Bilim Akademisi üyeleriyle akademinin çeşitli yönlerine, sorunlara, olası çözümlere değindiğimiz söyleşiler yapıyoruz. Bu söyleşide, Bilim Akademisi 2021-2024 dönem başkanı Canan Atılgan ve Sarkaç’ın yayın kurulu üyesi de olan Sami Gülgöz ile kurum olarak üniversiteye odaklandık.
Türkiye’de bugün 200’den fazla üniversite bulunuyor, değişik yapılanmalardaki bu okullara her yıl yenileri ekleniyor. Dünyada üniversite eğitimi anlayışının da değiştiği bu dönemde Türkiye’de ve dünyada yüksek öğretimin “şirketleşme”sinin yarattığı etkileri, sayılara bağlı değerlendirme sistemlerinin akademiyi olumsuz etkilediği anları, bilginin hızla büyümesinin hocaları nasıl etkilediğini konuştuk.
Sarkaç’ta Türkiye’de akademinin sorunlarını ele almaya çalıştığımız bu yazı dizisinde geçen ay “Akademik etik, denetim eksikliği, kalite kaybı – Tez yazmak bu kadar kolay mı?” başlıklı söyleşi yayımlamıştık. Sarkaç’ta araştırma/üniversite kategorisindeki yazılarla genel olarak sistemin aksayan, işlemeyen, yeniden ele alınması mutlaka gereken yanlarını sorguluyor; Bilim Akademisi üyeleriyle, bir başka deyişle yıllardır araştırma dünyasında olan, bilimsel süreçleri yakından bilen, süreçlerin parçası olan ve hocalık da yapan bilim insanlarının deneyimlerini kayıt altına almak istiyoruz. Ülkemizin üniversite tarihini de kendiliğinden içeren bu söyleşilerde konu edinilen, tartışılanlar sadece akademiyi ilgilendirmiyor. Değişim, dönüşümler, iyiye ve kötüye gidişler, acil çözüm isteyen sorunlar, açmazlar ve hemen yapılabilecek işleri akademi ve üniversite bağlanında ele alan bu söyleşilerin aslında toplumun pek çok kesimini ilgilendireceğine inanıyoruz.
***
Sizin için üniversite neydi, neyi temsil ediyordu?
Sami Gülgöz: Ben 12 Eylül’den bir hafta sonra kayıt yaptırdım okula; ilginç bir dönemde başlamış olduk üniversiteye. Boğaziçi Üniversitesi’nde şanslıydık, 12 Eylül 1980 sonrasında, darbe koşullarının etkisine karşı, tampon görevi gören bir idare ve hocalar vardı. İdare de hızlıca değişti gerçi ama yine de hocalar olanlara karşı bizi korudular. Bu ortamda üniversite anlayışı, en azından benim için şuydu: Derslerde birtakım bilgiler aktarılıyordu, ama bunun ötesinde bir masanın etrafında üç beş kişi toplanıp yapabildiğimiz seminer dersleri vardı. Makaleler okuyabiliyor, burada konuşuyor, tartışıyorduk. Ben üniversiteyi insanların karşılıklı bir araya gelip fikir alışverişi yaptığı, makaleler kitaplar okuduğu, tartıştığı, düşünce ürettiği bir yer olarak hayal ettim. Entelektüel bir aktivitenin yürütüldüğü bir yerdi üniversite. Boğaziçi’nin en önemli değerlerinden biri ders dışı faaliyetlerdi bu arada. Mesela ben tiyatro kulübündeydim ve tiyatro kulübünün bana kazandırdıkları en az eğitimim kadar önemlidir.
Canan Atılgan: 1987’de başladım ben de. Lise bitti üniversiteye girdik. Sırası gelmişti yani sadece ve üniversiteye başladığımda çok bilinçli olmadığımı düşünüyorum şimdi. 12 Eylül sonrası çok depolitizeydik. Sami Hoca’nın anlattığı dönemin tersine çok steril bir ortam vardı. Bir kadın olarak benim de dertlerim başkaydı açıkçası. Üniversite benim için bir özgürlük alanıydı. Ben ailemde üniversite mezunu ilk kadınım ve bunun getirdiği bir bilinmezi araştırma halim vardı. Boğaziçi Üniversitesinde mühendislik okuduğum için çerçevesi iyice çizilmiş bir mühendislik eğitimi aldım. O zaman Türkiye’de olabilecek en iyi eğitimi aldığımı düşünüyorum, ama daha iyisi de olabilirdi. Boğaziçi Üniversitesi çok iyi öğrenciler alıyordu; çok iyi öğrencilerle beraber olduğunuzda ortam da sizi yukarı taşıyor. Yani, iyi eğitim aldığım, özgürlük alanı geliştirdiğim bir yer oldu üniversite. Korunaklı bir ortamda öğrencilerin değişik deneyimler edindiği bir alan yaratıyor üniversite. Ailelerinde ilk olarak üniversite eğitimi aşamasına gelebilmiş kadınlar bugün dahi var. Benzer kaygılarla, benim o zamanlar davrandığım gibi davranıyorlar. Çok değerli buluyorum o öğrencilerle iletişimi.
