I. Giriş
Devrim geçiren, büyük siyasal değişiklik gösteren ülkelerde üniversite tasfiyesi olmuştur. Ama devrimden sonra yapılan tasfiyeler tek seferliktir. Üniversiteler yeni yapılanmalar sonrasında başka bir tasfiyeyle karşı karşıya kalmamıştır. Oysa Türkiye’de üniversiteler 1933, 1946, 1960, 1975, 1980 ve 2016 yıllarında, önemli tasfiye operasyonlarıyla karşılaşmıştır. Bu, Türkiye’ye özgü ve anlaşılması gereken bir durumdur. Ayrıca bu altı tasfiyenin gerekçeleri de birbirinden farklıdır.
Tasfiye, var olan ve işlemekte olan bir sistemde çalışmakta olanların, birinin ya da daha çoğunun, kendi isteği olmadan, sistemin daha önceki kuralları dışında gerekçelerle bu sistemden uzaklaştırılmasıdır. Bu temelde çok radikal bir karardır. Türkçede bazen tasfiye sözcüğü yerine, daha yumuşak bir etki yaratmak için temizlik denilmektedir. Oysa Arapça bir kökten gelen tasfiye saflık, temizlik anlamına gelmektedir. Bir üniversitede tasfiyenin olmadığını söylemek, bu üniversitede hiçbir akademisyenin akademik gerekçe olmadan uzaklaştırılamadığını söylemek olmaktadır. Böyle kararların alınıp uygulanabilmesi için de bu tür kararı alan ve uygulayan genellikle bir dış gücün bulunması demektir. Bu güce sahip olanlar da, böyle bir kararı verdiklerinde toplumda bu kararı meşru gösterecek gerekçe üretmek ihtiyacını duyarlar. Bu çoğu kez ideolojik ya da ahlâki farklılıklara dayandırılır. Kısacası bu yazıda üniversitelerde tasfiyeyi, akademik değerlendirme süreçlerinin askıya alındığı, epistemik ölçütlerin yerini siyasal ya da idari gerekçelerin aldığı bir uzaklaştırma biçimi olarak ele alıyorum.
Bu nedenlerle bu yazıda, önce Türkiye’deki bu altı tasfiyeyi ele alarak niteliklerinin farklılıklarını saptamaya çalışacağız. Türkiye’nin üniversite tasfiyeleri/temizlikleri öyküsünü kurduktan sonra, bu öykünün Türkiye ve Türkiye’deki üniversite sistemi hakkında bize neler dediğini yorumlamaya çalışacağız.
II. Türkiye Cumhuriyetinde üniversite tasfiyelerinin öyküsü
Bu bölümde girişte sözünü ettiğimiz altı tasfiye olayını sırasıyla tek tek ele alacağız.Bu anlatıyı kurarken, değişik tasfiyelerin karşılaştırılmasına olanak vermek için her olayda tasfiyeyi yapan dış gücün ne olduğu, bu operasyona konu olan kurumun/yapının ne olduğu, bu tasfiyeyi yaparken kamu alanından ne kadar destek gördüğü, üniversite içinden bir desteği olup olmadığı, yapılan operasyonun büyüklüğü, yaygınlığı, yaratılan mağduriyetin derecesi, mağdur olanların yargıda hak arayıp arayamadıkları, kaç yıl sonra geri dönüşler yaşandığı gibi konulara, bu bilgilere ulaşılabildiği ölçüde verilmeye çalışılacaktır.
II.1: Türkiye’de üniversiteye geçilirken yapılan 1933 yılı tasfiyesi
Osmanlı İmparatorluğunda, 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan utangaç modernite döneminin gelişmeleri içinde 1869’da Saffet Paşa’nın Maarif Nazırlığı döneminde çıkarılan Maarifi Umumiye Nizamnamesinde kapsamlı bir üç kademeli eğitim sistemi getirilmişti. İlk kademede sübyan mektebi, rüştiye; ikinci kademede idadi, sultani; üçüncü kademede yüksek mektepler ve darülfünun bulunuyordu. Darülfünun kademelenmenin en üstündeki kurumdu. Bu üst kademe kuruma üniversite denilmemişti. Tercih edilen sözcük fenler evi anlamına “darülfünun” olmuştu. İlimler evi “darülulûm” diyememişlerdi. Dinî çevreler bu kuruluşa ilahi bilginin değil, bu dünyanın bilgisi olarak fenler evi denilmesinde ısrarcı olmuşlardır. Darülfünunu kurmak için yapılan ilk iki girişimin de, dinî çevrelerin gösterdikleri direnç dolasıyla başarısız olması sonrasında, 1900 yılında Darülfünun kurulabilmişti. Bu kurumun yapısı üniversitenin yapısıyla benzerdi. Fakülte yerine şube, bölüm yerine kısım deniliyordu. Rektör, Müdir-i Umumi ya da Darülfünun Emini, Dekan, Müdir-i Şube, senato meclisi, müderrisin diye adlandırılıyordu. Profesör, müderris, öğretim görevlisi, muallim, asistan, yardımcı olarak çağrılıyorlardı.
1933’te İstanbul Üniversitesi yeniden kurulmamıştı. Aynen üniversite yapısındaki Darülfünun, Reşit Galip’in Maarif Vekililiği döneminde, İsviçreli pedagog ve siyasetçi Albert Malche’a hazırlatılan bir reform raporunun uygulanması için çıkarılan 2252 sayılı yasayla Darülfünun İstanbul Üniversitesine dönüştürülüyordu. 31 Temmuz 1933’de Darülfünun kapatıldı. 1 Ağustosta 1933’de İstanbul Üniversitesi açıldı. Darülfünunda 151 öğretim üyesi, 73 asistan bulunuyordu. İstanbul Üniversitesi açıldığında öğretim üyelerinden 89’u tasfiye edilmişti; bu, yüzde 59’luk bir oranı oluşturuyordu. Asistanların tümü kadro dışı bırakılmıştı, böylelikle akademisyenlerin tümü içinde tasfiye edilenlerin oranı yüzde 72’ye yükselmektedir.
Bu tasfiye listesinde Darülfünunun önemli isimleri bulunuyordu. Tıp alanında Ziya Nuri Paşa, Esat Paşa, Besim Ömer Paşa ve Hamdi Suat Aknar, Fen şubesinden Ömer Şevket, Fatin Gökmen, Hukuk şubesinden Muslihiddin Adil Taylan, Ahmet Reşit Tunalıgil, Ahmet Ağaoğlu, Edebiyat şubesinden İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Ömer Ferit Kam, Ahmet Refik Altınay, Ali Muzaffer Göker, Avram Galanti, Ahmet Naim Babanzade, Ali Ekrem Bolayır, İlahiyat şubesinden Hüseyin Avni Karamehmetoğlu vardı.
Maarif Vekili Reşit Galip tarafından bu kadar büyük bir tasfiyeye, Cumhuriyetin inkılapları konusunda Darülfünunun aktif bir duyarlılık göstermemesi gerekçe olarak gösterilmiştir. Bu değerlendirmede Maarif Vekili, Darülfünunun muhalefet yaptığını söylememekte, aktif bir destekleyici vaziyet almamasını eleştirmektedir. Maarif Vekili bu eleştirel pozisyonu üniversiteye müdahale etmesinin bir dayanağı olarak kullanmaktadır. Üniversite senatosunun bir numaralı kararıyla Reşit Galip’in inkılap tarihi kürsüsünün başına geçirilmesi kararının alınması sonrasında Mustafa Kemal, Reşit Galip’i Yalova’ya çağırarak istifasını istemiştir. Mustafa Kemal Maarif Vekilinin inkılap gerekçesini kullanarak üniversiteye karışmasına izin vermemiştir. Üniversitenin başına rektör olarak atanmış bulunan Neşet Ömer İrdelp 1 Ağustos 1933’de göreve başlamış, kısa süre sonra da işlerine karışıldığı gerekçesiyle görevden ayrılmıştır. İrdelp’in istifa tarihini bilmiyoruz, ama ondan sonra 10 Haziran 1934’te Ankara’dan Cemil Bilsel rektör atanıyor. Arada rektörlüğün boş olduğu sürede yasaya göre üniversiteyi Maarif Vekaleti yönetiyor. (Boş kalma süresinin en az iki ay olduğu tahmin edilmektedir.)
