Cahit Arf’ın TÜBİTAK Bilim Ödülü konuşması

Cahit Arf (1910-1997)

Cahit Arf’ın 4 Kasım 1974’te TÜBİTAK Bilim Ödülü töreninde yaptığı konuşmanın metnini aşağıda sunuyoruz.[1]Cahit Arf’ın Konferansı. 1974 Yılı Bilim, Hizmet ve Teşvik Ödülleri 4 Kasım 1974. Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu. 1976. s. 6-12. Sayfa 6-7, Sayfa 8-9, Sayfa 10-11, Sayfa 12 Cahit Arf, konuşmasının ilk bölümünde bir matematikçinin bir probleme nasıl yaklaştığını ve onu çözmek için nasıl bir program izlediğini anlatıyor, ikinci bölümde ise bir bilim insanının “ANLAMAK” çabasını irdeliyor. 



Sayın Dinleyenler,

Şimdiye kadar bu ödülleri almış olan bilim adamlarımız bu vesile ile yaptıkları konuşmalarda genellikle ödül almalarına sebep olan yahut da sebep olarak gösterilen çalışmaları hakkında dinleyicilere bir fikir vermeye çalışmışlar ve bu arada toplumumuzun bilim hayatı ile ilgili bazı temenniler ileri sürmüşlerdir. Kendine özgü bir takım kavramlardan oluşan Matematik dili, bu dili kullanan çok dar bir zümre dışındaki kişilerce hiç anlaşılamayacağından, benim temel Matematiğe yaptığım farz edilen katkılar hakkında buradaki dinleyicilere bir fikir verebilmeme olanak yoktur.  Bu sebeple sözünü ettiğim tutumdan biraz inhiraf edeceğim ve kanımca her Matematikçinin yaptığı işin ne olduğunu bir programla size anlatacağım, ve belki de, bunun içinde benim yerim neresidir onu göstermeye çalışacağım.  Ayrıca şunu da yapmak istiyorum: Bu vesile ile bu programın doğurduğu ve icabettirdiği bilim adamı psikolojisine biraz temas edeceğim.  Bu suretle ortaya koymuş olacağım görüşün kişisel olmaktan öteye gitmeyeceği tabiatıyla aşikardır. Bu şekilde de şu iki hususta faydalı olacağımı ümit ediyorum.  Birisi, genç bilim adamlarımızın ve bilim adamı namzedi gençlerimizin kendini anlamalarına yardım etmek, yardımcı olmak, ikincisi de yöneticilerimize ve politikacılarımıza, belki bilim adamlarının ne çeşit yaratıklar oldukları hakkında bir fikir vermiş olacağım.

Böyle bir konuşma yapma durumu ile karşılaştığım her seferde aklıma şu karikatür hikâye gelir. Elektromanyetik dalgalarla uzak mesafelere sinyaller göndermeyi ilk başaran Marconi bir aralık İngiltere’de bulunmuş ve İngiltere’de kendi şerefine verilen bir toplantıda … bu hikâye uydurma ve karikatürdür, ciddi bir hikâye değil… evet, böyle bir toplantıda bulunan bayanlardan biri Marconi’ye bu marifetini nasıl yaptığını soruyor.  Marconi de … O sıralarda elektromanyetik dalga hakkında bilgi sadece Fizikçilere mahsus bir bilgiydi halk, hatta aydınlar bile bu hususta hiçbir şey bilmiyorlardı… Onun için Marconi bu marifetini hanıma anlatmak için der ki, “Büyük bir havuz tasavvur edin ve bu havuzun ikin ucunda birer kişi bulunsun.  Havuzun ortası da dallarla kapalı olsun:  Öyle ki bu kişiler birbirlerini görmesinler hatta duyamasınlar.  Fakat havuzun bir başındaki adamın havuza taşlar attığını tasavvur edin.  Havuzda halka halka yayılan dalgalar peyda olur ve bu halkalar öteki adama ulaştığı zaman birinci adamın havuza taşlar attığını anlar ve bu şekilde bir sinyal almış olur.”  Hanımın anlaması biraz çabukmuş… aceleciymiş biraz anlama hususunda… Hemen teşekkür etmiş ve “Anladım” demiş, hikâyenin üst tarafını dinlememiş.  Ahbaplarına da “Biliyor musunuz? Şimdi biz burada İngiltere’den Amerika’ya şöyle muhabere ediyoruz.  Atlantiğe büyük kayalar atılıyor oraya varan dalgalar sayılıyor.”  Şimdi, birazdan Matematik hakkında vereceğim programın ve program hakkında vereceğim örneğin basitliği ümid ediyorumki bu hikâyeden esinlenerek, sizi aldatmayacaktır.