Sami Gülgöz: O döneme dair şunu da eklemek lazım: Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) 12 Eylül’den hemen sonra kuruldu.[1]Ed. N.: 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununa dayanarak YÖK, 6 Kasım 1981’de kurulmuştur.1982-83 yıllarında, siyasi nedenlerle üniversite öğretim üyeleri arasında ciddi sayılarda görevden alma ve ayrılmalar yaşandı. Ayrılanlar, YÖK gibi bir çerçevede çalışmayacaklarını söylediler. Dolayısıyla üniversite bu dönemde ciddi bir şekilde zayıflatıldı, bir darbe aldı. Bunu da kaale almak lazım. 1987’ye gelindiğinde eğitim bunlardan da etkilenmişti. Müthiş de bir moral bozukluğu vardı öğretim üyelerinde. Ben 1984’te doktoraya başvurmaya kalktığımda beni özendiren hoca kalmamıştı. Bunun da bir şekilde eğitimi etkilediğini düşünüyorum.
Bir kurum olarak üniversitenin kök salması için neler gerekir, vazgeçilmez unsurları nedir üniversitenin?
Canan Atılgan: Galiba kök salmış dediklerimiz, en azından benim şu anda çizeceğim çerçevede, kamuda bilinenler ve bu, çıktılar üzerinden oluyor. Üniversitenin iki ana çıktısı var: bilimsel ürünler ve öğrenciler/mezunlar. O mezunların birkaç dönem verilmesi, onlarla ilişkiye üniversitenin yatırım yapması ve mezunların da çalışma hayatında tutunması gerekiyor. Üniversitenin bilimsel olarak getirdiği ses, topluma hizmet ayağı (yayılım) da kök salmayı hızlandırıyor. En az 15-20 yılın geçmesi gerekir bunların olabilmesi için. Üniversitenin kaynakları varsa, yayılıma yatırım yapabiliyorsa, çıktıları duyuracak farklı yöntemlere sahipse, mezunlarını da tekrar üniversiteye bağlayabiliyorsa köklenme bahsettiğim sürelerde olabiliyor. Bunlar olamıyorsa o zaman çok daha uzun bir süreden bahsedilir.
Üniversitenin ana paydaşlarını dörde ayırabiliriz: Bir anlığına devlet ve vakıf üniversitelerini ayırmadan konuşalım: Varsa mütevelli heyeti dahil idari ekip, öğretim üyeleri, öğrenciler, ve mezunlar. Hakikaten dengeli bir “ağ” kurmak gerekiyor bunların arasında; üniversite böylelikle iyi işleyebiliyor. Bunlardan birini ihmal ettiğinde üniversitenin diğer dengeleri, üstelik çok hızlı şekilde etkileniyor.
Sami Gülgöz: Ben kök salmaktan üniversitenin belirli bir kültürünün geliştirilmesini anlıyorum. Bu “kültür” kelimesinden hiç hoşlanmıyorum aslında, müphem bir kelime, her şekilde anlaşılabilir. Yine de netleştirmek için şunları diyebilirim: Mesela o üniversitede dersler nasıl verilir, bilim, araştırma nasıl yapılır? İdari kadroyla öğretim üyeleri arasındaki ilişki nedir? Öğretim üyelerinin, bölümlerinin karar verme mekanizmaları nedir? O karar verme mekanizmaları fakültelerde ve oradan da bir üst yönetime nasıldır? Bütün bunların bir üniversite kültürünü oluşturduğunu düşünüyorum. Kök salmak bence yerleşik bir kültürün oluşması anlamına geliyor. Bu hem çok yıl hem de çok emek alır. Üniversitenin kuruluşundan sonraki büyüme aşamaları büyük bir değişkenlik içeriyor. Mesela ben 1993’te kurulan Koç Üniversitesinde, Canan Hoca 1999’da kurulan Sabancı Üniversitesinde hoca. Bence bizim üniversitelerimiz hâlâ büyüme aşamasında, bir kök salma, kültürün yerleşmesinden bahsedemeyiz henüz. Biz hâlâ kendini keşfetme, ne olduğuna karar verme, ilişkileri belirleme, bir kültürü oluşturma dönemindeyiz. Bu büyüme bitecek ve bir noktada stabil olacak bu kurumlar. O durumda ilişkiler de oturacak ve üniversite bu şekilde devam edecek. Şu anda mesela Türkiye’de de gerçek anlamda kök salmış üniversite var mıdır? Pek emin değilim. Diğer yandan diyelim ABD’deki bazı üniversitelerin kültürü de var ama şu an saldırılar sonucunda çok zorlanılıyor. Daha yeni ABD’nin önde gelen üniversitelerinden Northwestern Üniversitesinin rektörü istifa etti. Çok uzun bir geçmişi olan bu okulun rektörü, süregelen kültürü devam ettiremediğini düşünerek istifa etti.[2]Northwestern Üniversitesinin rektörü (başkanı) Michael Schill, Eylül 2025’te istifa ettiğini resmi olarak açıkladı. Bu karar Trump yönetimiyle yaşanan gerginlikler, araştırma fonlarının kesilmesi ve kampüs gösterileriyle ilgili tartışmaların ardından alındı. Benzeri örnekler Harvard, Columbia verilebilir.[3]Ocak 2025’te başkanlığı alan Donald Trump ve yönetimiyle adı geçen iki üniversite arasında çatışmalar yaşandı. Yabancı öğrenciler, antisemitizm, çalışma hayatında farklılıkların tanınması (çeşitlilik), adaletli fırsat tanıma (eşitlik) ve tüm bireylerin sürece tam dahil olmasının (kapsayıcılık) sağlanması için çalışan DEI ofisleri etrafında dönen tartışmada her iki kurumun da fonları Trump yönetimince kesildi, ve halen devam eden dava süreçleri başlamış oldu. Dolayısıyla “kök salmış” üniversiteler olarak gördüklerimiz dahi saldırılardan nasıl çıkacak onu göreceğiz.
