Kadın haklarından toplumsal cinsiyete

9 Mart 2022’de gerçekleşen Bilim Akademisi Konferansı metnidir. 

Değerli dinleyicilerim, sözlerime başlamadan hem geçmiş Uluslararası Kadınlar Gününüzü kutlamayı, hem de bu günün zaman içinde ne gibi değişikliler geçirdiğini hatırlatmayı isterim. Belki bir kısmınız bu günün New York’ta 8 Mart 1857 tarihli bir kadın emekçi grevinden esinlendiğini, ilk kez 1911’de kutlandığını, 1965 yılında Sovyetler Birliğinde resmî tatil ilan edildiğini, 1977’de ise Birleşmiş Milletlerin Genel Kurul üye devletleri tarafından alınan resmî kararla her yıl tekrarlanan bir etkilik haline geldiğini unutmuş olabilirsiniz. Ancak radikal başlangıçlarından hızla uzaklaşan Uluslararası Kadınlar Günü,  Pakistan’da General Müşerref gibi devlet başkanlarının boy gösterdiği ve 90’lı yıllarda bulunduğum Sovyet sonrası devletlerde adeta sevgililer günü gibi erkeklerin kadın çalışma arkadaşlarına çiçek ve çikolata dağıttığı bir vesileye dönüşmüştü. Ne var ki feminist hareketler bütün dünyada sivil toplumların hak arayışlarına seslerini katmış ve giderek kitle hareketi olarak baskıcı rejimlere karşı direniş odaklarından biri haline gelmiştir. Bu gelişmeler yerel rejimlerin niteliğinden uluslararası könjonktürlere kadar uzanan karmaşık bir ilişki yumağı içerisinde yer almıştır. Bu gün amacım, ister istemez çok şematik bir biçimde, bu ilişki yumağını çözmeye ve anlamaya çalışmak olacaktır.

Akılda tutulması gereken en önemli husus, feminizmin bilişsel bir alan olarak toplumsal hareketlerle toplum bilimlerin önemli bir kesişme noktası olduğu ve sürekli değiştiğidir. Bu bağlamda kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmaları alanının ortaya çıkması hem zamanlama hem de içerik açısından Kuzeyde ve küresel Güneyde birbirinden oldukça farklı yörüngeler izlemiştir.

Bu alanın 1960’lardan itibaren gelişimi Batıda “ikinci dalga” feminist eylemleriyle çakışır. Bildiğiniz gibi “birinci dalga” 19. yüzyil sonu ve 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan ve kadınların oy kullanma hakkı gibi vatandaşlık haklarına odaklanan ve yasal reformların merkezde olduğu bir hareketti. İkinci dalga ise kadınların cinsiyet rolleri nedeniyle  toplumda ve ailede mâruz kaldıkları eşitsizliklere, özel alana, üreme özgürlüğü ve cinsel özgürlük gibi daha önce gözardı edilen konulara odaklanmıştı. Ancak bu alanının  Batı dışındaki gelişmesi hem farklı tempolarda ilerlemiş hem de farklı kaygı ve sorunsallara odaklanmıştır.

Önce Batıya dönersek çok kabaca 1960 sonrası feminist bilimsel uğraşın gelişiminde üç ana aşama tespit edebiliriz. İlk aşamada insani ve toplum bilim disiplinlerinin erkek merkezli (androcentric) temelini hedef alan epistemolojik bir eleştiri geliştirilmiştir. Feminist akademisyenler kadınların sosyal özneler olarak yok varsayılmasının toplum bilimlerin kuramsal gücünü sınırladığını tek tek bütün disiplinlerde gösterdiler. Bu eleştiri biçimi Türkiye’de ‘kadın bakış açısı’ kavramının iyice yerleşmesine ve  uzun ömürlü olmasına yol açtı.

İkinci aşamada kadınların ikincil konumunu açıklamaya dönük liberal, radikal ve sosyalist feminist yönelimler içeren makro kuramların hakim olduğunu gördük. Tartışmalar o sırada sadece sınıf ve sümürgecilik ilşkileri çerçevesinde ele alınan sömürü ilişkilerinin  ataerkillik adını verdiğimız özgün bir boyutu olup olmadığına ve bunun kapitalizmle ne şekilde eklemlendiğine odaklandı.

Kadınların Sosyal ve Politik Birliği’nden (Women’s Social and Political Union – WSPU) Annie Kenney ve Christabel Pankhurst (1908) (Kaynak)

Aralarındaki önemli farklılıklara rağmen 1980’ler öncesinde feminist kuramlar bazı önemli ortaklıklar içeriyordu. Kadınların eziliyor olmaktan kaynaklanan bir toplumsal kategori oluşturduğunu, bu ezilmenin nedensel olarak açıklanabileceği ve örgütlenerek kadınların- zamanın deyimiyle- kurtuluşunun sağlanabileceği savunuluyordu. Bu kadın odaklı yaklaşımda ilk çatlaklar yine Batı’da ve özellikle ABD’de belirecekti. Kadın kategorisine tekil bir öznelliğin atfedilmesi kadınlık durumunu ırk, din, sınıf, cinsellik, etnik aidiyet gibi farklılıklardan ötürü değişik biçimlerde yaşayan grupları ister istemez dışlıyor ve evrensel olduğu varsayılan bir ataerkilliğin potasında eritiyordu. O sıralarda ileriye sürdüğüm ataerkil pazarlık kavramı[1]Kandiyoti, D. (1988). Bargaining with Patriarcy. In Gender & Society (Vol. 2, Issue 3, pp. 274–290).  https://doi.org/10.1177/089124388002003004 da birbirinden farklı erkek egemenliği sistemlerinin kadınların hem öznelliğini hem de direniş biçimlerini nasıl etkilediğini göstermeyi amaçlıyordu. Zaman içinde kesişimsellik olarak tanıyacağımız yaklaşım ise cinsiyete dayalı ayrımcılığın diğer yoksunluk boyutlarından hiç bir zaman soyutlanamayacağını hatırlatıyor ve bizi daha kapsayıcı olmaya davet ediyordu. Yani kısacası, kadınların feminizmin tekil öznesi olma özelliği oldukça erken saatte mercek altına alınmış, üçüncü aşamada geliştirilen toplumsal cinsiyet kuramlarının tamamlayıcısı olmuştu.

Şimdi bakışlarımızı bir an için Batı dışındaki imparatorluk ve sömürgecilik sonrası toplumlara çevirelim. Burada kadın haklarının oldukça farklı parametreler içinde tartışıldığını görüyoruz. Kadın sorunu ve aile reformları modernleşme kavramı çerçevesinde ele alınıyor, geleneksel yapıların toplumun gelişmesine engel olduğu ileri sürülüyordu. Kadınların eğitimli anneler ve ulusal kalkınmaya hizmet edebilecek faydalı bireyler olması isteniyordu. Yeni ulus devletlerin kadınları vatandaşlık tanımına dahil etmesi bir nevi “devlet feminizmi”ne kapıyı aralıyordu. Ne var ki özellikle Müslüman çoğunluklu toplumlarda Batı-İslam-milliyetçilik üçlüsüne takılan polemikler bitmek bilmiyordu. Konuyu Batıcılık karşısında  İslam kıskacından kurtarmaya çalışan milliyetçi söylemler ise kendi iç çelişkilerini doğuruyordu: Bir yandan kadınlar kamusal alana davet edilirken, diğer yandan özel alanda milli değerler adına ataerkil ilişkilere rıza göstermeleri talep ediliyordu. Buradaki temel zorluklardan biri örneğin Mısır gibi ülkelerin anayasalarında öngörülen kadın erkek eşitliğinin şeriata dayalı medeni hukuk eliyle bozulmasıydı. Türkiye ise bu tutarsızlığı çok radikal bir şekilde halletmiş, Cumhuriyetle birlikte şeriatı yasal sisteminden çıkarmıştı. Ancak bildiğiniz gibi laiklik tartışmaları günümüze kadar sürecek ve Kemalist reformlarla birlikte daralan erkek ayrıcalıklarını geri kazanma mücadelesi giderek hızlanacaktı. Buna kuşkusuz çoğulcu ve cesur bir kadın hareketinin sivil itaatsizlik potansiyelini de eklemek gerekir. Böylece devletle sık sık çekişse de kısmen onun himayesinde gelişen kadın hareketi zamanla kendini feministlerin düşman ilan edildiği ve hedef gösterildiği bir ortamda bulacaktı.

Birleşmiş Milletler 1975 Uluslararası Kadın Yılı afişi.(Kaynak)

Bu farklı başlangıçlar ve yörüngelere rağmen 1970’li yıllardan sonra  cinsiyet eşitliği standartlarının küresel bir yaygınlığa ulaştığını görecektik. 1960’ların “ikinci dalga” feminist akımları kadına karşı ayrımcılık konusunu başarılı bir şekilde Birleşmiş Milletlere (BM) taşımış ve 1975 yılında Meksika’da yer alan birinci Uluslararası Kadın Konferansından itibaren her on yılda bir tekrarlanan ve üye ülkeleri bazı müşterek eşitlik hedeflerine yönelten bir toplantılar dizisi başlamıştır. Bu gelişme kadın haklarının 1970’lerden itibaren daha sistematik bir uluslarası boyut kazanarak devlet, sivil toplum ve uluslarası kuruluşlar arasındaki feminist ittifakların mimarisini değiştirmiştir.

Ancak bu gün belki unutulmuş olan bir husus bu aşamada hak söyleminin henüz devreye girmediği ve kadın odaklı yardım projelerinin BM üye devletlerine kalkınmalarına yardımcı olacak girişimler olarak pazarlandığıydı. Kadınları güçlendirmenin ekonomik kalkınmadan nüfus kontrolüne, çevreyi korumadan barış sağlamaya kadar sayısız yararları olacaktı. Bu araçsallaştırma şekli bir anlamda İkinci Dünya Savaşı sonrası kalkınmacılık anlayışının doğurduğu “devlet feminizmleri”ni destekler nitelikteydi. Yine de Batı dışındaki ülkelerde – Türkiye dahil olmak üzere- kadın çalışmalarının disiplin olarak ortaya çıkması ve bir bilimsel altyapının gelişmesi bu devirden sonra başlar.

Hızlıca 1980 ve 1990’lı yıllara geldiğimizde  kadın odaklı çalışmalardan toplumsal cinsiyet kavramına geçişin hem birbirinden farklı nedenleri hem de farklı kuramsal içerikleri olduğunu görürüz. Başlangıçta insanların biyolojik yapısıyla toplumlar ve kültürler arasında değişebilen cinsiyete bağlı rol ve beklentileri birbirinden ayırmak için kullanılan bu terim   farklı etkiler altında defalarca değişikliğe uğrayacaktı.

Hillary Clinton, 4. Uluslararası Kadın Konferansı, 1995, Pekin.(Kaynak)

1995’te Pekin’de yer alan 4. Uluslarası Kadın Konferansından itibaren Birleşmiş Milletler ve uluslararası kurumlar tarafından toplumsal cinsiyet dilinin resmî olarak benimsenmesine şahit olacaktık. Bu kavramı siyasal polemik malzemesi haline getiren karşıt akımların tohumlarının yine aynı zamanda atıldığı da bir gerçektir. 1975’de Meksika Konferansının “kalkınmacı’ gündeminden Pekin 1995 Konferansı’na gelinceye kadar özellikle Kuzey’de feminist hareketlerin kadının insan haklarını savunmanın yanısıra gay, queer ve transseksüelleri de kapsayan cinsel özgürlükler platformları ile işbirliğine girdiği bir devir başlamıştı. Dolayısıyla Pekin konferansı toplumsal cinsiyet kavramının kendisinin, özellikle içerdiği cinsiyetler arasındaki ilişkilerde adaletsizlik ve cinsiyete dayalı rollerin değişebilirlik ögesinin, sorgulandığı bir alana dönüşmüş ve muhafazakâr blokların şimdi yaygın olan geri tepme çabalarını tetiklemişti.

Ancak başlangıçta kadın odaklı çalışmalardan toplumsal cinsiyete geçişin arkasında bazı pratik nedenler yatıyordu. Kalkınma fonlarıyla beslenen kadın odaklı projelerin dönüştürücü bir etki yaratmadığı gibi bir çok halde kadınların geleneksel yüklerini daha da ağırlaştırdığı görülmeye başlanmıştı. Bunun bir nedeni cinsiyetler ve kuşaklar arasındaki karşılıklı bağımlılık ve çıkar ilişkilerinin yeterince anlaşılmamasıydı. Bundan böyle projelerin çevresel etki analizi olabileceği gibi toplumsal cinsiyet etki analizi olması da gerekliydi. Bu analizler cinsiyete dayalı iş bölümlerinin bir envanterini çıkarmakla başlamış, fakat bundan çok öteye geçerek yapısal ve kurumsal bir çözümlemeye dönüşmüştü. Aile, sivil toplum, piyasa ve devlet gibi kurumsal alanların tekil bir ataerkil mantıkla işlemediği, bunların hem birbirini pekiştiren hem de nakseden etkileri olabileceği görülüyordu. Örneğin, bazı devlet politikaları ailede kadınların lehine müdahalede bulunurken yerel toplumda direnişe yol açabiliyor, piyasa mekanizmaları ise bir yandan kadınların ucuz emeğini sömürürken diğer yandan ailedeki yetke ilişkilerini sarsan sonuçlar da doğurabiliyordu.

Kalkınma kuramları bir yana, toplumsal cinsiyet eşitliğini pratikte hayata geçirebilmek için Pekin Konferansında ortaya atılan hedefleri denetlemek üzere BM üye devletlerinde yeni bürokratik kurumlar ve mekanizmalar tesis edilmişti. Dahası eşitlikçi politikaların dar bütçeli kadın birimlerine hapsedilemeyeceği ve bütün sektörlerde temsil edilmesi gereği ana akımlaştırma başlığı altında hakim görüş haline gelmişti.  Bütün dünyada teknokratik yollarla sağlanan bu ana-akımlaştırmanın  etkileri tabii ki ayrı bir tartışma konusudur.

Uygulamalı yönü ağır basan kalkınma alanından diğer toplum bilimlere geçtiğimizde kurumsal bir çerçevede yapılan analizlerin giderek daha kapsayıcı hale geldiğini görürüz. Bütün toplumsal kurumların cinsiyetli olduğu anlayışı ve bunların farklı erillik ve kadınlıkları yeniden ürettiği görüşü artık yaygınlaşmıştı. Ataerkilliği dar bir kadın-erkek yetke hiyerarşisinden kurtarıp eğitimden orduya kadar bütün kurumların toplumsal cinsiyet rejimini nasıl desteklediğini ve çeşitli kimliklerin de bu bağlamda nasıl şekillendiği konusunda yeni ufuklar açmıştı. Bundan böyle ekonomiden hukukun işleyişine, milliyetçilikten militarizme toplumsal cinsiyet süzgecinden geçmeyecek alan kalmamıştı. Bu konulara cinselliğin denetimi de eklenince ortaya queer kuramların daha da genişlettiği  bir alan ortaya çıkmıştı.

Feminist gece yürüyüşü (8 Mart 2014, Fotoğraf: Meltem Ulusoy, Kaynak: Görsel Arşiv)

Kuşkusuz Foucault ve diğer post-yapısalcı felsefecilerin feminist kuram üzerindeki etkileri bu aşamada sadece belirleyici olmamış bu günlerde akademide hakim paradigma diyebileceğimiz bir konuma getirmiştir. Kaba hatlarıyla buradaki ana tez cinsiyetin kendisinin de kurgulanmış bir kavram olduğu ve ikili cinsiyet kategorilerinin ve onlara bağlı olarak dayatılan cinselliklerin bir nevi epistemolojik (ve toplumsal) şiddet içerdiğidir. Dolayısıyla bu ikilemleri yerinden oynatmak ve reddetmek en radikal duruş olarak ortaya atılmıştı. Bu görüşlerin bir çok Batı ülkesinde teorinin çok ötesine geçerek bir takım sosyo-medikal ve hukuki yaptırımlara ve yeni ana akımlaştırma çabalarına yol açtığını ve bunların Batı’daki ‘kültür savaşlarını’ beslediğini biliyoruz.

Bazı kuramcılara göre feminist ilginin devlet, hukuk ve ataerkillik gibi merkezileşmiş iktidar bloklarından daha dağınık alanlara ve durumlara doğru kayması, beden ve öznenin odak noktası haline gelmesi rastlantı değildir. Neoliberalizmin etkisiyle yaygınlaşan bireyselleşme ile eşitsizliğin ve sosyal adaletsizliğin tavan yapması birleşince  kimlik politikalarının- ve özellikle sembolik alanda yürütülen çatışmaların- sistem açısından çok daha yenir yutulur oldukları iddiası ortaya atılmıştır. Yeşil hareketten feminizme birçok akımın markalaştırılması ve metalaştırılması ise sistemi dönüştürücü etkileri açısından bazı kuşkulara yol açmıştır. Örneğin, bu konularda birbirinden çok farklı görüşleri Nancy Fraser ile Judith Butler arasındaki tartışmalarda bulmanız mümkündür.[2]Butler, J. (1997). Merely Cultural. In Social Text (Issue 52/53, p. 265). JSTOR. https://doi.org/10.2307/466744[3]Fraser, N. (1997). Heterosexism, Misrecognition, and Capitalism: A Response to Judith Butler. In Social Text (Issue 52/53, p. 279). JSTOR. https://doi.org/10.2307/466745

8 Mart 2022 Uluslararası Kadınlar Günü’nden (Kaynak)

Konuşmamı bağlarken toplumsal cinsiyet kavramının analitik potansiyelini hem erkeklikler alanında hem de trans kimlikler konusunda oldukça erken keşfetmiş bir araştırmacı olarak bugün gelinen noktada hem dönüştürücü politikalar üretmek hem de dayanışma stratejileri geliştirmek konusunda zor bir aşamada olduğumuzu ifade etmek isterim. Başka konuşmalarımda işaret ettiğim gibi uluslararası cinsiyet eşitliği standartlarının araçsallaştırılıp içinin boşaltılması, neo-liberalizmin STK’laşma yoluyla feminist hak arayışlarını depolitize etmesi ve tabanda muhafazakâr aktörlere alan açması ve 9/11 terör saldırılarından sonra Afganistan ve Irak işgalleri sonucunda feminizmin emperyalizmle özdeşleştirilmesi sadece dayanışma politikalarını zorlamakla kalmamış aynı zamanda kullanılan dillerin arasında uçurumlar açmıştır. Ne var ki yükselen sağ popülist akımların propaganda aracı olarak toplumsal cinsiyeti merkeze alması hem kazanılmış gibi görülen hakların kırılganlığını göstermiş, hem de toplumsal cinsiyet alanının aslında bir yönetim ve rejim meselesi olduğu konusundaki farkındalığın artmasına neden olmuştur.[4]Bu argümanın ayrıntıları için bknz. Deniz Kandiyoti, Kapuscinski Development Lecture “How did gender move to the center of democratic struggles? Columbia Global Centres Istanbul, 15 Şubat, … Devamı Bu farkındalığın nasıl yeni ittifaklar ve dayanışma biçimleri yaratabileceği bugün üzerinde durulması gereken en önemli konulardan biridir.

Notlar/Kaynaklar

Notlar/Kaynaklar
1 Kandiyoti, D. (1988). Bargaining with Patriarcy. In Gender & Society (Vol. 2, Issue 3, pp. 274–290).  https://doi.org/10.1177/089124388002003004
2 Butler, J. (1997). Merely Cultural. In Social Text (Issue 52/53, p. 265). JSTOR. https://doi.org/10.2307/466744
3 Fraser, N. (1997). Heterosexism, Misrecognition, and Capitalism: A Response to Judith Butler. In Social Text (Issue 52/53, p. 279). JSTOR. https://doi.org/10.2307/466745
4 Bu argümanın ayrıntıları için bknz. Deniz Kandiyoti, Kapuscinski Development Lecture “How did gender move to the center of democratic struggles? Columbia Global Centres Istanbul, 15 Şubat, 2022