Mustafa Kemal’in bu tutumu ilginçtir. Üniversitenin işlerine bir yöneticinin inkılapları gerekçe göstererek karışmasına izin vermemiştir. İstanbul Üniversitesi reformunun Mustafa Kemal’in reformu olarak gösterilmesinin de doğru olmadığı söylenebilir. Mustafa Kemal Malche Raporunu okurken raporun kenarına notlar almıştır. Bu notlar yayınlandı. Mustafa Kemal “Benim amacım Darülfünunu İstanbul Üniversitesine çevirmek değildi. Benim amacım bir kültür üniversitesi kurmaktı. Malche’e bunu anlatamamışlar. Ama o yine bir şeyler yapmış, uygulansın.” diyor. Nitekim Mustafa Kemal 1935’te Maarif Vekilinden Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinin kurulmasını istemiştir. Onun istediği üniversitenin örneği DTCF’dir. Bu tutum, erken Cumhuriyet’te üniversite–siyaset ilişkisinin tek yönlü ve homojen olmadığını, devlet içinde bile üniversitenin sınırları konusunda farklı anlayışlar bulunduğunu göstermektedir.
Şimdiye kadar anlattığımız tasfiye öyküsünde tasfiyenin gerisindeki temel irade Darülfünun içinden değil, dışından gelen siyasal irade olarak görülüyordu. Bu kadar büyük bir tasfiyenin Darülfünunun içinde çok önemli bir tepki görmemiş olması üzerinde düşünmek yararlı olabilir. Tasfiye listesine bakıldığında listede kapatılan Serbest Fırka’da görev alanların bulunduğu görülmektedir; sayıları azdır. Ama tasfiyenin arkasında bir siyasal güdünün bulunduğunu açık etmektedir. Tepkinin gerisinde açık bir cezalandırma isteği olmamıştır. Cumhuriyet tasfiye edilenlerin bazılarına başka kamusal görevler vermiştir. Bu tutumun doğacak tepkiyi azalttığı düşünülebilir. Eğer bir asistan başarılı ise ve hocası tasfiye edilmediyse, bir süre sonra yeniden göreve kabul edilmiştir, ama tüm yardımcıların (asistanların) görevine son verilmesindeki temel gerekçe de, Darülfünunda yardımcıların hocaların uzantısı halinde kalmış olmasıdır. Asistanlar üniversitelerde olduğu gibi ayrı bir grupsal yaşantı oluşturamadıkları için reformu yapanlar onların yeterli olup olmadıklarına bakmadan, bu bağımlılığı kırmak için tümünün görevine son vermişlerdir. Bu saptama bize Darülfünunun etkileşimli bir akademik yaşam oluşturamadığını, ikili ünitelerin bir agregasyonu halinde bulunduğunu gösteriyor. Böyle yapıdaki bir kurumun bir dış iradenin üniversiteye olan müdahalesine karşı toplu bir tepki vermesini beklememek gerekir. Darülfünunun bu kadar büyük bir tasfiyenin muhatabı haline gelmesinin başlıca nedeni kurumsal bir yaşam kuramamış olmasında yatmaktadır.
Darülfünundan ve onun akademik yaşantı alışkanlıklarına sahip olan tasfiye olmamış akademisyenlerin kendiliğinden İstanbul Üniversitesinde etkileşimli bir kamusal yaşam kurmasını beklemek de doğru olmaz. Nitekim İstanbul Üniversitesinin Darülfünundan gelen hocalar alışkanlıklarını sürdürmüşlerdir. Bunun üzerine Maarif Vekâleti, Ankara Hukuk Mektebinin kurucusu Cemil Bilsel’i üçlü kararnameyle İstanbul Üniversitesine 1934’te rektör atamıştır. Cemil Bilsel dokuz yıl görevde kalarak bir tür kurucu rektörlük yapmıştır. Darülfünun yaşam alışkanlıklarının yerini üniversite yaşam alışkanlıklarının alması, üniversitenin sorun olmaktan çıkışı Nazilerin Almanya’da üniversite dışı bıraktığı Yahudi ve sosyal demokrat hocaların İstanbul Üniversitesinde büyük sayılarla görev alması sonucu gerçekleşmiştir. Alman hocaların çalışmasıyla; seminerleri ortak araştırmalarıyla, yayın kaygısıyla, kurum içi yazışma ve raporlamasıyla, şeffaf bir üniversite yaşamı ritmi yerleşmeye başlamıştır. Hatta denilebilir ki Almanya’dan gelecek hocalar beklentisi olmasaydı, bu kadar büyük tasfiye yapılamazdı.
II.2: 1946-1948 arasında Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde yaşanan tasfiye
Atatürk’ün, kurdurmak istediği kültür üniversitesinin ilk örneği olan, DTCF, Ankara’da gelişmeye başladıktan sonra, Bruno Taut’a tasarlattırılan binasına 1940’ta taşınmıştı. Bu o tarihe kadar Cumhuriyetin yüksek öğretim kurumları için yaptığı en büyük yatırımdı. 1935-1940 arasında DTCF, Felsefe, Tarih ve Dil zümreleri halinde örgütlenmişti. 1941’de Felsefe zümresi hocaları Yurt ve Dünya dergisini çıkarmaya başladılar. Derginin sahibi; Behice Boran, yazarları; Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes, Muzaffer Şerif Başoğlu, Orhan Burian, Saffet Korkut ve Nusret Hızır’dır. Bu çok güçlü dünyaya açık bir gruptur, önemli bir kısmı akademik derecelerini yurt dışında elde etmiştir. Aralarında profesör yoktur, hepsi doçenttir. Fişek gibidirler. Bu fakültenin resmî bir yayını değildir; bu doçentler yayını kendileri yapmaktadır. Bu Türk Üniversitelerinde görülen yeni bir durumdur.
Dergi çıktığında İkinci Dünya Savaşı sürmektedir. Nihal Atsız o yıllarda milliyetçi ve Turancı çizgide çıkardığı Orkun dergisinde Yurt ve Dünyacıları komünist olmakla suçlamıştır. Bu Yurt ve Dünyacılar üzerinde bir siyasi baskı başlatmıştır. 1944’te Nazi orduları yenilmeye başlayınca Türkiye’de Irkçılık ve Turancılık davası başlatılmıştır. 1945’te dava sona erdiğinde hüküm giyenler arasında Atsız da bulunuyordu.
Savaş sona erdiğinde, Türkiye de çok partili rejime geçme arayışına girmişti. 1945’te Celal Bayar ve üç arkadaşı Demokrat Parti’yi kurmuşlardı. Bu ortamda Tan gazetesini çıkaran Zekeriya ve Sabiha Sertel’de bir anti faşist cephe oluşturmak için, Görüşler dergisini çıkarmaya başladılar. Bu dergide yazı yazmayı Pertev N. Boratav, Behice Boran ile Tevfik Rüştü Aras ve Mareşal Fevzi Çakmak kabul etmişti. Bunun üzerine Tanin gazetesinde Hüseyin Cahit Yalçın vatanseverleri tepki göstermeye çağıran bir yazı yazdı. 4 Aralık 1945’te büyük çoğunluğu öğrenci olan bir kalabalık Tan matbaasını bastı, yakıp yıktı. Bunun üzerine Milli Eğitim Bakanlığı öğretim üyelerinin gazete ve dergilerde siyasi yazılar yazmasını yasakladı. Bunun paralelinde Bakanlık bir soruşturma açmış ve 15 Aralık 1945’de görülen lüzum üzerine, Pertev N. Boratav, Behice Boran, ve Niyazi Berkes görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Bu isimler Danıştay’a başvurarak, göreve dönme kararı almışlardır. Bu başvuruyu değerlendirmek için Danıştay’ın oluşturduğu, başında Sıddık S. Onar’ın bulunduğu, bir üniversite bilirkişi heyeti de, bu uzaklaştırma kararına karşı bir görüş bildirmiştir.
Bu tasfiye edilenler arasında Muzaffer Şerif Başoğlu’nun adının bulunmayışı dikkati çekmektedir. Genellikle yapılan çalışmalarda 1946’da ABD başkanı Harry S.Truman’ın İsmet İnönü’ye yazdığı bir mektupla ABD’ye çağrıldığı söylenmektedir. Muzaffer Şerif’in CV’sinden 1945’te ABD’ye gitmiş olduğu anlaşılmaktadır, çünkü 1945’te Carolyn Wood ile evlenmiştir. Artık Muzaffer Şerif Amerika’ya yerleşmiş ve sosyal psikoloji disiplinin kurucu çalışmalarını yapmaktadır. Eğer söz konusu mektup 1946’dan önce yazılmamış ise bir çağrı mektubundan çok bir teşekkür ya da takdir mektubudur. Amerika’ya yerleşmiş olan Muzaffer Şerif yargı süreçlerinin dışında kalmıştır. Bunda herhalde yazılan mektubun da önemli bir katkısı olmuştur.
Bu üç hocanın üniversiteden uzaklaştırılması konusunda 1947’de öğrenciler arasında bir hareketlenme başlamıştır. 1 Mart 1947’de Bayrak gazetesinde 67 sağcı öğrenci üç hocanın üniversiteden uzaklaştırılmasını isteyen bir bildiri yayınlamışlardır. 108 öğrenci de yayımladıkları bir karşı bildiriyle hocaların üniversiteden uzaklaştırılmasına karşı bir vaziyet almışlardır. 6 Mart 1947’de bir öğrenci grubu Dekan Şevket Aziz Kansu’nu odasını basmışlar, komünist hocaların üniversiteden uzaklaştırılmasını istemişlerdir. Bu baskın sırasında Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer’dir. Hasan Âli Yücel 1946 seçimleri sonrasında istifa etmiştir; Sirer onun yerine bakan olmuştur. Bu bakanın farkını anlatabilmek için Köy Enstitülerini kapattığını söylemek yeterli olacaktır. Bu baskın sonrasında Şevket Aziz Kansu ve uzaklaştırılması istenen hocalar görevlerini sürdürmüşlerdir.
6 Mart 1947 baskını bir sonuç alamamıştır. Ama Türkiye’nin o günkü ortamında olabileceklerin bir habercisi olmuştur. Büyük dalga 27 Aralık 1947’de gelmiştir. Üniversite dışında örgütlenen, aralarında öğrenci olmayanların da bulunduğu, büyük bir grup yeniden baskın yaparak, dekandan komünist hocaların uzaklaştırılmasını yeniden istemişlerdir. Milli Eğitim Bakanının da bu talepleri haklı gördüğünü belirtmesi sonrasında, Üniversite senatosu 10 Ocak 1948’de Pertev N. Boratav, Behice Boran ve Niyazi Berkes’in görevine son veren bir karar aldı. Görevlerine son verilen öğretim üyeleri yeniden Danıştay’a başvurduklarında, Danıştay bu konuda dava açılamayacağına karar verdi. Bu durumda bakanlık ya da hükümet bu hocaların görevlerine son verilmesini kesinleştirmek için TBMM’deki bütçe müzakerelerinde bu hocaların görevleri karşılığına para koymayarak, onları üniversitede çalışamaz hale getirmişti. Bu yeni bir tasfiye yolu oluyordu. Türkiye’de oluşmuş olan akademik yaşam, içinde oluşan eleştirel bir çekirdeği taşıyamamıştır. Bir üniversitenin, kendi içinde ideolojik ayrılıklar varsa, bu ideolojik ayrılıklara birlikte yaşam olanağı verebilmelidir. DTCF’inde olduğu gibi bu durumda, öğrencilerin siyasal mobilizasyonuyla ideolojik farklılıkların bastırılmasına çalışmak, izlenebilecek en yanlış yoldur. Üniversite böyle bir kurum değildir.
Bu tür uzaklaştırmanın ilginç bir sonucu vardı. Bu hocalar üniversitede çalışamayacaklardı. Ama bir başka yerde çalışmazlarsa maaş almaya devam edeceklerdi. Nitekim Behice Boran TİP milletvekili seçilinceye kadar maaş aldı. Üniversiteden uzaklaştırılan bu öğretim üyeleri farklı yolları izlediler. Pertev N. Boratav Paris’te Sorbonne Üniversitesinde Türk Halk Bilimi profesörü olarak çalışmaya başladı, önemli çalışmalar yaptı. Niyazi Berkes Kanada’ya göçtü, McGill Üniversitesine sosyoloji profesörü olarak çalışmaya başladı. Karısı Mediha Esenel’de Kanada’ya gitmiş ama orada düzenli olmayan pozisyonlarda çalışmıştır. Behice Boran ise farklı davrandı. Boran 1947’de American Journal of Sociology dergisinde “Sociology in Retrospect” başlığında bir yazı yayımladı. Varolan sosyoloji yazınını, değişmeyi ilgi alanı dışında tutması bakımından eleştiriyordu. Bu yazı sosyoloji dünyasında çok ilgi görmüştü. Boran, doktorasını Michigan Üniversitesinde yapmıştı, bu nedenle dış dünyada pozisyon bulması çok kolay olacaktı, belki de değişik çağrılar almıştı. Ama Boran akademik göçmen olmayı seçmedi. Evlenerek Türkiye’de kaldı. Sürgün bir akademisyen olmayı reddediyordu. Türkiye’de Mehmet Ali Aybar’ın 1962’de TİP başkanı olmasına kadar siyasete girmeyi bekledi.
DTCF’de 1945-1948 arasında öyküsünü gördüğümüz tasfiye süreci sonunda beş kişinin fakülteden uzaklaştırılması gerçekleştirilmiştir. Bu olayda tek fakülte söz konusudur. Tasfiye edilen akademisyen sayısı çok değildir. Bunlara bakılarak bu tasfiyenin önemsiz olduğu söylenemez. Tasfiye edilenler doktoralarını yurt dışında yapmış, güçlü bir kadroydu. Ama bu tasfiyeyi asıl önemli kılan tasfiyenin yapılmakta olduğu yıllarda 4936 sayılı Üniversiteler kanununun da çıkarılmasıydı.1933’te çıkarılan 2252 sayılı İstanbul Üniversitesi yasası, merkeziyetçi bir devlet üniversitesi yasasıydı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye çok partili bir rejime geçerken üniversite yasasını demokratikleştirmek için de yeni bir adım atıyor ve yeni bir üniversite yasası çıkarıyordu.
4936 sayılı yasayla, üniversitelere tüzel kişilik ve özerklik verildi. Rektör ve dekanların seçimle belirlenmesi sağlandı. Öğretim üyelerinin bilimsel özgürlüğü yasal güvenceye kavuştu. Bu yasa, Türkiye’de modern üniversite özerkliği fikrinin ilk yasal zeminiydi. 1946’da bu yasa çıkarken, öte yandan bu düşüncenin karşısında olarak, DTCF’de böyle bir tasfiye sürecinin sürdürülmesi önemli bir tutarsızlık içeriyordu. 4936 sayılı yasa ile 1945-1948 DTCF tasfiyesi arasında bir gerilim vardı. Kanun üniversitelere özerklik ve bilimsel özgürlük vaat ederken, DTCF’deki tasfiyeler bu özerkliği fiilen sınırlamış, siyasal iktidarın üniversite üzerindeki müdahalesini görünür kılmıştır. DTCF tasfiyesi, yasanın getirdiği bu özerkliğin siyasal iktidar karşısında kırılgan olduğunu göstermektedir. DTCF tasfiyesi, 4936 sayılı kanunun özerklik idealini boşa düşüren bir sınav oldu. Yasa hakkında nihai yargı vermekte acele etmemelidir. DP iktidarında bu yasa benzer bir sınavı geçecektir.
II.3: 27 Mayıs askeri müdahalesinin kendi söylemiyle çelişen bir şekilde gerçekleştirdiği 147’ler tasfiyesi
27 Mayıs 1960’ta, 1957’den sonra DP iktidarının demokratik talepleri göz ardı edip baskı kurması üzerine, Türkiye’nin çok partili rejimini üretemez hale gelmesi ve Türkiye’nin bir siyasal krize girmesi üzerine, askerler emir komuta zinciri içinde olmayan bir müdahaleyi gerçekleştirdiler.
Demokrat Parti’nin son yıllarında (1957–1960) üniversite ile iktidar arasındaki çatışma, “özerklik talebi ile siyasal kontrol arzusu arasındaki gerilim” olarak özetlenebilir. 1957’den itibaren öğrenci gösterileri ve akademisyenlerin hükümet politikalarını eleştirmesi artmıştı. Üniversite öğretim üyelerinin eleştirileri hükümeti çok rahatsız ediyordu. Başbakan Adnan Menderes üniversite öğretim üyelerini “kara cübbeliler” diye suçluyordu. Hükümet akademisyenlerin ve subayların gelirlerini onları cezalandırmak için düşük tutuyordu. 1959’da İstanbul Üniversitesinde polis müdahaleleri yaşandı. 28 Nisan 1960’da İstanbul’da, 29 Nisan 1960’ta Ankara’da yaşanan öğrenci olayları, üniversite-iktidar çatışmasının doruk noktası oldu. Üniversiteler, DP’nin otoriterleşen politikaları karşısında muhalefetin sembolik mekânı haline geldi. Bu çatışma, 27 Mayıs 1960 müdahalesine giden süreçte önemli bir toplumsal dinamik oluşturdu.
Müdahaleyi yapan subaylar, kendilerini yalnızca askerî güçle değil, “aydınların ve bilim insanlarının desteğiyle” meşrulaştırmak istediler. 27 Mayıs konusunda askerler ve üniversite üyeleri arasında çok yakın bir karşılıklı anlayış oluşmuştu. Üniversite, özellikle İstanbul ve Ankara’daki akademisyenler, darbeyi “hukukun ve demokrasinin yeniden tesisi” olarak yorumlayan bildiriler yayımladı. Bu destek, Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) halk nezdinde “keyfi bir darbe değil, anayasal düzeni yeniden kurma girişimi” olduğu iddiasını güçlendirdi. Müdahale sonrası MBK, öğrenci hareketlerini “demokratik direnişin öncüsü” olarak sahiplendi. Üniversite gençliği, darbeyi destekleyen gösteriler düzenleyerek MBK’nin toplumsal meşruiyetini pekiştirdi.
Üniversite ile subaylar arasındaki oluşmuş bir güven varken, müdahaleyi yapan subaylar 28 Ekim 1960’ta 114 ve 115 sayılı yasayı çıkararak beklenmedik bir adım attı. MBK Türkiye’nin yeniden yapılanmasını sağlayacak bir seri yasa çıkarıyordu. Bunlardan biri de üniversitenin önemli, saygın hocalarından 147’sini tasfiye eden 114 sayılı yasaydı. MBK bu tasfiyeyi yaparken hiçbir gerekçe göstermemişti.
Tasfiye edilen listede 26 ordinaryüs profesör vardı. Bunlar arasında Hilmi Ziya Ülken, Ratip Berker, Emin Onat, Ali Fuat Başgil, Mazhar Şevket İpşiroğlu, İhsan Şükrü Aksel, Naşit Erez, Remzi Kazancıgil, Kazım İsmail Gürkan, Ekrem Şerif Egeli, Cevdet Kerim İncedayı, profesörler arasında, Halet Çambel, Kemal Ahmet Aru, Nusret Hızır, Emin Bilgiç, Yavuz Abadan, Zafer Paykoç, Sabahattin Eyüpoğlu, Mina Irgat, Takiyettin Mengüşoğlu, Tarık Zafer Tunaya, doçentler arasında Haldun Taner ve Adnan Benk bulunuyordu.
Böyle bir tasfiye üniversite ve toplumda çok ciddi tepkilerle karşılaştı. Başta İstanbul Üniversitesinin rektörü, Sıddık Sami Onar olmak üzere tüm üniversite rektörleri istifa ettiler. Milli Eğitim Bakanı Ahmet Tahtakılıç, hükümetin bu konuda prensip kararına varamadığını bildirdi. Ankara ve İstanbul’daki tüm öğrenci dernekleri karşı çıktılar. Bu tasfiye savunulamıyordu. Ama, MBK kararında ısrarcı oldu, geri adım atmadı.
Bu listedekilerin akademik kapasiteleri konusunda sadece takdir edici sözler söylenebilirdi. Yalnızca “DP yanlısı” olmakla suçlananları içermiyordu, onlar listenin küçük bir kısmını oluşturuyordu. Liste farklı ideolojik pozisyonları kapsıyordu. Bu konuda söylenebilecek en nötr söz; bu tasfiyenin “üniversitenin epistemik otoritesi ile siyasal meşruiyetin kesişmesi/çatışması” sonucu olduğudur.
Askeri müdahale, kendisinin meşruiyeti için üniversitenin epistemolojik meşruiyetine dayanmışken, bir değer olarak üniversitenin özerkliğini temel bir değer olarak savunurken, üniversite kadrolarını tehdit olarak görerek yapılan bir tasfiye konusunda makul bir gerekçe sunamıyordu.
Böyle bir ortamda kurucu mecliste hazırlanan ve 9 Temmuz 1961’de halk oylamasıyla kabul edilen yeni anayasada, üniversiteler konusunda, 120. madde getirildi. Bu madde ile üniversitelere anayasal düzeyde özerklik tanındı. Üniversiteler, bilimsel ve idari bakımdan bağımsız, tüzel kişiliğe sahip kurumlar olarak tanımlandı; öğretim üyelerinin bilimsel özgürlüğü güvence altına alındı ve devletin doğrudan müdahalesi sınırlandırıldı. Bu, Türkiye’de üniversite özerkliğinin ilk kez anayasal güvenceye kavuşması oluyordu. 27 Mayıs 1960 sonrası yeni anayasa, temel hak ve özgürlükleri genişletirken, üniversiteyi de özerk bir kurum olarak tanımladı. 12 Ekim 1961’de Kurucu Mecliste 4936 sayılı yasa yerine 1750 sayılı üniversite yasası çıkarıldı. Bu yasa Anayasanın 120. maddesini pratiğe taşıyordu. Bu yasayla 4936 sayılı yasanın 40 maddesi değiştirilmişti.
MBK’nin dağılması, 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesi sonrasında, tasfiye edilen öğretim üyelerinin geri dönüşü gündeme geldi. 12 Nisan 1962’de çıkarılan 161 sayılı Kanun, tasfiye edilen öğretim üyelerine üniversitelerine dönme hakkı tanıdı. Ardından 24 Nisan 1962’de İstanbul ve Ankara üniversiteleri senatoları, geri dönüşleri onayladı. Kısa vadede oldukça büyük kısmı, uzun erimde hepsi döndü. Dolayısıyla, 147’lerin dönüşü sivil anayasal düzenin yeniden kurulmasıyla mümkün oldu. Bu 1961 Anayasasının üniversite özerkliğini yeniden tesis etme iradesinin somut göstergesi olarak da okunabilir.
Olayların akışına dayanarak kurulan 147’ler anlatısı bana eksik görünüyor. Milli Birlik Komitesinin neden böyle bir kendi genel çizgisiyle tutarlı olmayan bir karar verdiğini ve bunda ısrarcı olduğu açıklamıyor. Burada başvurulabilecek belgelerin varlığını bilmiyorum. Kendi tahminlerimi söyleyeceğim. Ben tasfiye listesinden yola çıkıyorum. Listedeki ordinaryüs sayısının fazlalığı, üniversite tasfiye edilenler arasında kürsü başkanlarının çokluğunun bir göstergesi olarak ele alınabilir. Tasfiyede adı geçen profesörlerin çoğu da kürsü başkanıydı. Bunların tasfiyesini, üniversite dışından bir gücün, istemesi için bir gerekçe yok. Bunların tasfiyesini isteyenler ancak üniversite içinde terfi etmek isteyenler, önlerinin açılması için bir tasfiyeyi yararlı görenler olabilir. Bu kamu alanında, açıkça, ikna edici olarak savunulabilecek bir şey değildir.
Tasfiyeyi yapanların ileri sürdüğü “DP etkisini temizleme,” “gençleştirme” vb. gerekçeler, akademik özerklik açısından bakıldığında, meşruiyet krizini derinleştirmekten başka bir işe yaramıyordu. Üniversite içinden tasfiyeyi isteyenlerin yapabilecekleri gizli olarak, kulis yaparak MBK üyelerini ikna etmek ya da kandırmaktır. Kanımca olan da budur. MBK üyeleri ikna edilmişler, sonra da kandırıldıklarını söyleyerek geri dönememişlerdir. Bu durumda “tasfiye listesi = dış müdahale + iç rekabet” formülü tipolojik bir şema halinde ortaya çıkmaktadır. “Tasfiye listesini bir iktidar boşluğunda üniversite içi rekabetin dışa vurumu” olarak çerçevelemek doğru olur.
Bu durum, Türkiye’de üniversite özerkliğinin normatif olarak tanınmış ama kurumsal olarak içselleştirilememiş olduğunu göstermektedir. Bu örnek, üniversite tasfiyelerinin her zaman dışsal baskıların sonucu olmadığını; uygun siyasal konjonktürlerde üniversite içi iktidar mücadelelerinin de tasfiye mekanizmasını harekete geçirebildiğini göstermektedir.
II.4: 1975’te 1. Milliyetçi Cephe hükümeti döneminde ODTÜ’de yapılan tasfiye
Türkiye’nin siyasal sisteminin yeniden krize girmesi üzerine Cumhuriyet, 12 Mart 1971’de ikinci askeri müdahaleye uğradı. Türkiye’nin 1960’lı yılların sonunda bir krize girmesinde 1968 öğrenci hareketleriyle başlayan gelişmeler bulunuyordu. Bu askeri müdahaleyi yapanlar, 1960 müdahalesini yapanlar gibi, bir yeniden kurucu olarak çalışmıyorlardı. Müdahalelerini var olan sistemi işler hale getirecek bir tutum içinde yapıyorlardı. Onlar 1980 müdahalesini yapanlar gibi yeni bir yeni anayasa ve üniversite yasası yapma girişimi içinde olmadılar. Kanımca bu müdahalenin programının sınırlı kalmasında, İsmet Paşa’nın kırmızı çizgisinin aşılamaması da etkili oluyordu.