Canan Hoca’nın bahsettiği paydaşlara ek olarak üniversite yönetimine etki eden siyasi otoriteler de var bu arada. Yerelden merkeze kadar değişik düzeylerde yönetim de bunun içinde. Yapılan konferanstan anlatılan derslere, öğrenci etkinliklerinden üniversite arazisine kadar siyasi güçlerin müdahalesi görülüyor. Bir de tabii vakıf üniversitelerinde değişen oranlarda bir mütevelli heyeti faktörü var. Heyeti oluşturan bireylerin kimler oldukları, mütevelli heyetinin ne derece üniversite yönetiminin içinde veya dışında kaldığı da belirleyici. Birtakım üniversitelerde mütevelli heyet başkanı üniversitenin sahibi gibi davranmayı tercih ederken bazı başka üniversitelerde, (daha az sayıda üniversitede diyeceğim ne yazık ki) mütevelli heyet başkanı büyük oranda yetkileri rektöre devretmiş durumda. Şimdi dolayısıyla bu mütevelli heyet ya da “sahip” artık nasıl bakacaksak ona, onun gücünün de bir etkisi var kök salma, kültür oluşturma sürecine. Özerk veya özgür bir üniversite kültürü geliştirmekse bu güçlerin baskıları altında pek olası değil.
“Sahip”lerden bahsettiniz, belirgin bir farklılaşma da var Türkiye’de kurum olarak üniversitelerin yapılanmasında. Şirketleşmenin üniversitelere etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sami Gülgöz: Şirketleşmeyi birkaç değişik şekilde yorumluyorum. Üniversitelerin birer şirket anlayışıyla yönetilmesi var öncelikle. Mesela eskiden üniversitede bir şey alınması gerekiyorsa, o alınırdı. Şimdi ihaleler açılıyor, yoğun bürokratik süreç başlıyor. Bu bürokrasiyi halletmek için daha büyük bir idari kadroya ihtiyaç var. Bu sadece Türkiye üniversiteleri ya da vakıf üniversiteleri için geçerli değil, dünyada görülen bir eğilim bu. İdari kadro sayıları ve bürokrasisi artan bir üniversite yapısı görmeye başlıyoruz. Diyebilirsiniz ki, ihale iyidir, fesatlığı yok eder. Fesat ortadan kalkıyor mu? Emin değilim! Şirketleşmenin bir yüzü bu. Üniversiteyi hantallaştırma dışında pek bir işe yaradığını düşünmüyorum açıkçası.
Şirketleşmenin diğer yüzü ise şu: Türkiye’de üniversiteler devlet kurumları değillerse vakıf üniversiteleri olarak kurulur ve bu kurumlar yasal olarak kâr edemez, para kazanamaz. Yasalara göre üniversiteler vakıflar tarafından kurulabilir ve vakıf varlıkları ile öğrencilerden alınan ücret ile işletilmesi gerekir. Bu durumda üniversite kurmak karlı bir iş değilken neden bu kadar çok vakıf üniversitesi var diye sorulabilir. Bunun cevabı vakıfların yöneticilerinin üniversitenin kitapçısını, ulaşım servislerini, hizmet veren birimlerini kendi şirketleriyle yapmaları, böylelikle para kazanmalarıdır.
Bir de başka tür bir şirketleşme var ki bu özellikle dünya çapında yaşanıyor. TÜBİTAK, European Research Council da [4]Avrupa Araştırma Konseyi (European Research Council – ERC), Avrupa Birliği tarafından 2007 yılında kurulan ve temel amacı Avrupa’daki bilim insanlarının yenilikçi ve öncül akademik araştırma projelerine destek vermek olan özerk bir fonlama kuruluşudur. ERC, bilimsel mükemmeliyet ilkesine dayalı olarak herhangi bir öncelikli konu sınırlaması olmaksızın araştırmacıların kendilerinin belirlediği projeleri fonlar ve Avrupa’da araştırmacı odaklı, uluslararası düzeyde rekabetçi bilimsel çalışmaların yapılmasını teşvik eder. bunun bir parçası. Bilim artık bir ürün üretmeye yönelik hale geldi. İnovasyon, araştırma geliştirme yeni bir ürüne yönelik hale geldi, ürün olacak o satılacak, endüstriye hizmet edecek vs. Üniversite birdenbire bilim üreten, tartışan bir yer olmaktan çıkıp ürün üreten bir yer olmaya dönüşüyor. Mesela öğretim üyelerinin üniversiteyle beraber şirket kurmaları özellikle mühendislik bölümlerinde yaşanıyor. Canan Hoca daha iyi biliyordur bunları. Yani bu tür bir sistemde önem kazanan üniversiteye, öğretim üyelerine para getirecek olan ürünler oluyor. Benim anlayışım, üniversitede çalışan hoca maaşını alır ve bilimini yapar. Üniversite ona bilim yapması için gerekli kaynakları sağlar, bunun sonucu olarak da öğretim üyesi maaşını alır, bilimini üretir, dersini verir, öğrenci yetiştirir. Ama şimdi öyle değil. Hocanın kaynaklarını TÜBİTAK’tan, Avrupa’dan, sanayiden bulması bekleniyor. Sanayiden bulunan kaynak işleri daha çetrefili hale getiriyor; sanayiden kaynak bulduğunda sanayiye bir şey vermek zorundasın. Kimse kalkıp hayrına araştırmaya kaynak ayırmıyor. Dolayısıyla bütün bu şirketleşme meseleleri üniversite anlayışını tamamen yok eden bir hale geldi. Yani çok sayıda öğrenci alıyoruz, depo haline gelindi, amfilere öğrencileri dolduruyoruz, bir şeyler anlatıyoruz ve o öğrencilerinden gelen paraları belirli idari kadroları besleyebilmek için kullanıyoruz. Yurt dışından, TÜBİTAK’tan fonlar bulmaya çalışarak bilim yapmaya çalışıyoruz. Bütün dünyadan bahsediyorum bunları derken. Benim anlayışıma çok ters düşen bir üniversite modeli ortaya çıktı.
