2018 Nobel Ekonomi Ödülü: Geniş Perspektifli İktisat Modelleri

Shutterstock

2018 Nobel Ekonomi Ödülleri ABD’nin Yale Üniversitesi’nden William Nordhaus ve New York Üniversitesi’nden Paul Romer’e verildi.  Aslında ödülün, Alfred Nobel tarafından “ekonomi” alanında verilmesi vesayet edilmemişdi.  Burada söz konusu ödüller İsveç Merkez Bankası tarafından Alfred Nobel’in anısına verilen Ekonomi Bilim Ödülüdür.

Bu senenin Nobel ödüllü iktisatçılarından William Nordhaus’a ödülü “iklim değişikliğinin genel denge yaklaşımı içerisinde modellenmesi”; Paul Romer’in ödülü ise “yenilikçilik ve araştırma-geliştirmeye dayalı bilgi ekonomisi ve büyüme modellerine katkıları” üzerine sunuldu.  Her iki iktisatçının araştırmalarının ortak noktasını, geniş bir perspektif içerisinde, ekonomik ilişkiler yumağını ve ekonomilerin zaman içerisinde nasıl hareket ettiğini modelleyerek, uygulanabilir iktisadi politikalar üretmek olduğunu söyleyebiliriz.

The Economist dergisinin 2000 yılı Millennium başlıklı özel ilk sayısında “ekonomik büyüme” olgusu, “iktisatçıların bugüne değin sakladıkları en özel sır” olarak tanıtılıyordu.  Gerçekten de iktisat bilimi henüz ekonomik büyümenin kaynakları ve hangi koşullarda dengeli büyümenin sağlanabileceği konularında bir fikir birliğine varmış değil.  Var olan kuramları ise henüz zamanın ve gerçek yaşamın dönüşümlerini tam anlamıyla yakalayabilmiş değil. Bu durum ise, iktisat biliminin daha ilk kuruluş günlerini anımsadığımızda oldukça ilginç bir paradoks anlamına geliyor.  Düşünün ki, bilimin kurucuları arasında sayılan Adam Smith’in 1776 tarihli baş yapıtı “Ulusların Zenginliğinin Doğası ve Nedenlerine İlişkin Bir Sorgulama” (An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations) başlığını taşıyordu.  Geriye dönüp baktığımızda iktisatçıların iki yüz elli seneyi aşkın bir süredir hala bu sorgulamayı tatmin edici bir sonuca ulaştıramamış olması, bu seneki Nobel ödül sahiplerinin katkılarını daha bir anlamlı kılıyor.

Yenilikçilik ve araştırma-geliştirmeye dayalı bilgi ekonomisi

Önce Romer’in katkılarından söz edelim…  Paul Romer 1986 ve 1990’da yayımladığı iki çığır açıcı makale aracılığıyla iktisadi büyümenin ardındaki giz perdesini aralama çabası içindeydi.  Romer’e göre iktisadi büyüme olgusunu çözümleyebilmek için üç ana prensibin kabullenilmesi gerekiyor:

  • İktisadi büyüme, özü itibariyle, teknoloji ve araştırma-geliştirmeye (ar-ge) dayalı bilginin üretime uyarlanmasının sonucudur. Sermaye birikimine ya da nüfus artışına dayalı büyüme uzun ömürlü olamaz ve büyümeye sürekli destek sağlayamaz;
  • Teknolojik ilerleme ve ar-ge faaliyetleri “piyasa koşullarında”, “kâr amacı güden” girişimcilerin yatırım harcamalarının sonucudur;
  • “Teknoloji” nihayetinde iktisadi bir maldır ve her mal gibi piyasa ekonomisinin yasalarına tabidir. Ancak, “teknoloji” kendine özgü bir maldır.  Şöyle ki, teknolojiyi üretmek için sabit maliyetler söz konusuyken, artık bir defa bile olsa üretilebilen “teknolojik buluş” bundan sonra neredeyse sıfır maliyetle, neredeyse sınırsız ölçekte paylaşılabilmektedir.