12 Mart 1971’in askerî müdahalesi yönetime el koyma şeklinde değildi. Ordu bir muhtıra vermişti. Hükümeti istifaya çağırıyordu. Süleyman Demirel istifa etti. Yerine Nihat Erim başkanlığında, “partiler üstü” bir teknokrat hükümet kuruldu. Bu dönemde sıkıyönetim ilan edildi, üniversiteler ve sendikalar üzerinde baskılar arttı. Parlamentonun varlığı sürdü, ancak ordu gölgesinde işleyen bir sivil hükümet dönemi başladı. Ordu sürekli baskı ve yönlendirme yaptı. Sol ve sağ öğrenci gruplarının çatışmaları gerekçe gösterilerek sıkıyönetim altında kampüsler kontrol altına alındı. Dernekler kapatıldı, öğrenci liderleri gözaltına alındı, örgütlenme kanalları dağıtıldı. Üniversiteler, toplumsal muhalefetin merkezi olmaktan çıkarılmaya çalışıldı.
1980’deki gibi kitlesel “profesör ve doçent tasfiyesi” olmadı. Ancak bazı öğretim üyeleri hakkında soruşturmalar açıldı, özellikle sol eğilimli olanlar baskı gördü. Üniversite özerkliği daraltıldı, yönetim üzerinde hükümet ve askerî vesayet güçlendi. Rektör ve dekan atamalarında siyasi-askerî etkiler arttı. Uslandırma öğrencilere yönelmiş öğretim üyeleri dışında kalmıştı.
12 Mart 1971 muhtırasından sonra yapılan ilk serbest genel seçim 14 Ekim 1973’te gerçekleşti. Bu seçimi, Bülent Ecevit liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) kazandı. 14 Ekim 1973: 12 Mart muhtırasının ardından, yaklaşık iki buçuk yıl süren “ara rejim” döneminden sonra yapılan, ilk serbest genel seçimdir. Bu seçim, Türkiye’de yeniden demokratik sürece dönüşün sembolü oldu. Bu seçim sonrasında kurulan Ecevit-Erbakan Hükümeti 1974’de Kıbrıs’a başarılı bir müdahale etmiş olmasına karşın uzun süreli olmamış ve düşmüştü. Bunun üzerine Süleyman Demirel 31 Mart 1975’te 1. Milliyetçi Cephe (MC) hükümetini kurdu.
1.MC hükümeti döneminde de, militan bir sağcı olan Tarık Somer ODTÜ’ye rektör oldu. Somer üniversiteyi yönetmekten çok, üniversiteye kendince hiza vermek istiyordu. ODTÜ’nün 1973 te çıkan 1655 sayılı yasasının verdiği olanaktan yararlanarak 25 öğretim üyesinin sözleşmesini yenilemedi. Diğer tasfiyelerden farklı olarak bir idari kararla bu hocalar üniversiteden uzaklaştırılmış oldu. Kanımca bu sayı üniversite eğitimini felce uğratacak bir büyüklükte olmadığı ama üniversiteye korku salmak için yeterli olduğu için seçilmişti.
Bu yirmi beş kişi arasında isimlerini hatırlayabildiğim kadar Mimarlık Bölümünden; Bilgi Denel, Mehmet Adam, Teoman Aktüre, Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden Tuğrul Akçura, Esat Turak, Aydan Bulca, Erhan Acar ve Ben bulunuyorduk. Sosyoloji Bölümünden Ünal Nalbantoğlu, Elektrik Mühendisliği bölümünden Güney Gönenç ve Nazif Tepedelenlioğlu vardı. Biz bir araya gelerek savunmalarımızı hazırladık. ODTÜ öğretim üyelerini özel hukuk hükümlerine göre çalıştırıyordu. Bizi bundan yararlanarak üniversiteden uzaklaştırmışlardı. Biz bu kanun maddesinin Anayasaya aykırılığını iddia ederek, 1978’de üniversiteye döndük.
Bizim üniversitede olmadığımız yıllarda Tarık Somer’in rektörlüğü (1974-1976) sona erdi. 1.MC hükümeti sürüyordu. Mütevelli heyeti yerine bir başka sağcı Hasan Tan’ı rektör atadı. Tepki büyüktü. Üniversite artık yönetilemez hale gelmişti. Onun döneminde boykot dolayısıyla ODTÜ dokuz ay boyunca kaplı kaldı. 5 Ekim 1977’de Tan’ın görevine son verildi.
Biz 1978 sonunda Anayasa Mahkemesi kararıyla göreve döndüğümüzde üçüncü Ecevit Hükümeti görevdeydi. Üniversite ve fakültemiz bizi çoşkulu bir şekilde kabul etti. Tasfiyeciler bir kez daha başarısızlığa uğramış oldu. Bu kişisel tanıklık, tasfiyenin yalnızca hukuki değil, üniversite içi iklimi dönüştürmeye yönelik bir yönetim tekniği olarak işlediğini göstermektedir.
II.5: 12 Eylül 1980 müdahalesini yapanların 1402 sayılı yasayı kullanarak yaptığı tasfiye
Sağ-sol çatışması, günlük şiddet olayları, suikastlar ve ekonomik kriz ülkeyi kendisini yeniden üretemez hale getirince, 12 Eylül 1980’de Türkiye üçüncü kez askerî müdahaleye maruz kaldı.12 Eylül 1980 darbesi 12 Mart 1971 müdahalesine göre çok farklı davranıyordu. Ordu doğrudan yönetime el koydu, TBMM feshedildi, siyasi partiler kapatıldı, sıkıyönetim ülke çapında uygulandı. Bu, yeniden kuruluş kapsamında bir müdahaleydi. Bu kapsam içinde anayasayı ve yüksek öğretim sistemini yeniden düzenleme de bulunuyordu. Yeni anayasa (1982) ile sistem köklü biçimde yeniden düzenlendi. YÖK kuruldu, siyasi yasaklar getirildi, sendikal faaliyetler sınırlandı. Yani müdahale sadece hükümeti değil, rejimin yapısını da dönüştürdü.
12 Eylül’ü yapanlar üniversite tasfiyesi için ayrı tasfiye yasası çıkarmadılar. Tasfiyeyi 1402 sayılı olağan üstü hal yasasından yararlanarak yaptılar. Bu yasaya göre sıkıyönetim kumandanlarına tüm kamu personelini görevlerinden uzaklaştırabilme yetkisi veriyordu. Ama sıkıyönetim kalkınca bu uzaklaştırmada kalkacaktı. Kısacası bu geçici bir uzaklaştırma olacaktı. Tabii askerler bunu bilerek yaptılar. Böyle bir tasfiyenin tutarlı olabilmesi için üniversitenin yeniden düzenlemesinden sonra tasfiyeye gerek kalmayacağına inanılmakta olmasıdır diyebiliriz.
1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu 13 Mayıs 1971’de kabul edilmişti. sıkıyönetim komutanlarına kamu görevlilerini görevden uzaklaştırma yetkisi veriyordu. Ama bu yetki üniversite öğretim üyelerini kapsamıyordu. 1982 ve 1983’te Millî Güvenlik Konseyi tarafından ek maddelerle kapsamı genişletildi ve akademisyenleri kapsar hale sokularak, bu dönemin tasfiyelerinde kullanıldı.
Sıkıyönetim kayıtlarına göre 1402 ile uzaklaştırılanların sayısı 38 profesör, 25 doçent, 10 yardımcı doçent, 73 öğretim üyesi ve toplam 146 akademisyendir. Oysa kamuoyunda tasfiyeler konusundaki algı çok daha yüksektir. Bunun nedeni, bu operasyon sonrasında, çok sayıda üniversite öğretim üyesinin tepki göstererek istifa etmiş olmasıdır. İlginçtir, Türkiye üniversitelerinde ilk kez bu kadar büyük bir kitlesel istifa gerçekleşmiştir. Bu istifalarda başı çeken üniversiteler ODTÜ, Ankara, İstanbul ve Ege üniversiteleri olmuştur. Üniversitelerden uzaklaşanların toplam sayısının 600-700 mertebesinde olduğu tahmin edilmektedir ve bu, üniversitelerin akademik kapasitesini ciddi biçimde zayıflatmıştır. Ayrılanların önemli bir kısmı yurt dışı üniversitelerine gitmiş, bir kısmı da üniversiteyle ilişkilerini tamamen koparmıştır.
1980 darbesini yapanların, 1982’de çıkardıkları, genellikle özgürlük alanını daraltan anayasa üniversiteler konusunda 130. ve 131. maddeleri içeriyordu. 130. madde de 120. maddeye göre özerklik daraltıyordu. Bu maddede, üniversitelerin işleyişinin kanunla düzenleneceği ve devlet üniversiteleri yanı sıra vakıf üniversiteleri kurulmasına izin verildiği belirtiliyordu. Ayrıca yükseköğretim kurumlarının öğretim elemanları ve öğrencilerinin, devletin gözetim ve denetimi altında olduğu anlatılıyordu.