Çok daha küçük sayılarda insanın birbirleriyle tartışarak konuşarak bilim ürettiği bir yer olmalı üniversite. Bilim öyle bir süreç ki, benim bugün yarattığım, ortaya çıkardığım bir bilgi belki 30 sene sonra ürüne dönüşebilir. Ben bir şirketin araştırma, geliştirme bölümü gibi çalışamam. Bilim bir soruyla, dünyayı anlamaya yönelik bir soruyla yola çıkar. Derdimiz dünyayı anlamak, bunu tartışabilmek olmalı. Artık biz öyle bakmıyoruz. Bu bana ters geliyor, ama bütün dünya o yönde gidiyor.
Canan Atılgan: Bilgi o kadar hızlı büyüyor ki bir yandan da. Benim öğrenciliğim zamanında, dört yılda öğrendiklerimizin yerine modern bilgi konulması için yirmi yıl gerekirdi; teknik bilimlerden bahsediyorum bunu derken. Şimdi öğrenciliğe başlayan dört yıl sonra mezun olduğunda bilgiler değişmiş, dönüşmüş oluyor.[5]“An Engineering Career: Only a Young Person’s Game? Half-life of knowledge pressures employers to seek out young engineers,” Robert N. Charette, Eylül 2023. IEEE Spectrum. Erişim: Eylül 2025. Dolayısıyla bir üniversite artık bilgi aktarım yeri değil aslında. Üniversite, bilginin nasıl öğrenileceği üzerine eğitim verilmesi, yeni üretilmiş bilgiyi anlayıp onu uygun yerde kullanabilme ile ilgili donanımı vermesi gereken bir yere dönüşmek zorunda. Hedef olarak önüne “çok şeyi öğretmek” yerine, öğrenmeyi öğrenen insanlar yetiştirmeyi koyarsan anlamlı kalır üniversite eğitimi.
Benim zamanımda üniversite okumayı seçmeyen insanlar oluyordu; günümüzde herkes üniversite okumak mecburiyetinde hissediyor. Öğrenci sayıları arttı, hoca sayısı da ona göre büyüdü. Dolayısıyla eğitimin, araştırmanın kalitesini kontrol etme, değerlendirme söz konusu olduğunda, üç beş kişiye değil çok sayıda insandan oluşan bir gruba bakmak zorunda kalınıyor. Teknoloji de ilerliyor, her şey sayısallaştırıldı ve sayısallaştırma da işleri tektipleştiriyor. Bütün bunları denetleyen, zaten sayıca şişmiş idari kadroların bir işi de sayısal bir hedef koymak ve o hedefe varmak oldu. Kaç makale yazıldı, kaç proje getirildi? Benim alanımda mesela, tüm dünyada malzeme hocaları üniversitelere ne getiriyor, bizim üniversitedeki malzeme hocalarının ortalaması ne, bunun standart sapmasına ne kadar uyuyoruz.. vb. ayrıntılarla yapılıyor bu değerleme.
Bence üniversitenin hem eğitimde hem araştırmada sınırları iten, sınırda ne varsa onu ileriye taşıyan bir işlevi olmak zorunda. Bir tartışma ortamının olması, insanların zamanının olması, durup bir düşünmesi vs. bunlar yok oluyor. Yok oluyor demeyeyim de yine, bu tektipleştirme düzeninde oransal olarak küçülüyor. Düşünen, zamanı olan ve bunu yakınındakilerle tokuşturan insanların sayısı azalıyor bu düzende; yeni fikirlerin yeşermesi için gereken kritik kütleyi kaybediyoruz. Üniversite biraz durup düşünmenin yeri olmalı. İyi eğitimi, iyi araştırmayı yaygınlaştırmak hepimiz için daha zor hale geliyor, bence en büyük tehlike burada.
Bununla nasıl başa çıkılır meselesi ayrı bir konu. Bilim Akademisinde bizim CoARA imzacısı olarak yaptığımız ve bilim üreten kurumların da yapmasını istediğimiz, araştırmacıların sayısallaştırma kolaycılığına kaçmadan değerlendirilmesi.[6]Araştırma Değerlendirmesini Geliştirme Koalisyonu (Coalition for Advancing Research Assessment – CoARA), araştırma, araştırmacı ve araştırma kurumlarının değerlendirilmesini daha kapsayıcı, adil ve nitelikli bir zemine taşımayı amaçlayan uluslararası bir iş birliği platformudur. 2022’de kurulan CoARA, geleneksel yayın sayısı ve atıf bazlı metriklerin ötesine geçerek, araştırmanın farklı çıktılarının ve bilimsel katkıların, özellikle meslektaş değerlendirmesine dayalı olarak, nitelikli şekilde değerlendirilmesini savunur. Koalisyonun üyeleri, kendi eylem planlarını geliştirerek bu değerlendirme reformunun yaygınlaşması ve gelişmesi için birlikte çalışır. Bilim Akademisi, Kasım 2022’de CoARA’nın Türkiye’den ilk imzacısı olmuştur ve kendi içinde üye seçimleri ve BAGEP ödül aday değerlendirme süreçlerini buna uyumlu şekilde yürütür.
