Quo vadis, hocam?

Shutterstock

Eğitime kafa yoranlarımız, bunun geldiğini görüyor, bekliyorduk: Yüksek öğrenimde bilginin aktarılış biçimi 100 küsur yıldır değişmemişti ama bilimin yapılışı ve yayılışı aynı zaman diliminde bambaşka şekillere bürünmüştü. Böyle gelmiş, böyle gitmezdi… Son 20 yıldır, yeni öğrenme teknikleri üzerine yapılan yığınla çalışma ve bunların uygulamaları yüksek öğrenimde gittikçe daha fazla yer buluyordu, ancak gelişme yine de istenilen hızda değildi.

Yüksek Öğrenimde değişim ihtiyacına nasıl evrildik? 

Yüksek öğrenim kavramı yeniyken “ders kitabı” yoktu. “Hoca” kendi dağarcığındaki bilgiyi sınıftaki öğrencilerine aktarıyordu – ki öğrencileri o başka hiçbir yerde bulamayacakları bilgiyi özümseyecekleri sıralarda oturabilmek için bin türlü fedakârlıkta bulunmuşlardı. Hoca, dağarcığını kendi araştırmalarına dayanarak oluşturuyordu. Hoca anlatıyor, öğrenci alıyordu.

50 yıl öncesinde artık ders kitapları ortalıktaydı, ancak bunlar ağırlıklı olarak yazarının yıllar süren araştırmalarına ve verdiği dersler sırasında oluşturdukları notlara dayanarak hazırlanıyordu. Sınıftaki öğrenciler de üniversiteye hem bireysel merakları hem de farklı yaşam tahayyülleri nedeniyle gelmişlerdi. Aktarıcının rolü yine öğrenmeye susamış gruplara farklı tatlar sunmak üzerine kurulmuştu.

90’lı yıllara geldiğimizde, sınıfta hocalar genellikle başkalarının, belki de yıllar önce hazırlanmış, ara sıra güncellenen ders kitaplarından bilgileri aktaran aracılara dönüşmüştü. Kendi araştırmalarını aktarmayı ise makalelerine ya da iyi ihtimalle lisansüstü derslere bırakır olmuşlardı. Öğrenci gözüyle baktığımızda, yüksek öğrenim diplomasına sahip olmak artık sınıf atlamanın, yukarı yönlü sosyal hareketliliğin etiketi olmuştu. Öğrenciler hâlâ bilgi almaya hevesliydi de sanki amaç daha benmerkezcildi çoğu için ve “Bunlar hayatta ne işime yarayacak ki?” konuları varsıl bir geleceğe yapılan yatırımlar nedeniyle sineye çekilebilirdi.

Sonra İnternet ve ardından Google Çağı geldi. Bilgiye erişim artık son derece kolaylaşmıştı. Hal böyle olunca, hocaların anlattığı derslerin âlâsı internette bulunur olmuştu. Kendini yenilemeyen, kendi öğrendiği şekilde ders anlatan hocalar öğrencilerce “sıkıcı” bulunuyordu. Birçok öğrenci derse tamamen diploma yolunu döşemek için gitmeye başlamış, hatta mümkünse derse devam etmeden sınavı atlatmanın yollarını arar olmuşlardı. Sınav edinilen bilgiyi ölçme ve daha iyi bilgi aktarmada kullanılan bir araç olmaktan çıkıp, atlatılması gereken badire haline gelmişti.

Bu gelişmeleri takip eden birçokları, bilgi aktarmak için yeni yollar keşfetme çabasına son 20 yıldır girdiler. Kısa bir İnternet aramasıyla bulunamayacak bilgileri farklı aktarma yöntemleri ile öğrencilere ilginç kılmak, bilgiyi edinmeyi ve bilgiyi üretmeyi bilişsel zevk için arayan öğrenciyi “oluşturmak” için karşılarındaki kitleyi cezbedecek tarzların arayışına girdiler. Çok emek isteyen ve araştırma zamanından çalan, dolayısıyla az sayıda öğretim üyesi tarafından ortaya konan bu çabalar hem hocalar hem de öğrencilerce genel kabul görmediler.