131. madde Yükseköğretim Kurulunu (YÖK) bir anayasal kurum haline getiriyordu. Bu bir üniversite üstü kurum olacaktı. Üniversitelerin planlanması, kurulması ve denetlenmesi YÖK’e bağlanmıştı. Böylece üniversite özerkliği, merkezi bir kurulun vesayeti altına girmiş oluyordu.
1961 Anayasası üniversiteyi “özerk bir ada” olarak tasarlarken, 1982 Anayasası onu devletin bütünlüğü içinde merkezi bir denetime bağladı. Bu fark, Türkiye’de üniversite özerkliği tartışmalarının temelini oluşturdu: 1961’de özerklik bir kurucu ilke, 1982’de ise sınırlı bir ayrıcalık olarak kaldı. 1982 Anayasası, üniversiteyi epistemolojik bir özerklik alanı olmaktan çıkarıp, devletin ideolojik ve idari bütünlüğünün bir parçası haline getirdi. Özerk üniversite bu yolla vesayet altındaki üniversiteye çevrilmiş oluyordu. Bu dönüşümün sağlanmasındaki kritik kurum olan YÖK, daha 1982 Anayasası çıkarılmadan önce, 1981 yılında 2547 sayılı yasanın çıkarılmasıyla kurulmuş bulunuyordu.
1402 ile uzaklaştırılanlar geri dönmek için Danıştay’da dava açtıklarında, ilk yıllarda sonuç alamadılar. Danıştay artık, üniversiteyi bir özerk kurum olarak görmüyordu. İdari kurum olarak görüyor uzaklaştırmayı da idarenin takdir yetkisi içinde yorumluyordu. 1984-1986 arasında olağanüstü hal aşama aşama kalkmaya başlayınca 1402’nin etkisi de aşama aşama zayıfladı. 1987-1989 arasında Danıştay geriye dönüş kararları vermeye başladı. Olağanüstü hal kalkınca öğretim üyeleri doğrudan üniversiteye dönemiyordu. Sonuç alabilmek için her öğretim üyesi ayrı ayrı dava açmak durumda kalıyordu. Bazıları üniversiteye dönebildi, bazılarına emeklilik hakkı verildi. Bazıları da kadro yok diye davaları kazanmalarına rağmen üniversite dışında bırakıldılar. Dönebilenlerin ne kadar olduğuna dair bir tahmin bulunmuyor. Ancak azdı diyebiliriz.
1402’liklerin üniversiteye geri dönmesinde uygulanan geciktirme ve azaltma yaklaşımı, 1402’likleri en sonunda haklarını elde edebildiklerinin anlaşılmasını engelledi. İtaat eden kalır kültürünün gelişmesini sağladı. Bu da özerklik konusunda üniversitesinin etik omurgasında önemli bir kırılma yarattı. Bu süreç, üniversitelerde akademik liyakat yerine itaate dayalı bir kalıcılık rejiminin yerleşmesine yol açtı.
II.6: YÖK nasıl bir üniversite sistemi oluşturdu ve 2016 Barış dilekçesi verenlerin tasfiyesi
1981’de 2547 sayılı yasanın çıkartılmasından sonra, o sırada Paris’te UNESCO’da görevde bulunan İhsan Doğramacı bu yasayı uygulamak için ve bu konuda uluslararası tanınmış bir aktör olduğu için çağrıldı. Onun yapılacak operasyona saygınlık kazandırması bekleniyordu. Kanımca Doğramacı’nın YÖK yasasını uygulamak gibi bir isteği yoktu. O bir vakıf üniversitesi (Bilkent’i) kurmak istiyordu. YÖK başkanlığını bir fırsat olarak gördü ve kabul etti. O askerlerin üniversiteyi uslandırma projesini müzakere etmeden uyguladı. Esas olarak kendi projesini gerçekleştirmeye önem verdi. Üniversite bütçelerine araştırma fonu konulması gibi konuları da askerlerin istekleriyle çatışmadıkça uyguladı. Onun için kritik önemde olan konu Türkiye’de vakıf üniversitelerinin kurulmasıydı. YÖK başkanı olarak 1982 Anayasasının 130. maddesine gerekli ibarenin kurulmasını sağladı.
YÖK ile birlikte tüm yükseköğretim kurumları tek bir çatı altında toplandı ve doğrudan devletin denetimine girdi. Bu, Türkiye’de üniversite özerkliği tartışmalarının dönüm noktalarından biri olmuştu. Bu ortamda YÖK’ün kuruluşu savunulurken, yükseköğretimi planlama ve koordinasyon açısından bir bütünlük sağlayacağı üzerinde duruluyordu. Oysa Doğramacı ve sonrasında başkan olanlardan hiç biri bir yükseköğrenim stratejisi hazırlamamışlardır. YÖK’e sadece başkanlık yapmışlardır.
Muhalefette olan partiler, genellikle YÖK’e karşı olmuşlar, ama değişik türde de olsa siyasal partiler iktidar olunca, YÖK’e dokunmamışlardır. Bunun bir nedeni YÖK’ün iktidardaki siyasal partilerin üniversitelerle doğrudan doğruya karşı karşıya gelmesini ortadan kaldırması olmuştur. İktidar partileri YÖK’ü kaldırırlarsa, üniversitelerle doğrudan müzakere etmek durumunda kalacaklarını fark ederek YÖK’e dokunmamışlardır. YÖK bu tür çatışmalar konusunda bir tampon olmuştur. Bunun uzantısı olarak görülebilecek ikinci neden YÖK’ün tasfiyesiz üniversiteye olanak vermesidir, denilebilir.
2547’nin üniversite rejimi özerklik üzerine kurulmadığı için ve tasfiye epistemik ölçütlerle gerekçelendirilmek durumunda değildir. Bir idari karardır. Üniversite, tasfiyeyi akademik değerlendirme yapmadan gerçekleştirebilir hale gelmiştir. Aslında tasfiyesiz üniversite “tasfiyeyi akademikmiş gibi göstermeye ihtiyaç duymayan üniversite” demektir. Bir bakıma 2547 sayılı yasanın getirdiği üniversite rejimi böyle bir tasfiyesiz üniversiteydi.
Özerk olan bir üniversitede, bir öğretim üyesi ancak, akademik değerlendirme/yargı sonucu, epistemolojik ölçütlere dayandırılan gerekçeler kullanılarak akademik yaşam dışı bırakılıyordu. Bu akademik yaşamın bir işleviydi, tasfiye değildi. Tasfiyesiz üniversite: tasfiyeyi akademik gerekçeye bağlamak zorunda olan, bunu yapamadığında meşruiyet krizi yaşayan üniversitedir.
2016 yılına kadar YÖK, üniversitelerde tasfiye operasyonlarına ihtiyaç duymadan yönetmeyi başarmıştı. Bu yıl değişik üniversitelerden olan akademisyenlerin “Biz Bu Suça Ortak Olmayacağız Bildirisini” imzalaması üzerine Türkiye’de çok sayıda üniversitede bir tasfiye süreci yaşandı. Otoriterleşmiş rejimlerde siyasal kararları hiçbir epistemik rejimin otomatik olarak durduramadığı bir kez daha yaşanmış oldu.
11 Ocak 2016’da bu bildiriyi 1128 akademisyen imzalayarak yayımladı. Bu bildiride Güneydoğuda yaşanan olaylar dolayısıyla uygulan sokağa çıkma yasağının ve ortaya çıkan şiddetin durması isteniyordu. Bu imzacılar “Barış Akademisyenleri” diye adlandırılmaya başlandı. İmzacılara yenilerinin katılmasıyla sayıları 2212’ye çıktı. Bu akademisyenler hakkında YÖK tarafından üniversitelerin disiplin soruşturması yapması, görevden uzaklaştırma verilmesi, yargıya başvurulması istendi. ODTÜ, Boğaziçi, Mimar Sinan, Galatasaray üniversiteleri ve İstanbul Üniversitesinin bazı fakülteleri hiçbir işlem yapmadılar. Bilkent, Sabancı gibi vakıf üniversiteleri de işlem yapmadılar. Bu olayla üniversiteler arasında fiili özerklik farkı olduğu ortaya çıktı. Anadolu, Mersin, Kocaeli, Dicle üniversitelerinde büyük sayılarda tasfiye gerçekleşti.
Tepki Cumhurbaşkanı ve hükümetten geliyordu. YÖK onlara katılıyor aracılık yapıyordu. Savcılar ise imzacılar hakkında terör propagandası yaptıkları iddiasıyla dava açtılar. 15 Temmuz 2016’da FETÖ’cü darbe girişiminden sonra ilan edilen olağan üstü hal sorasında çıkarılan 672, 675, 677, 679 sayılı KHK’lerle 406 öğretim üyesi ihraç edildi.