Bu düzende güzel gelişmeler de oluyor tabii. Ne olursa olsun küçük, sıra dışı modellerle eğitim veren yüksek öğrenim kurumları ortaya çıkıyor. Bütün dünyadan bahsediyorum, Türkiye’den değil. Bence şu anda dünyanın pek çok yerinde yeni üst düzey okullar ortaya çıkarken bugün en köklüler arasında saydıklarımız tam aksine ters bir tarafa doğru gidebilecek. Geleceğin farklılaşma ihtiyacını gören, vizyon sahibi insanlar tarafından oluşturulmuş, “kurtarılmış bölgeler” mutlaka ortaya çıkacaktır. 2021’de kurulan University of Texas Austin rektörünün konuyla ilgili konuşması:[7]“In Defense of Inequality,” The Free Press, erişim: Eylül 2025. Çünkü insan merakına ben güveniyorum. Böyle bir Polyanna tarafım var.
Sami Gülgöz: Canan Hoca’nın bahsettiği sayısallaştırma çok ciddi bir tehlike. Bir hedefe yönelik sayı konduğunda, hedef o sayı olmaya başlıyor. Halbuki aslında ne yapmak istiyoruz? Üniversite kaliteli bilim üretsin! Bunu nasıl ölçeceğiz? Makale sayacağız! Kaliteli bilim mi üretiyor diye sorduğunuzda bakılan tek şey sayı. Oysa o sayı kaliteli bilimi göstermiyor, sadece bir sayı.
Bir ara hangi deli bu taşı attı diye merak ettim açıkçası ben! Hangi noktada üniversiteler öğretim üyelerini değerlendirmeye başladı?[8]Öğretim üyelerinin akademik performanslarının ölçülmesi, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren giderek nicel göstergelere dayandırılmaya başlamıştır. Bu süreçte en önemli dönüm noktası 2005 yılında fizikçi Jorge E. Hirsch tarafından geliştirilen h-indeksi olmuştur. H-sayısı/faktörü olarak da anılan bu sistem, araştırmacıların hem yayın sayısını hem de aldıkları atıfları birlikte değerlendiren ilk bibliyometrik göstergelerden biri olarak kısa sürede dünya genelinde yaygınlaşmıştır. Ancak bu tür ölçütler, araştırma kalitesinin çok boyutlu doğasını yansıtamadığı ve alanlar arası farklılıkları göz ardı ettiği için ciddi eleştirilere maruz kalmıştır. Bu eleştirilerin sonucunda 2015’te yayımlanan Leiden Manifestosu, akademik değerlendirmelerde sayısal göstergelerin tek başına kullanılmasının sakıncalarını vurgulamış, bağlama duyarlı ve niteliksel unsurları içeren çok yönlü yaklaşımlar önermiştir. Felsefecileri düşünüyorum, Ludwig Wittgenstein gibi birine, her sene sonunda sonunda “Bakayım kaç yayın yaptı?” diye bakılmıyordu. Hayatı boyunca bir kitap yayınlamış biri, ama Wittgenstein dünyanın en önemli felsefecilerinden biri. Wittgenstein bile profesör olamazdı bu zamanda. “Tenure” alma,[9]Tenure, ABD’de, öğretim üyelerinin yalnızca haklı sebeple ve yazılı usullere uygun dava süreci sonunda görevden alınabilmesini garanti eden kalıcı akademik atamadır. Modern tenure sistemi, 1915’te AAUP’nin (Amerikan Üniversite Profesörleri Birliği) 1915 Akademik Özgürlük ve Kadro Güvencesi İlkeleri Bildirgesi’yle (1915 Declaration of Principles on Academic Freedom and Academic Tenure) hayat bulmuş ve akademik özgürlüğü koruyarak araştırmacıların tartışmalı görüşleri nedeniyle keyfi olarak işten çıkarılmalarını önlemeyi amaçlamıştır. yıllık değerlendirme… Niye var bunlar, neden ihtiyaç duyuldu? Psikolojide araştırma yapıyorum ve bir mühendis beni değerlendiriyor. Ders veriyorum, hayatında hiç kimseye hiçbir ders vermemiş olan bir öğrenci dersimin ne kadar iyi olduğunu değerlendiriyor. Bunlar tuhaf geliyor bana.
Canan Atılgan: 2023’te Nobel alan Katalin Karikó da “tenure” alamamış üniversitesinde; istediği bilimi yaptığı için cezalandırılmış aslında, çok acı.[10]2023 Nobel Tıp Ödülü, mRNA içerikli COVID-19 aşılarının geliştirilmesini sağlayan çalışmalara imza atan Katalin Karikó ve Drew Weissman’a verilmiştir. Karikó’nun mRNA araştırmaları, üniversite yönetimi tarafından bir süre “riski yüksek ve yeterince fon bulamayan” bir alan olarak görülmüş; bu yüzden 1995 yılında kadro (tenure) dönemi geldiğinde kendisine ya istifa etmesi ya da maaşı azaltılmış bir pozisyonda kalması teklif edilmiştir. Üniversiteden gelen baskı ve iş güvencesi eksikliği nedeniyle, Karikó kariyerinin büyük bölümünü kadrosuz ve geçici unvanlarda sürdürmek zorunda kalmış ve 2013’te üniversiteden ayrılıp BioNTech’e geçmiştir.
