Kendiliğinden üreme düşüncesinin sonu

Louis Pasteur laboratuvarında çalışırken. Ressam Albert Edelfelt (1885)

Üremeyi sağlayıcı bir ilksel oluşum olmaksızın bir canlı organizmanın kendiliğinden doğabileceği düşüncesinin kökleri, milattan önce VI. yüzyıla kadar gidiyor.

Hassas gözlem yapma alet ve yöntemlerine sahip olmayan eski düşünürlerin gözünde kurtçuklar ve parazitler, çöplük ve balçık gibi ortamlarda kendiliğinden ürüyorlardı. Bu onlar için çok açık bir gerçekti. Bu nedenle İyonya ekolünün filozofları olan Tales, Anaksimandros ve Ksenofan’ın, organizmaların, havanın, güneşin ve ısının birleşik etkisi altında deniz balçıklarında geliştiği yönündeki düşüncelerinde şaşırtıcı bir yön yoktu. Daha sonraki asırlarda Anaksagoras, Empedokles ve Demokritos tarafından da savunulan bu görüşü Aristoteles, organizmaların kendiliğinden üremesi biçiminde formüle etti.

Aristoteles’e göre organizmalar sadece diğer organizmalardan üremiyorlardı, fakat aynı zamanda gübre ve balçık gibi maddeler üzerinde yağmurun, havanın ve güneşin dölleyici etkisiyle kendiliğinden de üreyebiliyorlardı.

Biyolojideki gelişmelere rağmen bu düşünce tarzı, 1668 yılına kadar büyük bir dogma olarak varlığını sürdürdü. Bu tarihte İtalyan biyolog Francesco Redi (1626-1697), kendiliğinden üreme tezinin temelsizliğini deneyle gösterdi. Redi, hepsinin içinde et olan kavanozlardan bir bölümünü havasız olarak sıkıca kapattı. Diğer kavanozların kapaklarını ise açık bıraktı. Bir süre sonra sadece kapağı açık olan kavanozlarda kurtçuklar görülmeye başladı. Çünkü bu kurtçuklar sineklerin oraya bıraktıkları yumurtalardan kaynaklanıyordu. Bu kurtçukların hiçbiri kendiliğinden ürememişti.

Redi gözlemlerini içeren  Böceklerin Oluşumu Üzerine Deneyler adlı kitabını 1668’de yayınladı. Ancak Redi’nin görüşleri yeterince ikna edici olamadı. Çünkü karşıt görüştekiler zaten üremede havanın rolü olduğunu ileri sürdükleri için havasız ortamın kendiliğinden üreme koşullarını ortadan kaldırdığını söylüyorlardı.

1674’te Hollandalı biyolog Antoine van Leeuwenhoek’in mikroskop yardımıyla mikroorganizmaları keşfetmesiyle bu sorun yeniden tartışma konusu haline geldi. Fakat kesin bir sonuca ulaşılamadı. İtalyan biyolog Lazzaro Spallanzani (1729-1799) 1765’te, mikroorganizmaların yeterli ölçüde sterilize edilmiş ve sıkıca kapatılmış ortamlarda çoğalmadıklarını fakat hava alan ortamlarda oluştuklarını gösterdi. Ancak onun bu deneysel sonuçları da, kendiliğinden üreme tezini savunan Buffon ve Lamarck gibi otoriteleri ve prestijleri yüksek bilim insanlarının karşıt görüşlerinin gölgesinde kaldı.

Bu konudaki tartışmalar 19. yüzyılda da devam etti. Hatta Fransız biyolog François Pouchet 1859’da kendiliğinden üremenin gerçekliğini savunan bir kitap da yayınladı. Bu esere tepki Louis Pasteur (1822-1895)’den geldi ve yaptığı bir dizi deneyin sonuçlarını ikna edici bir biçimde açıklayarak kendiliğinden üreme düşüncelerine son verdi.

Pasteur’ün deneylerinde kullandığı kuğu boyunlu deney kabı. Kap hava alıyor fakat mikroorganizmalar kabın içindeki sıvıya ulaşamıyor.

Pasteur, karşıt görüşleri etkisiz hale getiren başarısını, havayı geçiren fakat mikroorganizmaları geçirmeyen (ve elbette aynı zamanda hem havayı hem de mikroorganizmaları geçiren bir düzenekle karşılaştırma içerisinde) bir deney düzeneği kurarak sağlamıştı. Pasteur 1864’te tartışmalara son noktayı koyarken şu  sözleri söyledi:

Yaşam tohumdur, tohum da yaşam”.*

Ancak Pasteur’ün elde ettiği başarılı sonuçlar yine de çok temel bir sorunu askıda bırakıyordu. Yeryüzündeki yaşamın kökeni sorununu. Yaşam gezegenimizde nasıl başlayabilmişti?**

Rus biyokimyacı Alexandre Oparine’e (1894-1980) göre canlı dokuların oluşması, azotlu ve karbonlu bileşiklerin geçirdiği uzun ve karmaşık bir kimyasal sürecin ve evrimin sonucudur ve bu sonucun ortaya çıkması için milyonlarca yılın geçmesi gerekmiştir.

Oparine, 1938 yılında yazdığı bir yazıda şunları söylüyordu: “Bir mikrobun küçücük kuyruğu bile olsa, eğer sözkonusu olan şey bir canlı organizma ise bu organizma, belirli sayıda yaşamsal işlevleri yerine  getirmek için karmaşık ve bütünlüklü bir organizasyonla donanmış olmak zorundadır. Rastlantısal olarak dağılmış moleküllerden böyle organizmaların kendiliğinden üremesi  imkansızdır. Bu nedenle canlı organizmaların kendiliğinden üremesi olasılığını kategorik olarak reddetmek zorundayız.”

Kendiliğinden üreme düşüncesinin günümüzde hiçbir geçerliliği bulunmuyor.**

Yazan: Osman Bahadır

* Michel Rival; Les grandes experiences scientifiques, Editions du Seuil, Paris 1996, s. 108.

** Dünya üzerindeki yaşamın ilk olarak nasıl oluştuğu bu yazının kapsamı dışındadır.  Yaşamın ilk olarak nasıl oluştuğu bugün hala tam olarak bilinmese de, yaklaşık 3.7 milyar yıl önce en basit yaşam formlarının ortaya çıkmasıyla başladığı  ve  bugün yaşayan ya da geçmişte yaşamış olan tüm canlı organizmaların bu ilk ve en basit formlardan gelmiş olduğu kabul edilmektedir. (Bu not 5 Ocak 2018’de eklendi)