Bu tasfiye 1402’likler tasfiyesinden farklı gerçekleşiyordu. 1402’liklerin tasfiyesine büyük ölçüde, yaygın tepki gösteren üniversite bu tasfiye karşısında tepki göstermemiştir. Tasfiye meşruiyet krizi yaratmamıştır. Kanımca bu YÖK rejiminin en karanlık başarısıdır. YÖK yalnızca merkeziyetçi bir yapı olarak değil, tasfiyeyi görünmezleştiren ve “gereksizleştiren” bir kurumsal dolaylılaştırma mekanizması olarak çalışmaktadır Üniversite artık özerkliğin ihlali konusunda suskun kalmaktadır. Dönüştürülmüştür. Ancak bazı üniversiteler hâlâ kendilerini akademik özne olarak görebilmektedirler. Diğerleri ya hiç özne olamamışlar ya da bu niteliklerini kaybetmiştir.
Tasfiye edilenler iki grupta toplanabilir. Üniversitelerin uzaklaştırdıkları 100 civarında tahmin edilmektedir. KHK ile 15 Temmuz sonrasında uzaklaştırılanların sayısı 406’dır. Toplam tasfiye 500’ü aşmaktadır. İmzacıların yüzde 25’i kadarıdır. Bazı üniversitelerin işlem yapmayarak YÖK’e direnmeleri sonucu işlem dışı kalanların miktarı 200-300 civarındaydı. Direnenlerin oranı yüzde 10-15’ i buluyordu. Bu oran YÖK’ün tüm üniversiteleri aynı çizgiye çekemediğini ve özerkliğin belli bir ölçüde korunduğunu gösteriyor. Uzaklaştırılanlardan 70-80 arasındaki imzacı açtıkları davaları kazanarak üniversitelerine dönebildiler. Açılan davalardan ancak yüzde 15’i kazanılabilmişti.
Bu dönemde KHK ile uzaklaştırılanlar, 1402’liklerden farklı olarak, uzaklaştırmakla kalınmıyordu. Aynı zamanda yurt dışına çıkmaları yasaklanıyordu. Bu bir cezalandırmaydı. Yaşayabilmek için yurt içinde kalarak, akademik yaşamın dışındaki işlerde çalışmak zorunda bırakılıyorlardı. Üniversite, “Barış Akademisyenleri” kararına 1402’lerdeki gibi tepki göstermedi çünkü artık kendisini savunabilecek bir kurum olmaktan çıkmıştı. 1402, üniversiteye dışarıdan vurulmuş bir darbeydi. “Barış Akademisyenleri” tasfiyesi ise üniversitenin içerden boşaltılmış hâline denk gelmişti. Bu bir ahlâki suçlama değil;
bir kurumsal çöküş saptamasıydı. Bu durum, 2016 tasfiyesinin kolektif bir cezalandırmadan çok, seçmeci ve örnekleyici bir tasfiye olduğunu göstermektedir. Tasfiyenin imzacıların tamamına değil, belirli bir kısmına yönelmesi, bize bu müdahalenin akademik ya da bildirinin içeriğine dayalı olmaktan çok, yeni bir siyasal ihtiyaç rejiminin ürünü olduğunu anlatmaktadır.
III. Yaşanan tasfiyelerin öyküsü bize Türkiye ve üniversiteleri konusunda ne anlatıyor?
Türkiye’nin 83 yıl içinde yaşadığı altı üniversite tasfiyesini gördük. Şimdi Türkiye’nin bu deneyiminin ülke ve üniversiteleri konusunda ne anlattığı üzerinde durabiliriz.
Süreklilik ve Tekrar: Diğer ülkelerde tasfiyeler genellikle büyük siyasal kırılmaların ardından bir kez yapılır ve kurumsal düzenlemelerle kapanır. Türkiye’de ise tasfiye bir “yönetim tekniği” olarak tekrar tekrar devreye sokuluyor. Türkiye’de üniversite tasfiyeleri tekil olaylar değil, tekrar eden bir kurumsal pratik. 1948’den 15 Temmuz 2016 sonrasına kadar her tasfiye, farklı gerekçelerle ama benzer yöntemlerle yapılmıştır. Bu tekrar, bize üniversite özerkliğinin tarihsel olarak sürekli tehdit altında olduğunu gösteriyor.
Siyaset-Üniversite İlişkisi: Türkiye’de tekrar eden tasfiyeler, bize bu sorunun üniversiteye özgü bir sorun değil; siyasetin üniversiteyi nasıl konumlandırdığıyla ilgili bir sorun olduğunu gösteriyor. Devlet üniversiteyi özerk bir bilgi üretim alanı olarak değil, “uslandırılması gereken” bir kurum olarak görüyor. Bu yanlış formülasyon, üniversiteyi sürekli siyasal müdahaleye açık hale getiriyor. Üniversite özerkliği bu yüzden kalıcı bir şekilde tesis edilemiyor.
Meşruiyet Sorunu: Tasfiyeler, üniversitenin toplumsal meşruiyetini zedeliyor. Tasfiyeler, üniversitenin epistemolojik ve etik temellerini sarsıyor. Akademik özgürlük ve bilimsel üretim, siyasal kaygılara kurban ediliyor. Bu, üniversitenin toplumsal meşruiyetini de aşındırıyor.
Üniversite Özerkliğinin Çöküşü: Her tasfiye, üniversitenin kendi karar mekanizmalarını zayıflatıyor. Devletin doğrudan müdahalesi, üniversiteyi bir siyasal aparat haline getiriyor. Sonuçta özerklik yalnızca zedelenmiyor, işlevsizleşiyor.
Türkiye’nin Özgünlüğü: Bu tekrar eden tasfiye pratiği, Türkiye’yi uluslararası karşılaştırmalarda istisnai kılıyor, tasfiyeyi bir yönetim tekniği haline getiriyor. Üniversite özerkliği burada yalnızca zayıf değil, sürekli yeniden hedef alınan bir alan olarak kalıyor. Türkiye’de üniversite tasfiyeleri, olağanüstü dönemlerin geçici tedbirleri değil, devletin siyasal müdahale repertuarının kalıcı bir parçasıdır. Bu tekrar eden pratik, üniversite özerkliğini yalnızca zedelememiş, onu siyasal iktidarın araçsallaştırdığı bir alan haline getirmiştir.
Türkiye’nin yükseköğretim tarihi içinde kurulan YÖK, bir anlamda bu tekrar eden tasfiye pratiğine bir çözüm arayışı olarak da görülebilir. YÖK üniversite siyasetçi ilişkisini dolaylılaştırarak tasfiyeye ihtiyaç bırakmayacak hale getirmişti. Bir başka deyişle üniversiteye doğrudan müdahaleyi kurumsal bir mekanizma üzerinden “normalize” ediyordu. Bu sayede tasfiye ihtiyacı azalıyor, çünkü siyasal kontrol zaten YÖK aracılığıyla sürekli ve kurumsallaşmış biçimde sağlanıyordu. Bu mekanizma 35 yıl çalıştı, 2016 yılında bu mekanizma aşıldı.
“Bu suça ortak olmayacağız” bildirisi, YÖK’ün kurumsal filtrelerini aşan bir etki yarattı. Çünkü doğrudan siyasal iktidarı hedef alan bir etik ve politik söylem içeriyordu ve YÖK’ün rutin denetim mekanizmalarıyla bastırılabilecek bir şey değildi. Dolayısıyla bildirinin kendisi, YÖK’ün dolaylılaştırma kapasitesini işlevsiz hale getirdi. YÖK şiddetli bir uygulama gerçekleştirmiyordu. Bu mekanizmanın olanakları içinde bir uygulama vardı. Bunun ötesinde olan esas tasfiye Cumhurbaşkanın 15 Temmuz FETÖ’cü darbe girişiminden sonra altı KHK kararnameyle çok kararlı görünen 406 kişilik uzaklaştırmasıdır. “Suça ortak olmayacağız” bildirisine karşı önce YÖK kanalıyla işlemler yapıldı. Operasyonun büyüğü aradan yedi ay geçtikten sonra FETÖ darbe girişiminden sonra Cumhurbaşkanı tarafından KHK’larla 406 kişiyi uzaklaştırarak yapıldı.