Bir de hoca dediğin insan, sonuçta bütün okulları üst derecelerle bitirmiştir, çok büyük oranda. Dolayısıyla, hocalar genelde hedefe yönelik insanlardır. Yılda üç makale yazmaları gerekirse, ruhlarında bu rekabetçilik olduğu için bunu yaparlar. Bir yandan da asıl merak ettiğini de yapar, dersini de tanımlandığı gibi verip istenilen raporları yazar… Böylelikle iyi bilim yapan hocaların üstüne yük binmeye başlıyor. Sayısallaştırma bu yükün ağırlaşmasının da önünü açıyor. Bir süre sonra derslerin özgün verilmesinden, araştırmanın özgün ve öncü niteliğinden ödün verilmeye başlanıyor.
Tüm bu açmazlar nasıl aşılacak, ne yapmalı?
Sami Gülgöz: Üniversiteyi dönüştürmek yerine eski haline getirmek gerekiyor. Üniversitenin kökeninde bilgi nasıl aranır, bilgi nasıl edinilir varken, insanlara bilgi depolama mantığı hiç yok. Üniversite tartışılan, konuşulan bilginin peşinde konuşulduğu bir yer. Dolayısıyla yöntem, akıl yürütme üzerine konuşuyorsun. Zaten yapmamız gereken de bu. Ama sonra bir şekilde evrilmiş; birinin konuları anlattığı, karşı tarafın da anlatılanları almaya çalıştığı, sonra da anladıklarını geri verebiliyor mu, ölçüldüğü tuhaf bir yere dönüşmüş. Bunun sonucu olarak o bilgiyi kullanamayan birtakım öğrenciler yetiştirdik, bilgiye sahipler ama kullanamıyorlar, nasıl kullanacaklarını da, bilgiyle nasıl akıl yürüteceklerini de bilmiyorlar. Tüm bunlar işin niteliğine de yansıyor. Özellikle sosyal bilimlerde en ufak bir bulgu yayınlamak için sayfalarca yazılıyor. Amerikalılar mesela gittikçe daha ince dilimler halinde bilim yapıyorlar. Ortaya kocaman bir şey çıkaracağına aslında minik minik dilimler vermeye başlıyorsun bilim olarak. Bu da ciddi, bilim üretimine karşı bir tehlike.
Bütün bu yayın hadisesi büyük bir fiyasko. Makaleyi bir dergiye yolluyorum. Dergi o makalemi yayınlamak için bazen para istiyor, para istemezse çok şanslı hissediyorum kendimi. Öte yandan o dergi bana başkalarının makalelerini yolluyor değerlendirmem için ve bunun karşılığında bana hiçbir şey vermiyor, emeğimi istiyor. Benim değerlendirmelerim üzerine karar veriliyor, o makalenin yayınlayıp yayınlamayacağına ve hatta sonra da bu dergi bana parayla satıyor. Tuhaf bir dinamik. Tüm bunlar şirketleşmeyle yine alakalı.
Akademik özgürlüklerin olmadığı durumda uzun vadede üniversite nasıl etkilenir?
Canan Atılgan: 2005’te Sabancı’da gerçekleştirilen bir konferans Osmanlı Ermenileri hakkındaydı ve o zaman olay olmuştu.[11]“2005’te Bilgi, Boğaziçi ve Sabancı Üniversitelerinin ortak düzenlediği “İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” başlıklı konferans mahkeme kararıyla engellenmek istenmişse de birkaç ay gecikmeyle yapılabilmiştir. Aslen Boğaziçi Üniversitesinde yapılması amaçlanan konferans mahkemeye açılan dava nedeniyle önce ertelenmiş, engelleme girişimleri ve kamuoyundaki yoğun tartışmalar, konuya ilişkin çok sayıda protesto, siyasi tepki ve basın açıklamasına rağmen konferansın bilimsel sunumları ve tartışma oturumları İstanbul Bilgi Üniversitesinde yapılmıştır. Konferans aynı başlıkla İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından kitap olarak yayımlanmıştır. O zaman çok genç öğretim üyesiydim orada. Biz genelde fen bilimlerinin, mühendislik fakültelerinin bu tür siyasal baskılardan arınmış olduğunu, ama sosyal bilim hocalarının ne araştırma yapacağı, ne konuşacağının denetlenebileceğini varsayarız. Halbuki bu süreçte, fen bilimleri hocalarının bazılarının TÜBİTAK vb. proje alamayabileceklerine dair endişelerle sosyal bilimler hocalarını eleştirdiklerini gözlemledim. Bu akademik özgürlük, özerklik meselesi, genel varsayımların aksine pozitif bilimleri de etkiliyor. Yani ne düşündüğün, ne araştırdığının ötesine giden bir baskıcı ortam bu artık. Bütün ülke (sadece Türkiye’den bahsetmiyorum) bir baskıcı ortama girince üniversite yönetimi de ona hemen ayak uyduruyor. Bu şekilde yönetmenin kötü olduğuna dair kimse tarafından uyarılmıyorsan, böyle yönetmek çok kolay. İnsanlara höt zöt ettiğinde senin dediğini yapacaklar.
Beyin göçünü çok tetikliyor bu ortamlar. En iyileri kaybediyorsunuz. Yani hani her yerde iş bulabilecek akademisyenleri anında kaybediyorsunuz. Bir de bu insanlar tek başlarına değiller; aileleriyle yaşıyorlar. Onların beklentileriyle kararlar alıyorlar. Özellikle çocuklarının geleceğini burada görmeyerek yurt dışına giden çok hoca oldu etrafımızda son 10 yılda.
