Jüpiter’in uyduları dünyayı nasıl değiştirdi?

Jüpiter ve en büyük doğal uyduları (NASA) Jüpiter'e en yakın olandan başlayarak Io, Europa, Ganymede, Callisto.

Galileo Galilei (1564-1642), teleskobuyla Jüpiter’in uydularından dördünü keşfettiğinde, dünyamızın kutsallığı fikrini sarsıntıya uğratmıştı. Çünkü o zamana kadar dünyanın evrenin merkezi olduğu ve diğer tüm gökcisimlerinin onun etrafında döndüğü kabul ediliyordu. Bu kabul, dünyamıza biriciklik, yücelik ve kutsallık gibi özellikler atfedilmesinin temelini oluşturuyordu.

Galilei’nin yeni icat edilmiş olan teleskobu güçlendirerek 1609 yılında gökyüzüne çevirmesiyle, astronomide yeni ve büyük bir tarihsel çağ başladı. Galilei ilk olarak Kasım 1609’da Ay’ı gözledi ve Ay yüzeyinde dünyadaki dağları ve vadileri andıran pürüzleri saptadı. Ay yüzeyi, Aristoteles’in ileri sürdüğü gibi pürüzsüz ve mükemmel değildi.

Galilei, Ocak 1610’da da Jüpiter’in ona en yakın ve en büyük dört uydusunun varlığını keşfederek çok büyük bir bilimsel devrimi daha gerçekleştirmiş oldu.

Galileo Galilei’nin 1610’un Ocak ayında aldığı gözlem notları. Jüpiter’in çevresinde yıldız gibi çizilmiş cisimlerin zamanla konum değiştirdiğini gözleyen Galilei, bu değişimi takip ederek Jüpiter’in çevresinde döndüklerini keşfetti.

Jüpiter’in uydularının varlığının gösterilmesi, Avrupa’da gerçekten büyük bir düşünsel sarsıntı yarattı. Çünkü bu keşif, dünyanın evren içindeki o güne kadar geçerli olan pozisyonuyla ilgili büyük otoritesini sarsıyordu. Yüzlerce yıl boyunca evrendeki tüm gökcisimlerinin dünyanın etrafında döndüğüne inanan insanların, Jüpiter’in etrafında da dönen gökcisimlerinin varlığına inanmaları kolay bir şey değildi. Galilei’nin teleskobunun merceklerinin hileli olduğunu düşünenler bile vardı. Galilei bu tür kuşkuları gidermek için onlara önce iyi bildikleri başka bir şeyi teleskobuyla gösteriyor, daha sonra teleskobunu Jüpiter’e çeviriyordu.

Galilei’nin Jüpiter’in uydularını keşfetmesinin, düşünce ve bilim tarihinde büyük etkileri oldu.

Öncelikle, yüzlerce yıllık önyargıları kırarak Dünya’nın, evrende benzerleri de bulunan ve gerçekte sıradan bir gökcismi olduğu düşüncesini doğurmasıdır. Bu zihniyet değişikliği, büyük düşünsel dönüşümlere yol açmıştır ve insanlık tarihindeki entelektüel gelişim sürecinin en önemli dönüm noktalarından birini oluşturur.

İkincisi, bu keşif, teknolojiyle bilim yapmanın büyük çağının başlamasında bir etken olmuştur. Teleskobun icadından sadece birkaç yıl sonra mikroskop icat edildi. Bu durum bir tesadüften ibaret değildir. Teleskobun sarsıcı etkisinin sonucudur. İcat icadı ve keşif keşfi doğurur. Ayrıca icat keşfi, keşif de icadı doğurur. Galilei’nin Jüpiter’in uydularını keşfetmesi sırasında ve sonrasında bu gerçeklerin hepsini birden görüyoruz.

Üçüncüsü, Galilei’nin Jüpiter’in uydularıyla ilgili keşfinden 66 yıl sonra Danimarkalı astronom Ole Romer (1644-1710), Jüpiter-Dünya-Güneş doğrultusu ile Jüpiter-Güneş-Dünya doğrultusunda Jüpiter uydularının dünyadan saptanan tutulma anlarından ve dünyamızın Güneş’e olan uzaklığının biliniyor olmasından yararlanarak ışığın her iki durumda dünyaya ulaşma süresinin arasındaki farkı hesaplayarak ışık hızının değerini yaklaşık olarak hesapladı. Bu değer, bugünkü bildiğimiz değerin yaklaşık dörtte üçü nispetindeydi. Romer’in bulduğu değerde hata payı çok büyük olmakla birlikte, bu keşif, ışığın hızının sınırlı olduğunu göstermesinden, düzeyi hakkında yeterli bilgiyi vermesinden ve daha hassas ölçme deneylerine yöneltmesinden dolayı tarihsel bir öneme ve değere sahiptir.

Romer’in keşfi aynı zamanda ışığın doğasına ilişkin çalışmaların niteliğini de değiştirdi. Aristoteles, Kepler ve Descartes ışık hızının sonsuz olduğunu düşünüyorlardı. Galilei ışık hızının sonlu bir değeri olduğuna inanıyordu, bu nedenle ışık hızını ölçmeye de çalıştı ama herhangi bir değere ulaşmanın yolunu bulamadı. Işık hızının sınırlı olduğunun anlaşılmasıyla, ışığın doğasını anlama deneyleri önem kazandı, yoğunlaştı ve ışığın doğasının keşfinde yeni sonuçlara ulaşıldı.

Günümüzde Jüpiter’in Galilei’nin keşfettiği uydularından biri olan Europa’da yaşam olasılığı araştırılıyor. Bir gün Europa’da yaşamın kanıtları ortaya çıkartılırsa, Jüpiter’in bir uydusu, yaşamın ortaya çıkış koşulları konusunda yeni bir ufuk açılımını sağlayarak belki de dördüncü büyük tarihsel rolünü oynayacak.

Jüpiter’in uydularının bilimsel gelişmeye hizmetleri bitecek gibi görünmüyor.

Osman Bahadır

 

Önceki İçerik12 Kasım Irak Depremi
Sonraki İçerikGüneş sistemi dışından bir ziyaretçi – ‘Oumuamua
Avatar photo

İTÜ Maden Fakültesi Petrol Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden yüksek lisans derecesi aldı. Denis Diderot (Paris VII) Üniversitesi Bilimler ve Teknikler Tarihi ve Epistemoloji Bölümü’nden DEA derecesi aldı. 1991-1994 yılları arasında 30 sayı aylık Bilim Tarihi dergisini çıkardı. 2004-2011 yılları arasında İTÜ’de Bilim ve Teknoloji Tarihi dersi verdi. Bilim tarihi üzerine 18 kitabı yayınlandı.

Kitaplarından bazıları:  Bilim Cumhuriyetinden Manzaralar (2000), Cumhuriyetin İlk Bilim Dergileri ve Modernleşme (2001), Matematikte Bir Öncü Kerim Erim (2006), Türkiye’de Üniversite Anlayışının Gelişimi 1861-1961 (2007), Türkiye’de Temel Bilimlerde İlk Araştırmacılar (2007), Osmanlılardan Cumhuriyete Bilim (2012), Bilimde Öncü Kadınlar (2013), Osmanlılardan Cumhuriyete Sekülerleşme (2017), Osmanlılardan Cumhuriyete Elektrik (2020).