Matematikçi az veya çok bilinçli olarak ilk önce bir takım düşünsel nesnelerden oluşan bir topluluk göz önüne alır.  Bu topluluktaki nesneler birbirleri ile olan bağıntıları ile yeteri kadar belirir, daha doğrusu Matematikçinin gözünde belirir, ve o bağıntılara da Matematikçi Aksiyoma der.  Bir örnek, bildiğiniz hepimizin okulda okuduğumuz öğrendiğimiz Öklid uzayıdır.  Bu Öklid uzayı noktalar doğrular, düzlemler, nokta takımlar gibi nesnelerden teşekkül eder ve gene okuldan bildiğiniz gibi bir takım aksiyomlarla bunların arasındaki münasebetler belirir.  Matematikçi için bu münasebetler yeterlidir.  İlk yaptığı iş Matematikçinin, böyle bir topluluk göz önüne almak.  İkinci iş, yani programın ikinci merhalesi: Bu topluluk içersinde nesneleri birey olarak belirtmek için her nesneye bir takım vasıflar bağlanması. Bu yaptığı ikinci operasyona topluluğun koordinatlanması diyebiliriz.  Örnek gene Öklid uzayında noktaların, doğruların düzlemlerin ilh… bir takım koordinatlarla sayılarla belirtilmesi.  Bu şekilde her nesne birey olarak belirtilmiş oluyor.  İkinci operasyondan sonra daha ciddi olan üçüncü bir operasyon geliyor. Matematikçi bu üçüncü operasyonda şunu yapar: Bir kere koordinatlama işinde nesneleri karakterize eden vasıfların ancak belirli bir noktai nazara göre muayyen olduğunu görür.  Noktai nazar yani referans sistemi, değiştiği zaman bu vasıflar da değişir.  Tıpkı Öklid uzayında olduğu gibi.  Öklid uzayında bir noktanın bir doğrunun koordinatları koordinat sistemi değiştirildi zaman beraber değişirler.  Bu keyfiyeti müşahede edince der ki “Eyvah!.. Bu bu nesnelerin hakiki vasıflarını göremedim, çünkü değişiyor mütemadiyen”.  Onun için değişmeyen vasıflar aramaya kalkar.  Bunlara da hususi bi ad verir:  “invaryantlar” der. Üçüncü işi bu şekilde bu toplulukta nesneleri nesne takılarını karakterize eden veya bunlara bağlı olan invaryant yani referans sistemine bağlı olmayan vasıflarını aramak oluyor.  Bunları bulduğu ölçüde bu topluluğu iyi tanıdığı kanaatine varır.  Misal gene Öklid uzayında iki noktanın birbirinden uzaklığı.  Bu iki noktanın koordinatlarının farklarının karelerinin toplamının kare köküne eşittir.  Ve değişmez, yani koordinat sistemi değiştirildi zaman bu miktar değişmez.  Bunun için buna bir invaryant der.  Programın üçüncü kısmında bu şekildeki invaryantları arar.  Bu içincü işten sonra dördüncü bir iş olarak, Matematikçi bulabildiği bu invaryantların bu toplulukta nesneyi ne dereceye kadar karakterize edebildiğini arar ve ekseriya şunu görür.  Bu invaryantlar bir nesneyi tek olarak belirtmez ve bir çok nesneler bu toplulukta aynı invaryantları haizdir.  O zaman böyle bir durum görünce şunu araştırır: acaba topluluğu teşkil eden o nesnelerin permütasyonu ile bu invaryantları değiştirmez, yani daha doğrusu hangi invaryantları haiz iki objeyi birbirine dönüştürür? Bunu araştırır ve bunu yaptığı zaman bu şekildeki permütasyonları nazarı itibara almakla yeni bir topluluk nazarı itibara almış olur.  Bir takım permütasyonlar topluluğu. Bu permütasyon topluluğuna da ilk topluluğun otomorfizm grubu adını verir ve çok keyiflenir böyle bir gurup bulduğu zaman.  Örnek olarak aldığımız Öklid uzayında bu otomorfizm grubu hep bildiğimiz gibi uzayın yerdeğiştirmeler grubudur.  Yani katı cisim olarak cisimlerin bir yerden başka bir yere gitmesi değişimi bu gurubu teşkil eder. Ve nihayet bu iş kademelerinin sonuncusu ve beşincisi olarak bulduğu invaryantların birbirini sınırlayıp sınırlamadığını araştırır.  Bunlar birbirlerine bazen bağlı olur. Mesela bir üçgen düşünün … dikkat ediyorsanız hep gayet iyi bildiğiniz misaller veriyorum… Bu üçgenin iki kenarının uzunluğunun toplamı ile farklarının arasında üçüncü kenarın uzunluğu bulunur.  Daha doğrusu üçüncü kenarın uzunluğu diğer iki kenarın uzunluklarının farkları ile toplamları arasındadır.  Bu şekilde bu üç invaryant birbirlerini sınırlamış oluyor. Ve matematikçinin yaptığı bu son iş bu sınırlamaları tespit etmek oluyor.  Bunu tespit ettikten sonra bir de şuna bakar.  Acaba bu sınırlamaların kalktığı daha geniş topluluklar mıdır? Misal gene deminki Öklid uzayından.  Bu uzaydan geniş bir topluluk vardır. Buna da Matematikçiler kompleks uzay derler.  Artık bunun ne olduğunu söylemekten vazgeçeyim. Bu arada, bu işleri yaptığı sıralarda, genel olarak Matematikçi bu topluluğu daha evvelce tanıdığı başka topluluklara benzetmeye çalışır. Ve bunu yaptığı zaman da yani benzetebildiği takdirde gene çok sevinir ve hatta böyle bir benzetmeye de isim takar: homomorfdur bu iki topluluk der. Esas itibariyle hemen her matematikçinin yaptığı iş bu Programa göre cereyan eder.