Bu arada dünyanın geldiği noktada pozitif bilime çok daha fazla baskı geliyor artık. Mesela aşı araştırması ya da AIDS araştırması yapıp yapmayacağınız da mesele olabiliyor bazı ülkelerde. Örneğin küresel ısınmayla ilgili bir araştırma yapan ekip aynı bilgi birikimiyle savunma sanayine de hizmet edebilir. Militarist bakış açısıyla yönetilen bir ülkede oluyorsa bütün bu işler, fonlar farklı yöne akabiliyor ve o zaman insanlığın refahına dair çözümler geliştirmek yerine bayağı olumsuz bir yere doğru da gidiyor pozitif bilimlerde yapılan araştırmalar. Dolayısıyla bunu bir bütün olarak düşünmek lazım.
Sami Gülgöz: Özgürlükler meselesi de aslında üniversiteden ne anladığımız konusuna dönüyor. Dünyadaki siyasal iklimde üniversiteyi araçsallaştırma söz konusu, sadece Türkiye’den bahsetmiyorum. Siyasi yönetimler bunları yapıyor. 12 Eylül’den az evvel bahsettik. 12 Eylül’den sonra da Türkçe ve İnkılap Tarihi dersleri zorunlu hale getirildi, bu bir araçsallaştırma örneği. Koç Üniversitesinde bu dersi “Türkiye Devrim Tarihi” haline getirdi ve anlamlı bir derse dönüştü. Her öğrencinin kendi ülkesinin tarihini değişik bakış açılarıyla görebilmesi ve tartışabilmesinin önemli. Bu konuda çok savaş vermiş biriyim açıkçası.
Şunu düşünmek lazım yine de: Üniversitenin içinde biz her şeyi tartışabiliyor muyuz? Öyle bir öğrenci yetiştirmeyi becerebiliyor muyuz? Yani öğrencimiz kesinlikle katılmadığı düşünceyi dinlemeye hazır hale gelebiliyor mu? Derdimiz o bence. Üniversiteyi bütün bu etkilerden arındırıp, açık bir şekilde insanların en uç olabilecek düşünceleri de konuşabilecekleri bir ortam olarak algılamadığımız sürece üniversite, üniversite olmaktan çıkacaktır ve maalesef çıktı birçok ülkede. Teknik okuldan pek farklı olmayan yerler oldu bazıları. Öğrenci de bundan memnun, o gelip bir diploma almak istiyor. Üniversitenin bir meslek okulu olduğunu düşünmüyorum ben, üniversitenin bir düşünme formasyonu verdiğini düşünüyorum. Mühendis, fizikçi, ekonomist gibi düşünebilme formasyonudur bu.
Üniversitenin kurum olarak geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Canan Atılgan: Hocalık baki. Benim tanımımda hoca öğrenmeye rehberlik eden kişidir. Ben öğrenciyken benim dünyam küçüktü. Değil yurt dışına gezmek Türkiye içinde bile gittiğim yer sayılıydı. Kimya mühendisliğinde bir hoca bir fabrikadaki deneyimini anlattığında benim dünyam genişliyordu. Şimdi başka bir dünya var, ama orada da biz rehberlik edebiliriz. Bu defa da çok fazla bilgi var ve onca bilginin arasında nasıl yol bulunacağına dair rehberlik ederek öğrenci yetiştirmemiz gerekiyor. Üniversitelerin yeni rolünü de buraya konumlandırıyorum. Rehberlik rolü tekrar tanımlanmalı. İnsanların kısıtlı sürede, hayatlarında nasıl mutlu bireyler olabilecekleri, önlerindeki seçenekleri kendileri için en iyi nasıl değerlendirebileceklerine dair bir rehberlik.
Sami Gülgöz: Yani benim bir tek öngörüm var. Yapılacak bütün öngörüler yanlış olacaktır, öngörüm bu. Bugünün dünyasındaki en büyük sorunumuz aslında bu öngörülemezlik. Hepimizin kaygı düzeyini çok yükselten bir durum bu. Belirsizlik sadece Türkiye ile ilgili değil. Gerçekten öngörüde bulunmakta çok çok zorlanıyorum. Canan Hoca biraz daha iyimser bu konuda benden.
