilmiş (1349) (Görsel: Creative Commons https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=64384803)

Liderlerin, ideolojilerin, savaşların, bazı teknolojik gelişmelerin ve silah tiplerinin vb., tarihe yön veren veya onu belirli ölçülerde biçimlendiren faktörler olduğu kabul ediliyor. Büyük kitleleri etkileyen salgın hastalıkların da bazen tarihteki belirleyici rollerinden söz edebiliriz.

Savaşlar ve salgınlar

MÖ 396 yılında Kartacalılar Sirakuza’yı kuşatmışlar, fakat bu sırada orduda çıkan veba salgını yüzünden geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Veba salgını o kadar şiddetliydi ki, sadece Kartacalıların kuşatmayı kaldırmasına neden olmakla kalmadı, Kartacalıların Sicilya’daki askeri varlıklarını da çökertti. Eğer Kartacalılar bu kuşatmada başarılı olsalardı, daha sonraki asırlarda Akdeniz’de Roma’nın yerine Kartaca egemenliği kurulmuş olabilir miydi?

Salgın hastalıklar, Haçlı Seferleri sırasında da etkilerini sürdürdü. Haçlı ordularının Filistin’de tutunamamalarının en önemli nedenlerinden biri, saflarında yaygınlaşmış bulunan bulaşıcı hastalıklardı.

Alman İmparatoru II. Frederick 1227 yılında Haçlı ordularına destek amacıyla ordusunu Brindisi’den gemilere bindirmiş, fakat daha sonra dizanteri salgını nedeniyle geri dönmek zorunda kalmıştı. (Yüzlerce yıl sonra bu defa Alman kralı Frederick William, Avusturyalı müttefikleriyle birlikte Fransız devrim ordularına karşı yürüyüşe geçmiş, fakat 42.000 kişilik ordusu yine dizanteri salgını yüzünden 30.000’e inince çareyi geri dönmekte bulmuştu).

Azteklerde çiçek hastalığını anlatan çizim. 16. yüzyılda yaşamış İspanyol misyoner Bernardino de Sahagún’un yeni İspanya hakkındaki izlenimlerini yazdığı “Florentine Codex”adlı eserinden (Public Domain)

İspanyollar Amerika kıtasının keşfinden sonra kıtayı istila etmeye kalkıştıklarında en büyük “yardımcıları”, kendilerinin getirdiği Çiçek virüsünün yarattığı salgının yerli halkı güçten düşürmesi ve yok etmesi oldu. Çiçek, kızamık ve kabakulak gibi hastalıklarla ilk kez karşılaşan Aztekler milyonlarca insanını kaybetti. Aynı felaketle daha sonraki yıllarda Güney Amerika’da İnkalar karşılaştı.

Napoleon Bonaparte (1769-1821) da Doğu seferi sırasında bulaşıcı hastalıkların yıkıcı etkileriyle boğuşmak zorunda kaldı. Napoleon’un 1812’deki Rusya seferinde karşılaştığı büyük engellerle ilgili olarak aşırı kış soğuğundan çok bahsedilmiş, fakat orduyu kırıp geçiren tifüs ve dizanteri salgınına pek az dikkat çekilmiştir.

1861-65 yılları arasındaki Amerikan iç savaşında yalnızca kuzey ordusunun askerlerinin 220.000’i, tifo, dizanteri ve tüberküloz gibi hastalıklardan ölmüştür. Bu sayı, kuzey ordusunun çarpışmalarda kaybettiği askerlerinin sayısının iki katına yakındır.

1854-56 yılları arasında yapılan Kırım savaşında da, Fransızlar askerlerinin 20.000’ini çatışmalarda, 50.000’ini ise çeşitli hastalıklardan kaybetmişlerdi. İngilizler ise 5.000 askeri çatışmalarda, 17.000 askeri ise hastalıklardan yitirmişlerdi. Fransız ordusunun başkomutanı Saint-Arnaud ile İngiliz ordusunun başkomutanı Lord Reglan koleradan öldüler. Rusların ise çatışmalarda ölen 38.000 askerine karşılık, 37.000 askeri de hastalıktan ölmüştü.

Ülkemizde de Balkan savaşları sırasında Trakya’yı ve İstanbul’u etkisi altına alan kolera salgınının ne kadar büyük yıkımlara yol açtığı ve ne büyük zorluklarla kontrol altına alınabildiği bilinir. Birinci Dünya Savaşı’nda ise 1915’te Çanakkale savaşlarının en şiddetli ve kritik döneminde Osmanlı ordusu, müttefiklerinden gerekli asker ve mühimmat desteğini alamamıştı. Çünkü müttefik Avusturya kuvvetleri, tifüs salgınının kol gezdiği Sırbistan’dan geçmekten çekinmişti. Daha sonra Avusturya kuvvetleri ve topları geldiğinde ise savaşın manzarası çoktan değişmiş bulunuyordu.

Kurtuluş Savaşı’nda da Türk kuvvetleri, sadece düşman kuvvetleriyle değil, mikroplarla da büyük bir savaşa girişmişti. İsmet (İnönü) Paşa, işgalci güçlerin kuvvetlerinden değil, ellerinde neredeyse sağlam katır bırakmayan sığır vebasından korkuyordu. Az sayıdaki, çalışkan, bilgili ve fedakar veterinerlerimizin sığır vebasına karşı büyük ve başarılı mücadelesi olmasaydı, Garp Cephesi’ndeki mücadelenin zaferi kesin olmayabilirdi.

Salgınların sonu

Salgın hastalıklar, savaş koşulları dışında da etkili oldu. MS 540’ta Bizans İmparatorluğu’nda baş gösteren ve imparatorun adıyla anılan Jüstinyen vebası o kadar çok insanın ölümüne yol açmıştı ki, imparatorluk yıkımın eşiğine gelmişti.

1348-1351 yılları arasında kıta Avrupa’sında ortaya çıkan ve Kara Ölüm adıyla anılan ünlü veba salgını da milyonlarca kişinin ölümüne neden oldu. Kara Ölüm, Avrupa’nın ekonomik, sosyal ve demografik yapısını önemli ölçüde değiştirdi. Kara Ölüm döneminin yazarı Boccaccio (1313-1375), Decameron adlı ünlü eserinin giriş bölümünde veba salgınının yol açtığı sosyal, psikolojik ve ahlaki çöküşü olağanüstü etkileyici bir biçimde tasvir etmişti.

İspanyol gribi sırasında St. Louis’te Kızıl Haç görevlileri (1918). Kaynak: NewYork Times, St. Louis Post-Dispatch

1918 yılında baş gösteren ve Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı olumsuz koşulların da etkisiyle kısa sürede bütün dünyaya yayılan İspanyol gribinin neden olduğu ölüm sayısının 50 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Birinci Dünya Savaşı’nda bu kadar insan ölmemişti.

Ülkemizde de cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun çok büyük bir bölümü sıtma, verem, frengi, tifüs, trahom gibi bulaşıcı hastalıklardan kırılıyordu. Genç Cumhuriyet bu hastalıklara karşı çok büyük ve çok yönlü bir mücadele sürdürerek 10 yıl içerisinde salgınları hemen hemen yok etmişti.

Tarihteki salgın hastalıklardan ve bunların toplumsal yaşamdaki etkilerinden söz ederken önemli bir nokta dikkat çekiyor. Mikropların varlığının ve hastalıkların mikrobik kökenlerinin anlaşılması ve mikrobik hastalıkların önlenmesi (aşılarla) ve tedavisine yönelik gelişmeler, Pasteur, Koch, Lister vb. nin öncülüğündeki bilim insanlarının çabalarıyla ancak 19. yüzyılda mümkün olabildi. Bu döneme kadar salgın hastalıklar kaçınılmaz bir kader olarak kabul ediliyor, bu hastalıklarla mücadelede doğa üstü güçlere bel bağlanıyordu.

Bilimsel gelişmeler, 19. yüzyılın sonlarından itibaren kitlesel salgın hastalıkların yıkıcı etkilerini yok etmeye başladı.  20. yüzyılın ilk yarısında antibiyotiğin keşfiyle de bulaşıcı hastalıklara karşı büyük bir başarı kazanıldı.  Bilimin ve tıbbın, diğer toplumsal sonuç üreten yaratıcılıklarının yanı sıra bu başarısıyla da tarihteki büyük yönlendirici rolü ortaya çıkmış olmuyor mu?

Osman Bahadır

Yararlanılan kaynaklar:

Mehmet Tanju Akad; Savaş Tarihinin Dönüm Noktaları, Kastaş Yayınevi, İstanbul, 2005.

Simon Adams-Philip Brooks-John Farndon-Will Fowler-Brian Ward; Tarih Ansiklopedisi, çev: İbrahim Şener, Ayşegül Yurdaçalış, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2019.