Ayrıntılarını gördüğümüz 2016 tasfiyesini değerlendirdiğimde bu tasfiyenin gerisinde üniversiteye ilişkin gerekçelerden çok doğrudan siyasal gerekçeler bulunduğunu fark ediyorum. Bildirinin verilmesiyle Cumhurbaşkanının operasyonu arasında yedi ay geçmiştir. Daha önemlisi öyküyü anlatırken verdiğim sayıların değerlendirilmesi yapılınca 2212 imzacıdan 1200’ün her türlü işlem dışı tutulmuş olduğu ortaya çıkmaktadır. Burada açıkça seçmeci davranılmıştır. Oysa imzacılar aynı bildiriyi imzalamıştır. Eğer imzacıların bir kısmı yapılan operasyonun dışında tutuluyorsa, bu operasyonun bildiri dolayısıyla yapıldığı söylemek zorlaşır. Açıkça söylenmeyen gerekçeleri aramak gereksinmesi doğar
15 Temmuz FETÖ darbesi yeni bir durum yaratmıştır. Darbeye maruz kalan iktidar, iktidarını güçlendirmek, kamu alanındaki doğan terreddütleri ortadan kaldırmak istemektedir. Siyasal ihtiyaçları değişmiştir: devletin tüm kurumlarını yeniden hizaya sokmak, muhalefeti bastırmak ve üniversiteleri de bu yeni “güvenlik rejimi”nin parçası haline getirme yolunda, KHK’ler ile yapılan doğrudan tasfiye, siyasal gücün gösterisi ve kontrol aracı olarak devreye sokulmuştur. Bildiri yayınlandığında yapılmayan müdahale, yedi ay sonra yeni siyasal ihtiyaçlara yanıt vermek için yapılmıştır.
IV.Son verirken
Bu öykünün tümü değerlendirildiğinde “Türkiye’de üniversite tasfiyeleri, olağanüstü dönemlerin geçici tedbirleri değil, siyasetin üniversiteyi yanlış formüle edişinin sürekli sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Devlet, üniversiteyi özerk bir bilgi üretim alanı olarak değil, uslandırılması gereken bir kurum olarak görmüş; bu bakış açısı tasfiyeleri tekrar eden bir yönetim pratiğine dönüştürmüştür. Böylece üniversite özerkliği yalnızca zedelenmemiş, kalıcı olarak siyasal müdahalenin nesnesi haline gelmiştir” denilebilir.
Türkiye üniversite tarihindeki tasfiyeler, tekil olaylar olmaktan çok, süreklilik gösteren bir kurumsal kırılganlığın ifadesidir. 1933’ten 2016’ya kadar yaşanan altı büyük tasfiye, farklı gerekçelerle yapılmış olsa da ortak bir yapısal soruna işaret eder: Üniversite özerkliğinin kurumsallaşamaması. 1946 ve 1961 yasaları üniversite özerkliğini yasal ve anayasal düzeyde tanımış olsa da, tasfiyeler bu özerkliğin kırılganlığını sürekli hatırlatmıştır. Bu öykü, Türkiye’de üniversitenin yalnızca bilimsel üretim yapmaya çalışan değil, aynı zamanda siyasal iktidar karşısında özerklik mücadelesi veren bir kurum olduğunu göstermektedir.
1933’ten 2016’ya uzanan süredeki tasfiyeler;
- Kurucu tasfiye (1933)
- İdeolojik bastırma tasfiyesi (1946–48)
- İktidar boşluğunda iç rekabet tasfiyesi (147’ler)
- Uslandırma tasfiyesi (1975 ODTÜ)
- Rejimin yeniden kuruluşu tasfiyesi (1402)
- YÖK dönemi tasfiyesi (2016)
diye farklılaşmaktadır. Ancak gerekçeler değişse bile, tasfiyenin temel işlevi değişmemiş, üniversitenin epistemik özerkliğini siyasal iradeye tabi kılmak olmuştur. Bu süreklilik, Türkiye’yi karşılaştırmalı yükseköğretim literatüründe istisnai bir konuma yerleştirmektedir. Bu süreklilik Türkiye’de üniversite özerkliğinin kalıcı bir anayasal güvenceye kavuşamadığını da göstermektedir. Bu süreklilik bize üniversite özerkliği konusunda kalıcı bir kurumsal içselleştirmenin sağlanamadığını göstermekte ve üniversite özerkliğinin etik ve kolektif savunma kapasitesinin oluşamadığını ve tasfiyeyi adeta bir yönetim tekniği haline soktuğunu anlatmaktadır.
İzlenen altı tasfiye, üniversitenin kolektif özne olma kapasitesinin zaman içinde nasıl zayıfladığını da göstermektedir. 1933’te kurumsal yaşam henüz oluşmadığı için tepki zayıftır. 1960 ve 1975’te üniversite güçlü bir tepki gösterebilmiştir. 1402 sürecinde tepki parçalı ama yaygındır. 2016’da ise üniversitenin büyük bölümü suskundur. Bu sessizlik, bireysel korkularla açıklanamaz. Asıl mesele, üniversitenin kendi özerkliğini savunabilecek etik ve kurumsal omurgasını büyük ölçüde yitirmiş olmasıdır. 2016 tasfiyesi bu nedenle yalnızca bir siyasal müdahale değil, aynı zamanda uzun süreli bir kurumsal çöküşün görünür hale gelmesi diye yorumlanabilir. 2016 tasfiyesi, önceki tasfiyelerden farklı olarak, üniversitenin içerden boşaltıldığı bir zeminde gerçekleşmiştir. Üniversite kendisini savunamamıştır.
İlhan Tekeli
Bilim Akademisi üyesi
KAYNAKÇA
Akyüz, Y. (2019). Türk eğitim tarihi: MÖ 1000 – MS 2019. Ankara: Pegem Akademi.
Ateş, T. (2007). Üniversiteler ve Demokrasi, İstanbul Bilgi Üniversitesi.
Berkes, N. (1978). Türkiye’de çağdaşlaşma. İstanbul: Doğu-Batı Yayınları.
Berkes, N. Unutulan Yıllar. İstanbul: İletişim Yayınları, 1997.
Boran, B. (1947). Sociology in retrospect. American Journal of Sociology, 52(4), 312–318.
Boratav, P. N. 100 Soruda Türk Halkbilimi. İstanbul: Gerçek Yayınevi, 1969.
Boratav, P. N. (1998). Folklor ve edebiyat. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Bourdieu, P. (1988). Homo academicus (Çev. P. Collier). Stanford: Stanford University Press.
Esenel, M., & Berkes, N. (der.) (2002). Niyazi Berkes’e armağan. İstanbul: İletişim Yayınları.
Foucault, M. (1980). Power/knowledge: Selected interviews and other writings 1972–1977. New York: Pantheon Books.
Gözler, K. (2018). Türk anayasa hukuku. Bursa: Ekin Yayınları.
Habermas, J. (1989). The structural transformation of the public sphere. Cambridge, MA: MIT Press.
Koçak, C. (2010). Türkiye’de milli şef dönemi (1938–1945). İstanbul: İletişim Yayınları.
Malche, A. Rapport sur la Réforme de l’Université d’Istanbul. 1933.
Mardin, Ş. (1991). Türkiye’de toplum ve siyaset. İstanbul: İletişim Yayınları.
Sabancıoğlu, M. (Yayına Hazırlayan), 2023, Sahada, Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar. İstanbul, Bilim Akademisi Yayınları.
Offe, C. (1984). Contradictions of the welfare state. Cambridge, MA: MIT Press.
Özbudun, E. (2012). Türk anayasa hukuku. Ankara: Yetkin Yayınları.
Özen, H. (2002), Entellektüelin Dramı, 12 Eylül’ün Cadı Kazanı, Ankara, İmge Yayınevi.
Slaughter, S., & Leslie, L. L. (1997). Academic capitalism: Politics, policies, and the entrepreneurial university. Baltimore: Johns Hopkins University Press.
Tanör, B. (1998). Türkiye’de anayasal gelişmeler (1789–1980). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Tekeli, İ. (2007)”Cumhuriyet Öncesinde Üniversite Kavramının Ortaya Çıkışı ve Gerçekleştirilmesinde Alınan Yol”, Aras N.K, Dölen E. Bahadır O.(Editörler)Türkiye’de Üniversite Anlayışının Gelişimi (1861-1961), TÜBA Yayınları,ss.19-51.
Tekeli, İ. (2009): “Türkiye’de Üniversitelerin YÖK Sonrasındaki Gelişme Öyküsü (1981-2007)”, Çelik, T. Tekeli,İ.(Editörler) Türkiye’de Üniversite Anlayışının Gelişimi (1961-2007),Ankara, TÜBA.
Toprak, Z. (2017). Türkiye’de popülizm: 1908–1923. İstanbul: Doğan Kitap.
Turan, Ş.(2013). Bir Kara Çalma Öyküsü, Ankara, Bilgi Yayınevi.Yayınevi
Tunaya, T. Z. (1995). Türkiye’de siyasal partiler (1859–1952). İstanbul: Arba Yayınları.
Türkmen, E,A, ( 2018) (Düzenleyen) Behice Boran Kitabı Seçme Metinler ve Üzerine Yazılar, Ankara, Dipnot
Zürcher, E. J. (2004). Modernleşen Türkiye’nin tarihi (Çev. Y. Saner). İstanbul: İletişim Yayınları.