Canan Atılgan
Bilim Akademisi üyesi,
Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi
Canan Atılgan’ın Sarkaç yazıları
Sami Gülgöz,
Bilim Akademisi üyesi,
Koç Üniversitesi Psikoloji Bölümü
Sami Gülgöz’ün Sarkaç yazıları
Notlar/Kaynaklar
| ↑1 | Ed. N.: 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununa dayanarak YÖK, 6 Kasım 1981’de kurulmuştur. |
|---|---|
| ↑2 | Northwestern Üniversitesinin rektörü (başkanı) Michael Schill, Eylül 2025’te istifa ettiğini resmi olarak açıkladı. Bu karar Trump yönetimiyle yaşanan gerginlikler, araştırma fonlarının kesilmesi ve kampüs gösterileriyle ilgili tartışmaların ardından alındı. |
| ↑3 | Ocak 2025’te başkanlığı alan Donald Trump ve yönetimiyle adı geçen iki üniversite arasında çatışmalar yaşandı. Yabancı öğrenciler, antisemitizm, çalışma hayatında farklılıkların tanınması (çeşitlilik), adaletli fırsat tanıma (eşitlik) ve tüm bireylerin sürece tam dahil olmasının (kapsayıcılık) sağlanması için çalışan DEI ofisleri etrafında dönen tartışmada her iki kurumun da fonları Trump yönetimince kesildi, ve halen devam eden dava süreçleri başlamış oldu. |
| ↑4 | Avrupa Araştırma Konseyi (European Research Council – ERC), Avrupa Birliği tarafından 2007 yılında kurulan ve temel amacı Avrupa’daki bilim insanlarının yenilikçi ve öncül akademik araştırma projelerine destek vermek olan özerk bir fonlama kuruluşudur. ERC, bilimsel mükemmeliyet ilkesine dayalı olarak herhangi bir öncelikli konu sınırlaması olmaksızın araştırmacıların kendilerinin belirlediği projeleri fonlar ve Avrupa’da araştırmacı odaklı, uluslararası düzeyde rekabetçi bilimsel çalışmaların yapılmasını teşvik eder. |
| ↑5 | “An Engineering Career: Only a Young Person’s Game? Half-life of knowledge pressures employers to seek out young engineers,” Robert N. Charette, Eylül 2023. IEEE Spectrum. Erişim: Eylül 2025. |
| ↑6 | Araştırma Değerlendirmesini Geliştirme Koalisyonu (Coalition for Advancing Research Assessment – CoARA), araştırma, araştırmacı ve araştırma kurumlarının değerlendirilmesini daha kapsayıcı, adil ve nitelikli bir zemine taşımayı amaçlayan uluslararası bir iş birliği platformudur. 2022’de kurulan CoARA, geleneksel yayın sayısı ve atıf bazlı metriklerin ötesine geçerek, araştırmanın farklı çıktılarının ve bilimsel katkıların, özellikle meslektaş değerlendirmesine dayalı olarak, nitelikli şekilde değerlendirilmesini savunur. Koalisyonun üyeleri, kendi eylem planlarını geliştirerek bu değerlendirme reformunun yaygınlaşması ve gelişmesi için birlikte çalışır. Bilim Akademisi, Kasım 2022’de CoARA’nın Türkiye’den ilk imzacısı olmuştur ve kendi içinde üye seçimleri ve BAGEP ödül aday değerlendirme süreçlerini buna uyumlu şekilde yürütür. |
| ↑7 | “In Defense of Inequality,” The Free Press, erişim: Eylül 2025. |
| ↑8 | Öğretim üyelerinin akademik performanslarının ölçülmesi, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren giderek nicel göstergelere dayandırılmaya başlamıştır. Bu süreçte en önemli dönüm noktası 2005 yılında fizikçi Jorge E. Hirsch tarafından geliştirilen h-indeksi olmuştur. H-sayısı/faktörü olarak da anılan bu sistem, araştırmacıların hem yayın sayısını hem de aldıkları atıfları birlikte değerlendiren ilk bibliyometrik göstergelerden biri olarak kısa sürede dünya genelinde yaygınlaşmıştır. Ancak bu tür ölçütler, araştırma kalitesinin çok boyutlu doğasını yansıtamadığı ve alanlar arası farklılıkları göz ardı ettiği için ciddi eleştirilere maruz kalmıştır. Bu eleştirilerin sonucunda 2015’te yayımlanan Leiden Manifestosu, akademik değerlendirmelerde sayısal göstergelerin tek başına kullanılmasının sakıncalarını vurgulamış, bağlama duyarlı ve niteliksel unsurları içeren çok yönlü yaklaşımlar önermiştir. |
| ↑9 | Tenure, ABD’de, öğretim üyelerinin yalnızca haklı sebeple ve yazılı usullere uygun dava süreci sonunda görevden alınabilmesini garanti eden kalıcı akademik atamadır. Modern tenure sistemi, 1915’te AAUP’nin (Amerikan Üniversite Profesörleri Birliği) 1915 Akademik Özgürlük ve Kadro Güvencesi İlkeleri Bildirgesi’yle (1915 Declaration of Principles on Academic Freedom and Academic Tenure) hayat bulmuş ve akademik özgürlüğü koruyarak araştırmacıların tartışmalı görüşleri nedeniyle keyfi olarak işten çıkarılmalarını önlemeyi amaçlamıştır. |
| ↑10 | 2023 Nobel Tıp Ödülü, mRNA içerikli COVID-19 aşılarının geliştirilmesini sağlayan çalışmalara imza atan Katalin Karikó ve Drew Weissman’a verilmiştir. Karikó’nun mRNA araştırmaları, üniversite yönetimi tarafından bir süre “riski yüksek ve yeterince fon bulamayan” bir alan olarak görülmüş; bu yüzden 1995 yılında kadro (tenure) dönemi geldiğinde kendisine ya istifa etmesi ya da maaşı azaltılmış bir pozisyonda kalması teklif edilmiştir. Üniversiteden gelen baskı ve iş güvencesi eksikliği nedeniyle, Karikó kariyerinin büyük bölümünü kadrosuz ve geçici unvanlarda sürdürmek zorunda kalmış ve 2013’te üniversiteden ayrılıp BioNTech’e geçmiştir. |
| ↑11 | “2005’te Bilgi, Boğaziçi ve Sabancı Üniversitelerinin ortak düzenlediği “İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” başlıklı konferans mahkeme kararıyla engellenmek istenmişse de birkaç ay gecikmeyle yapılabilmiştir. Aslen Boğaziçi Üniversitesinde yapılması amaçlanan konferans mahkemeye açılan dava nedeniyle önce ertelenmiş, engelleme girişimleri ve kamuoyundaki yoğun tartışmalar, konuya ilişkin çok sayıda protesto, siyasi tepki ve basın açıklamasına rağmen konferansın bilimsel sunumları ve tartışma oturumları İstanbul Bilgi Üniversitesinde yapılmıştır. Konferans aynı başlıkla İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından kitap olarak yayımlanmıştır. |