Romer bu üç ana prensibi bir arada düşündüğümüzde, teknolojik ilerleme ve ar-geye dayalı bilginin ancak tekelci/olügopolcü (eksik rekabetçi) piyasa koşullarında üretilebileceğini öne sürüyordu.  Tam rekabet altında kârları eriyip sıfırlanacak olan girişimciler, bilginin üretimi için gerekli sabit sermaye yatırımlarını gerçekleştirmeye yanaşmayacaktır.  Schumpeter’in 1942 kurgusuna dayanan bu betimleme, büyümeyi sağlayacak olan bilgi sermayesinin ancak ve ancak oligopolcü/tekelci piyasalarda üretilebileceğini öneriyor.  Eksik rekabet işin içine girdiğinde artık piyasaların optimumda çalışması beklenmiyor; devlet için piyasaları yönlendirecek, teşvik edecek, cezalandıracak bir dizi mali politika sisteminin de önü açılmış oluyor.

İklim değişikliği ve iktisadi değişkenlerin birlikte modellenmesi

William Nordhaus ise, iklim değişikliği tehdidini ilk gören ve bu tehdide karşı ekonomik aygıtın nasıl şekillendirilmesi gerektiğini çalışan makro iktisatçıların başında geliyor.  1970’lerden başlayarak kurguladığı Dinamik Eklemlenmiş İklim – Ekonomi modeli ( The Dynamic Integrated Climate-Economy model), iklim etmenleri ile iktisadi değişkenleri bir arada değerlendiriliyor ve entegre bir genel denge sistematiği dahilinde modelliyordu. (Nordhaus’un modelinin baş harflerinden oluşturulan akronim DICE sözcüğünü oluşturmaktadır.  DICE İngilizcede “zar” anlamına geliyor.  Nordhaus bu sözcük aracılığıyla iklim değişikliğinin yarattığı risklere atıf yapmaktadır).

Bilimsel bulguları anımsayalım:  Sanayi devriminden bu yana gerçekleşen karbon dioksit (CO2) ve diğer sera gazı atıklarının atmosferde yoğunlaşması nedeniyle gezegenimizin yüzey sıcaklığının ortalama 0.8 oC ile 1.2oC arasında artış göstermiş olduğu tahmin ediliyor. Uluslararası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ve Dünya Yabani Yaşam Vakfı (WWF) tarafından yapılan araştırmalarda gezegenimizin yüzey sıcaklığının yüzyılın sonuna kadar en fazla 2oC artış göstermesinin tolere edilebileceği; ve önlem alınmaz ise gezegenimizin iklim deseninin kalıcı olarak değişime uğrayacağı bilimsel olarak kanıtlanmış durumda.

Çevre bilimcileri söz konusu tehdidi önleyebilmek için yüzyılın sonuna kadar gezegenimizin atmosferinde yoğunlaşmış olarak yer alan CO2 miktarının 450 ppm (parts per million: her bir milyon molekül içinde CO2 eşdeğer molekülü) düzeyinde tutulması gerektiğini vurguluyor.  Sanayi devrimi öncesinde, atmosferimizdeki CO2 yoğunluğunun 220 ppm düzeyinde olduğu tahmin ediliyor.

Küresel ısınmanın söz konusu eşikleri aşması ve iklim değişikliği tehdidinin gerçekleşmesi durumunda, deniz seviyesinin yükseleceği ve gelişmekte olan ülkelerde nüfusun %14’ünün olumsuz etkileneceği; yeni tür bakterilerin üreyeceği ve salgın hastalıklara yol açacağı; tarımsal ürünlerde üretkenliğin düşeceği; gezegenimizin ekosisteminin ve biyolojik çeşitliğinin tahrip edilmesi sonucunda dünya gayrı safi gelirler toplamındaki kayıpların 25 trilyon dolara ulaşabileceği (dünya GSYH’sinin %30’u) tahmin ediliyor.

Dolayısıyla gezegenimizin sıcaklığını bu düzeyde tutabilmek için bundan böyle CO2 ve diğer sera gazı emisyonlarının sınırlandırılması gerekiyor. Bilim insanları söz konusu sınırı karbon bütçesi diye tanımlıyorlar. Hesaplamalara göre 2oC ile tutarlı karbon bütçesi 1 trilyon ton CO2 eşdeğeri sera gazı olarak belirlenmiş. Sanayi devriminden bu yana söz konusu karbon bütçesinin 515 milyar tonluk bölümünün harcandığı; geri kalan 485 milyar tonluk bütçenin de tedbir alınmaz ise önümüzdeki otuz sene içerisinde tüketileceği öngörülüyor.