Sonra pandemi geldi ve herkes bu yeni tarz eğitim modellerini bir ucundan yakalamak, parçası olmak zorunda kaldı.

Üniversitelerin öğretim üyelerinden beklentileri

Yüksek öğrenim kavramı yeniyken araştırma ve eğitim iç içeydi. Bilgi keşfedildikçe hevesli öğrencilere aktarılıyordu. Üniversitelerin hocalarından beklentileri, sosyal ya da pozitif bilimle ilgili olsun, günlük deneyimlerimizi insanlığın anlayabileceği dilde onlara aktaracak kavramları geliştirmeleriydi. Kuantum mekaniğin temellerinden, ekonomik buhranın nedenlerinin anlaşılmasına, tarihsel olgulara anlam verilmesinden dillerin evrimine bir dizi “keşif” bu süreçte yapıldı. Aynı zamanda bilimsel metodolojinin temelleri de üniversitelerin özgür düşünce ortamlarında sağlam atıldı.

50 yıl öncesinde, bilimsel kuramların deneylerle sınanması ve dahası bilimsel tahminlerin uygulamalara dökülmesi, insanlığın günlük hayatına yarar sağlayan işlevlerinin doğal karşılanmasına neden olmuştu bile. Moleküler biyolojide devrim yapan DNA çift sarmal yapısının keşfinin, yayınlandığı sırada öyle çok da büyük ses getirmemesi, anlık yarar üretmemesindendi. Ama aynı keşif yaklaşık 10 yıl sonra Nobel ödülüne layık bulundu. Üniversiteler de bu beklentilere paralel bilgi üreten öğretim üyelerini gittikçe daha fazla barındırmaya başladılar.

90’lı yıllara geldiğimizde, uygulamalı bilimler ilgi odağını kapmıştı. Üniversitelerde yapılan keşifler, kurumun bünyesindeki birimlerce basın bildirisine dönüştürülür olmuştu. Patentler önde gelen Üniversitelerin gelir kaynakları arasına girmeye başlamıştı. Bu ortamda, bilimsel yayınlar uygulamalı ya da temel bilimde çalışan tüm öğretim üyelerinden beklenen, “Yayınlarsın ya da silinir gidersin,” mottosunun parçası olan araçlara dönüşmüştü.

Sonra İnternet ve ardından Google Çağı geldi. Öğretim üyelerinin sadece yayınları değil aldıkları atıflar da bir tuşla takip edilebilirken, yükseltmelerde bu tür ölçütler merkeze taşınır oldu. Eş zamanlı olarak, uygulamalı araştırmalara verilen fonlarda çeşitlilik özellikle özel sektör katkılarıyla birlikte artmıştı. Üniversiteler için bu fonlardan elde edilen gelir büyük önem kazandı. Bu eğilimi bilenler için, doktorasını 1989’da almış olan Donna Strickland’ın 2018 Nobel Fizik ödülünü aldığında, hala doçent pozisyonunda olması şaşırtıcı değildi.[1]Bu olayı farklı yönleriyle ele alan eğlenceli bir yazı için bkz. Why I’m not surprised Nobel Laureate Donna Strickland isn’t a full professor, The Conversation,  … Devamı

Bu gelişmeleri takip eden birçokları, üniversitelerde bilimden üretilen kazancı arttıracak bir dizi modele yöneldi. Örneğin, eğitimden soyutlanmış araştırma merkezlerini bünyeye katmak, araştırma katkısı yüksek öğretim üyelerinin eğitim yüklerini azaltmak gibi yaklaşımlar benimsendi. Üniversiteler, en yenilikçi bilgileri üreten öncü hocalarını eğitime katkı vermekten soyutlamaya başlamıştı.

Sonra pandemi geldi. Gözler son yıllarda çok da popüler olmayan viroloji, epidemiyoloji gibi alanlarda yapılan, fonlamada zorluklar çekilmiş ama bilimsel merakla yine de yapılmış temel araştırmalara çevrildi.[2]Yong, E. (2021) How science beat the virus- And what it lost in the process, https://www.theatlantic.com/magazine/archive/2021/01/science-covid-19-manhattan-project/617262/ Bu temel araştırmaları yapanlar tabiri caizse, “ekmek parası çıkartmak için” aynı zamanda eğitimi de günceli yakalayarak vermek durumunda olan hocaların ağırlıklı oluşturduğu bir gruptu.

Otomasyon çağında, yerinde yüksek öğretime ihtiyaç bitecek mi?

Hayır. Dilerseniz bana romantik ya da iyimser deyin, yeni bilgiyi üretenin kökleşmiş bilgiyi yeni vizyonlarla aktardığı eğitimin tadından asla vazgeçilemeyeceğini düşünüyorum. Üstelik üniversitelerin eğitim ve araştırma rollerinin yanı sıra bir üçüncü misyonu bilimin sosyal iletişiminden geçiyor. Bu iletişimi de eğitim – araştırma dengesini kurarak aktarmak durumunda olan, enerjisini buna harcayan üniversite hocaları mükemmel beceriyor. Tüm bilgi kaynakları herkesin erişimine açıkken, ben eğitimime neden bunca para ve zaman dökeyim sorusunun yanıtı, bu ortamlarda bulacağınız entelektüel tatmin ve kendi düşünsel hayatınızda açacağı kapıların benzer başka bir yolla devşirilemeyeceği gerçeğinden geçiyor.

Öğretim üyelerine eğitim, araştırma, yenilikçilik ve sosyal iletişim misyonlarının tümünü yüklemeden, ama tüm bu zenginlikleri kendi arka planlarına göre farklı dozlarda üstlenen hocalar topluluğu olarak kurgulayan üniversitelerin varlıklarını sürdüreceklerini düşünüyorum.[3]Hollanda’da önerilen yenilikçi değerlendirme sistemi için bkz. Position paper “Room for everyones’s talent”, https://www.nwo.nl/en/position-paper-room-everyones-talent

Sadece meslek edinmek isteyen öğrencilere yönelik yüksek okullar belki de bilgi çağında ağırlıklı çevrimiçine evrilebilir ve bu misyonla uyumlu daha iyi bir iş çıkarabilirler. Ancak bir grup kurum, yüksek öğrenim kavramının yeni olduğu zamanlara dönüş yaparak, başka hiçbir yerde bulamayacakları bilgileri özümseyecekleri o sıralarda oturabilmek için bin türlü fedakârlıkta bulunmuş öğrencileri bünyelerinde toplamak zorunda. Aldıkları eğitime saygı duyan öğrencilerin bilgi üretimine fiilen katkı verdikleri ortamlarda bulunmasıyla ortaya çıkacak fikir çarpışmalarının, insanlık için fark yaratacak nice buluşların tohumlarını atacağından kuşkum yok.

Canan Atılgan
Bilim Akademisi üyesi, Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi


Creative Commons LisansıBu eser Creative Commons Atıf-GayriTicari 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır. İçerik kullanım koşulları için tıklayınız.


Notlar/Kaynaklar

Notlar/Kaynaklar
1 Bu olayı farklı yönleriyle ele alan eğlenceli bir yazı için bkz. Why I’m not surprised Nobel Laureate Donna Strickland isn’t a full professor, The Conversation,  https://theconversation.com/why-im-not-surprised-nobel-laureate-donna-strickland-isnt-a-full-professor-104459, Erişim tarihi: 25.03.2022
2 Yong, E. (2021) How science beat the virus- And what it lost in the process, https://www.theatlantic.com/magazine/archive/2021/01/science-covid-19-manhattan-project/617262/
3 Hollanda’da önerilen yenilikçi değerlendirme sistemi için bkz. Position paper “Room for everyones’s talent”, https://www.nwo.nl/en/position-paper-room-everyones-talent