Bir de şunu kaydedelim ki Matematikçi bu programda toplanan işleri hemen hemen hiçbir zaman tam olarak yapamaz.  O yaptıkları daima bu şemanın gerçekleşmesine önemli veya önemsiz katkılardır.  Bu vesile ile içinde bulunduğumuz 100 yılın en büyük Matematikçilerinden biri sayılan Henri Poincarre’nin bir sözünü hatırlatayım.  O şöyle diyor:  Matematikte problemler hiçbir zaman tam çözümlenemez. Ancak az veya çok çözümlenebilir Aslında bu sadece Matematik için değil her şey için böyledir zannediyorum.  Benim de nihayet temel matematiğe yaptığım farzedilen mütevazi ölçüdeki katkılarım, bu dediğim program çerçevesinde şimdi isimlerini söyleyeceğim toplulukları üzerinde yaptığım katkılardır. Bunlardan birisinin ismi lokal cisimlerin cebirsel genişlemeleri topluluğu, ikincisi, karakteristiği iki olan cisimler üzerinde kuadratik formlar topluluğu. Üçüncüsü de cebirselimsi dallar topluluğu.

İsimlerinin bile kendisi için bir anlam taşımayacağı, bu işler için bana ve benim gibilere mali destek sağlayan ve hem de toplumumuzun ortalama refah seviyesinin üstünde bir destek sağlayan vergi mükellefine bunların ne getirdiği pek haklı olarak sorulabilir.  Bu çok haklı soruya insan uygarlığı, bilimsel kültür gibi maddeten pek inandırıcı olmayan sözler dışında bu iki örnekle cevap vermek istiyorum. Bundan yüzyıl kadar önce, Matematikçiler dalga denklemi ve bunun çözümleri denilen topluluğu belirtmiş olduğum anlamda bir hayli incelemişler ve bu konuda bir hayli geniş bilgi birikimleri sağlamışlardı.  Bu arada Fizikçiler elektrik ve manyetik alanlar hakkında birçok esaslı neticeler bulmuşlar, Maxwell bu neticeleri kendi adı ile anılan bir takım kısmi türevli denklemler ile ifade etmiştir.  Bunların yani Maxwell denklemlerinin çözümleri de dalga denklemlerinin çözümüne bağlıdır.  Bundan faydalanarak, Hertz sonlu bir iletken üzerindeki çabuk değişen bir elektrik akımının çok uzaklara erişebilen değişgen bir elektromanyetik alan yaratabileceğini gördü.  Denklemden hareket ederek.  Diğer taraftan bir Fizikçi bir elektromanyetik alandaki çok küçük değişiklikleri kaydedebilen bir dedektör yaptı.  Fizikçinin adı … şimdiki Fizikçiler pek haberdar değildir tahmin ediyorum Branly[2]Eduard Branly, https://en.wikipedia.org/wiki/%C3%89douard_Branly isminde biri idi zannediyorum..  Bir cam boru içersinde küçük maden parçaları, maden tozu doldurmuş.  O doldurduğu cam borunun iki ucuna da iki iletken tıkamış ve dalga gelince o küçük parçacıkların herhalde iyi bir şekilde oryantasyonunu sağlıyor, yönlendiriyor ve ceryan geçiyor. Bir dalga daha gelince bu sefer bozuluyor ve ceryan geçmiyor.  Böyle bir marifet yapmış bu Branly isimli adam.  Arkasından Marconi bu tertibatı bir hayli geliştirmiş ve uygulamaya koyabilmiş.  Bunun neticesi olarak bugün vergi mükellefi radyo dinliyor, televizyon seyrediyor, ordusu bir sürü elektronik cihazlar kullanıyor, yani hakikaten yüz yıl evvelki Matematikçi, bugünün vergi mükelleflerine birşeyler verebilecek durumda oluyor.  İkinci bir misal: geçen yüz yılın sonunda ve bu yüzyılın başlarında bazı matematikçiler Boole cebri denilen bir çeşit sembolik lojik geliştirmişler.  Ben kendi hesabıma bu sembolik lojiğe pek önem vermiyordu; bu bir masal diyordum.  Hep formaliteden ibaret hiçbirşeyi yok, yani. İşe yaramaz. Sonra 1940’larda Shanon isminde bir Amerikalı genç bu lojiği elektrik devrelerin kaltatif analizinde kullanmayı düşündü.   Neticede bugün bu elektronik beyinler, otomatik kontrol cihazları çığ gibi inkişaf etti.  Bu örnekler şunu göstermektedir ki Matematikçilerin topluma faydalı olacağını hiç düşünmeden yapmakta oldukları işler bugün için toplumca kullanılmaz bile yarının toplumunun refahına çok esaslı bir katkıda bulunabilmektedir.  Bu sebeple toplum bugün bu işleri desteklemezse yarın onların doğurabilecekleri yararlardan mahrum kalabilir.

Türkiye gibi genel refah seviyesi düşük bir ülkede Matematik ve hatta daha şümullü olarak bütün temel bilimleri yalnız bu dediğim faydaları sağlamak kaydı ile destekleyecek yerde daha çabuk ve hemen, belki de bugün, neticeleneceğini olanaklı bulacağımız uygulamalı alanlarda destek yığınakları yapmak ve temel alanları refah seviyeleri şimdiden yüksek olan ülkelere bırakmak, temel alanlarda yarınımızın gerektireceği bilgileri bugün olduğu gibi yine o ülkelerden almak daha elverişli bir davranış olmaz mı sorusu akla gelebilir.  Biz pratik işlere girişelim.  Onlar yapadursunlar diğer şeyleri.  Tabii bu görüşe bir matematikçi olarak benim katılmam imkânsız.  Ama ben bitaraf olarak da görüşe katılmıyacağım. Hayatınızda karşılaştığınız bilgilerden bunları kendiniz üretirmişçesine “vay bu hakikaten” böyleymiş diyerek öğrendikleriniz dışında kalanları gerçekten öğrenmediğinizi sizin de müşahade ettiğinizi tahmin ediyorum.  Bu bilgiyi öğrenebilmek için hakikaten o bilgiyi keşfedercesine öğrenmek lâzımdır. Bunu yapmazsanız öğrenemiyorsunuz. Bu sebepledir ki bir toplumun yaratılmasına katılmadığı yeni bilgileri hazır alıp bunlara esaslı uygulama alanları bulması ve bu işi, o bilgilerin asıl sahiplerinden önce yapması hemen hemen olanaksızdır.

Bu son söylediğim husus beni bu şekilde bilim adamlarının psikolojisine getirmiş oldu.  Yani konuşmamın ikinci konusu. İlk önce şunu belirtmeliyim ki biraz önce 5 kademede şemalandırmış olduğum davranış sadece Matematikçiye mahsus bir davranış değildir.  Bu esas itibariyle bütün bilim adamlarının davranışıdır.  Ve bir tek sözcükle ifade edilebilir. Büyük harflerle “ANLAMAK”.  Bu anlamak davranışında Matematikçilerle diğer bilim adamları arasında tek fark diğer bilimlerde gözönüne alınan nesnelerin düşünsel olmayıp organlarımızla farkettiğimiz maddesel nesneler olmaları.  Fazla olarak bütün bilimler gözönüne aldıkları toplulukları Matematiğin düşünsel topluluğu ile idantifiye etmeye çalışırlar.  Bu idantifikasyon işine Matematiksel Model yapma denir.  Diğer bilimler sadık Matematiksel Model yapmakta başarılı oldukları ölçüde gelişmiş sayılırlar.  Bilimin birliğini oluşturan da, yani oluşturan yanı da, belki budur.  Yani hepsi aynı işi yapıyor aynı programı realize ediyor ve neticede Matematiğin topluluklarını kendi gözönüne aldıkları topluluklarla idantifiye etmeleri ile onları mükemmel hale getirmiş oluyor.  Bu bilimlerin birliğidir.  Bugün bilimde zorunlu olan ihtisaslaşmanın çok yayılması, bu birlik bilincinin bir ölçüde kaybolmasını sonuçlamaktadır.  Bu müşahededen esinlenerek bundan 5 yıl önce TBTAK Marmara Araştırma merkezinde bugün dünyada hiçbir eşi ve benzeri olmadığını zannettiğim bir üniversite sonrası okul kurmayı önerdim. Bu okul, öğrencilerinde demin yukarda sözü geçen yapısal birliğin bilincini güçlendirecekti.  Böylece batı ile aramızdaki bilim açığını kapatabilme yönünde bir hamle yapabileceğimizi umuyordum.  Bu işi o zaman beceremedik.  Fakat bu fikri benden genç kuşaklar, mesela Feza Gürsey, benden çok daha iyi anlıyorlar.  İnşallah onlar yaparlar.

Bilim adamlarının işi büyük harflerle “ANLAMAK”tır demiştim. Anlamak onda güçlü bir hırs konusudur.  Bir insan olması itibariyle başka hırsları, zaafları hatta çirkin hırsları bile olabilir. Fakat bu ANLAMA hırsının diğer bütün hırslarına üstünlüğü ölçüsünde bilim adamıdır.  Bu bakımdan bilim adamlığı ile akademik ünvanlar arasındaki korelasyon zannedildiğinden de zayıftır.  Örneğin ben ülkemizde bulunan akademik ünvanların en üstüne sahip olduğum halde, henüz 30 yaşına gelmemiş veya yeni gelmiş bazı genç dostlarımı bilim adamı olarak kendimden üstün görmekteyim. Buna mukabil ülkemizde akademik ünvanlara sahip birçok kişinin bilim adamlığı ile hiçbir ilişkisi olmadığı kanısındayım.  Aynı şey daha sınırlı bir ölçüde yabancı ülkelerde de doğrudur.  Bununla böyle kişilerin ünvanlarını haksız olarak kazanmış olduklarını söylemek istemiyorum. Akademik ünvanlar devletin ve kurulların kanunlarla verdikleri ünvanlardır.  Bilim adamlığı ise kişinin kendisi için yarattığı kişiliğidir.  Bilim adamı bu hırsı ile dikkatini dar bir konuda yoğunlaştırma zorunda olduğundan günlük yaşantısının bir bakıma konvansiyonel diyebileceğimiz yönlerini unutur yahut unutmadığı halde önemsemez.  Bu yüzden çevresinde anormal ve çocuksu intibaını yaratır.  Buna uydurma olmayan bir örnek vereyim.  Bir hikâye.  İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk yarısında yaşayan Matematikçilerin en büyüğü kabul edilen David Hilbert Göttingende bir ders verir.  Bu hikâye hakikat yani deminki gibi uydurma değil.  Göttingende ders vermektedir.  Bir öğrencisi birgün derste Hilbert tahtaya yazı yazarken pantolonunun arkasından sökük yahut yırtık olduğunu fark eder.  Ve herhalde bugün yırtıldı, yarın bir şey kalmaz diye aklından geçirir fakat ertesi gün, daha ertesi gün, müteakip derslerde Hilbert mütemadiyen bu yırtık pantolonla derse gelir.  Delikanlı artık haber vermek ister.  Kendisi, farkında değil herhalde der haber vermek ister, fakat bir türlü cesaret edemez.  Diğer taraftan o sırada Almanya’da hocaların talebelerini etraflara toplayıp kırlarda ormanlarda gezmeye çıkma adetleri vardı.  Bilhassa Göttingen’de bu vardı.  Gezintiler yapmak ve bu suretle öğrencilerle bir nevi münasebetlerini daha insani seviyeye götürmek fikri vardı.  Gene işte bu fasıldan hafta sonunda bir gurup geziye çıkar; bisiklet gezisine çıkarlar.  Bu bisiklet gezisinde Hilbert de vardır, bu öğrenci de vardır. Vardıkları bir yerde bisikletlerden inerler. Hilbert bisikletten inerken öteki çocuk da iner ve hemen fırsat bulunca şimdi söyleyeyim der.  Hilbert’in umumiyetle (ben kendisini tanıdım) pek öyle tatlı bir yüz değildir.  Hani biraz sert bir yüzü vardı.  Fakat çocuk bunu söyleyince o sert yüzü tatlılaşır ve “Ah dostum der o bir haftadır öyle.” Bu vesile ile Hilbert’in meşhur bir sözünü tekrarlayayım.

“Bir matematikçinin en önemli meziyeti bazı şeyleri unutabilmesidir.”

Bu günlük yaşantı kurallarını ihmal etme veya unutma eğilimi yüzünden böyle kuralların çoğalması bilim adamını büyük ölçüde sıkar ve onu konvansiyonel davranışlardan nefret etmeye iter.  Bu sebeple çok detaylı kanun ve yönetmeliklerin çevresine müdahale etmeleri onu bazen küstürür, bazan da isyan ettirir.  Bu vesile ile şunu söyleyeyim ki TBTAK[3]TÜBİTAK- Türkiye Bilimsel Araştırma Kurumu kanunu hazırlanırken en korktuğumuz şeylerden biri de bu idi.  Yönetmelik hastalığı idi. Ve galiba korktuğumuza bir ölçüde uğradık.  Konvansiyonlara karşı olan alerjisi onu çoğu kez demokratik mütevazi bir kişi olarak gösterir.  Buna mukabil bildiği ve anladığı kanısında olduğu konularda anlamsız gördüğü durumlar karşısında çok kırıcı ve kaba olabilir.  Bilim adamları birbirlerinin bu karakterini bildikleri için kendi aralarında böyle davranışlardan çok kez kuşkulanmazlar ve bu kabalıkları çabuk unuturlar.  Buna mukabil bilim adamlıklarını kabul etmedikleri kişiler karşısında, samimiyetsizlikler karşısında, bilim adamları çok zalim olabilirler.  Tabii kendi ölçülerine göre.  Zalimlikleri de şöyle tecelli eder.  Görmemezlikten gelirler ve şeffaf bir cisme bakar gibi böyle kişilere bakarlar.  Bilim adamları kolayca anlaşılacağı gibi idari görev sorumluluklarından genellikle kaçarlar.  Yönetmeliklerle başları pek hoş olmadığı için böyle şeyleri zaten beceremezler.  Bu yüzden bilimsel kuruluşlarda böyle görevlerin heveslileri çoğu kez, bilim adamlıklarını yitirmiş veya hiçbir zaman bilim adamı olmamış unvanlı kişilerdi.  Bu sonuncular kuruluşun bilimsel gelişmesine bazan zararlı olabilirler. (Bu sonuncular, bilim adamı olmayıp da unvan almış kişilerdir. )

Böyle idareciler bazan şuur altından gelen bir etki ile ya da bilinçsiz bir içtenlikle bilim adamlıkları ile unvanları arasındaki açığı yönetmelikler ve idari tasarruflarla kapatmak eğilimini gösterirler.  Bu davranışları kuruluştaki bilhassa genç bilim adamları üzerinde en hafif şekli ile sinirlendirmek olan manevi bir baskı yaratır.  Bu baskının sonucu bu genç insanlarda ANLAMAK hırsının gücünü kaybederek yerini kuruluşun iç politikası ile ilgili küçük hırslara terketmesi veya böyle gençlerin kuruluş ve hatta ülkeden kaçmalarıdır.  Bu duruma bir çare olarak tatbiki belki biraz on şu tedbir ileri sürülebilir.  Böyle kuruluşların yöneticiliklerine tercihan bilimsel iddiaları olmayan makul kişilerin getirilmesi.  Bu öneriye olumlu bir örnek olarak Sayın Kemal Kurdaş’ın ve Sayın Şefik Erensü’nün ODTÜ’deki rektörlüklerini gösterebiliriz.

Konuşmamı iki temenni ile bitirmek istiyorum. Ülkemizde yüksek düzeydeki yöneticilerin ve politikacıların bilimsel konularla ilgili kuruluşların yöneticilerine danışmaları tabiidir.  Bunun yanında yüksek düzeydeki yönetici ve politikacılarımızın her türlü protokol kurallarını bir yana iterek bilim adamlarımızla, bilhassa bunların genç olanları ile, tanışmaya çalışmaları ve bu yoldan edinecekleri kanılar ışığında alacakları kararları oluşturmaları bu kararların isabetli olması ihtimalini artırır.  Bu usulün resmi bir danışmanlık müessesesi haline getirilmesinin çok büyük sakıncalar doğuracağı tabiidir.  Ancak, böyle bir temenninin arkasında şöyle bir soru ortaya çıkar.  Yüksek bir düzeydeki yönetici veya politikacı hakiki bilim adamlarını diğerlerinden nasıl ayırt edecektir?  Bu hususta işe yarar bir kriter yok, bilmiyorum.  Ama kendilerine azıcık sezgilerini kullanmalarını tavsiye edebilirim. Şöyleki iyi idareciler, iyi yöneticiler, danışmanlarını iyi seçebilenlerdir.  O itibarla bu sezgi onu eğer hakikaten iyi bir yönetici ise doğru yola götürür.  Bu şekilde hareket etmek sureti ile de bilimin yerleşmesine, yayılmasına, derinleşmesine yardımcı olabilecekleri kanaatindeyim.  İkinci temennim genç bilim adamlarımızın anlamak hırslarını uzun süre her şeyin üstünde tutabilmeleri ve mutluluklarını uzun süre bulabilmeleridir.

Konuşmamda belirttiğim görüşler yer yer isabetsiz veya tamamen isabetsiz ve hatta en kötüsü banal olabilir.  Ama bu konuşma, konuşmanın muhatabı olan kişileri konusu üzerinde biraz düşündürebilirse konuşmam hedefine ulaşmış olur.

Teşekkür ederim.

Notlar/Kaynaklar

Notlar/Kaynaklar
1 Cahit Arf’ın Konferansı. 1974 Yılı Bilim, Hizmet ve Teşvik Ödülleri 4 Kasım 1974. Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu. 1976. s. 6-12. Sayfa 6-7, Sayfa 8-9, Sayfa 10-11, Sayfa 12
2 Eduard Branly, https://en.wikipedia.org/wiki/%C3%89douard_Branly
3 TÜBİTAK- Türkiye Bilimsel Araştırma Kurumu