+2oC sınırının bir hedef olarak gözetilmesinde fikir birliği oluşmasına karşın, bu hedefin nasıl gerçekleştirileceğine dair çok farklı görüşler var. Yani soru “Ne Yapmalı?” noktasında düğümleniyor. Ana akım (neoliberal) görüşten olan iktisatçılar söz konusu hedefin sağlanması için çoğunlukla “piyasa aletlerine” başvurulması gerektiğini öneriyorlar. Bunun için bir karbon ticareti piyasasının kurulması ve karbon dioksitin küresel düzeyde bir fiyatının oluşturulması gerektiğini savunuyorlar. Böylelikle havayı “çok kirletenler”, “daha az kirletenlerden” söz konusu fiyattan karbon emisyonu hakkı satın alacaklar ve böylelikle toplam emisyonların artışı “piyasanın kuralları aracılığıyla” engellenmiş olacak.

Ancak şu ana değin bu yönde yürütülen çabalar işlevsel bir karbon piyasasının geliştirilmesini ve karbonun gerçekçi bir fiyatının oluşmasını sağlayamadı. Bu konudaki en büyük sorunun aslında piyasa mekanizmasının kendisi olduğu görülüyor. Zira, başta finansal derecelendirme kuruluşları olmak üzere, spekülatörler ve fosil yakıtların teşviklendirilmesinden kazanç sağlayan ulus-ötesi tekeller söz konusu karbon fiyatının rekabet koşulları altında gerçekleştirilmesi önündeki en büyük engeli oluşturuyor.

Bu doğrultudaki kısa dönemci başı boş kararlar ise özünde uzun dönemli stratejik bir sanayileşme ve enerji planlaması gerektiren çevre kirliliği sorununu içinden çıkılmaz bir dengesizliğe sürüklüyor. Aslında sorunun özünde karbon kirliliğinin bir “piyasa tökezlemesi” olduğu ve çevre kirliliğinin yarattığı maliyetleri karşılayacak bir fiyatın piyasa sistemi içerisinde dengelenemeyeceği yatıyor. Amerika’lı ünlü coğrafya-iktisatçısı David Harvey’in deyişiyle “iklim değişikliğinin maliyetleri gözeten bir karbon fiyatı gerçekten uygulansaydı, kapitalizm çoktan iflas ederdi”.

Bu gözlemler ışığında Nordhaus’un önerileri doğrudan doğruya ve daha fazla vakit kaybetmeden, bir karbon vergisinin kurgulanmasını ve gerek üreticilerin, gerekse tüketicilerin piyasalardaki iktisadi davranışlarının değiştirilmesini içeriyordu.  Karbon vergisi gelirlerinin de doğrudan doğruya iklim değişikliği için mücadele araçlarına yönlendirilmesi sonucunda sosyal refahın arttırabileceği düşünülmekteydi.

Sonuçta her iki iktisatçının da vardığı görüş birliği öğreticidir: eksik rekabetçi ve tekelci piyasa davranışları Romer’in dünyasının bir yüzü ise, diğer yüzü de devletin teknolojik inovasyon ve iktisadi büyüme için aktif rol üstlenmesi gerektiğini önermesidir. Nordhaus’ta bu vurgu iklim değişikliği ile olan mücadelenin reel ekonomide doğrudan ve en etkin araçların kullanılmasının kurgulanması şeklinde sürdürülmektedir.

Her iki bilim insanının piyasa fetişizmine dayalı dogmaları terk ederek, kamunun ekonomideki refah arttırıcı rolünün belirginleştirilmesine yaptıkları katkılar, kanımca,  günümüzün mekanik ve tarihsel perspektiften yoksun iktisat dünyasının ezberlerinin sorgulanmasında büyük rol oynayacaktır.

Erinç Yeldan
Bilim Akademisi üyesi
Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi