Gerçek-Ötesi Siyaset

Shutterstock

Siyasal yalanın itibarı

23 Haziran 2016 günü Britanya’da refaranduma katılan seçmenlerin %51.9’unun Britanya’nın Avrupa Birliği (AB) üyeliğinden Avrupa Birliği Üzerindeki Antlaşma’nın (Treaty on European Union, 2007) 50. maddesinin yürürlüğe konularak ayrılması lehinde oy kullanmasıyla, İngilizce kısaltma adıyla Brexit denilen süreç başlamış oldu. Böylece dünyadaki iki temel demokrasi modelinden birisini teşkil eden [1] Britanya en az iki yüzyıllık demokrasi tarihinde ilk kez gerçekle ilgisi fevkalade sorgulanan iddialar, önermeler ve varsayımlara  dayanan bir oy verme olgusuna dayanarak dış ve iç siyasetinde muazzam bir değişikliğe adım atmış oldu.

Britanya’nın bu kararının üzerinden beş ay geçmeden Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yapılan başkanlık seçimlerini gerçekle ilgisi fevkalade sorgulanan iddialar, önermeler ve varsayımlara  dayanan bir kampanya yürüten Donald J. Trump 8 Kasım 2016’da kazandı. Bu iki olay arasında göründüğünden daha fazla bağ olduğunu öne süren çeşitli iddialar, özellikle Britanya’nın Observer, Guardian ve Independent gibi gazetelerinde ortaya konulmaya başlandı. Her iki ülkedeki kampanyada da Breitbart adlı sosyal medya kanalının etkili ismi Steve Bannon seçim kampanyaları sırasında rol oynamış gibi gözüküyor.  Her iki ülkedeki seçim kampanyalarında da göçmen / yabancı düşmanı, AB karşıtı (europhobic) ve İspanyol bir kadınla (göçmenle) evli olan Nigel Farage adlı bir İngiliz politikacı rol oynamış gibi  görünüyor. Her iki kampanyada da müthiş paralar sarf ederek medya ve sosyal medya yayınları, reklamları ve manipülasyonları yapan milyarderler ve yabancı ülkelerin, özellikle Rusya’nın büyük etkisi bulunduğu savları dile getiriliyor ve adli kovuşturmaya konu  oluyor.

Britanya ve ABD aynı dili ve benzer kültürleri paylaşan toplumlara sahipler. İki ülkenin yakın stratejik ortaklık içeriğindeki, uluslararası siyasal ittifaka dayalı ilişkileri en azından 1956 Süveyş Kanalı Savaşı’ndan beri sürüyor. Her iki ülkenin önde gelen siyasileri, iş adamları, medya ve basın patronları, bankacıları, kültür adamları çok yakın, düzenli ve sürekli ilişki içindeler. Geçmişinde üzerinde güneş batmayan bir küresel imparatorluk olan Britanya’nın çok geniş bir coğrafyada iktisadi, siyasi ve özellikle kültürel etkileri mevcut. ABD de, Britanya’nın bu kaynak ve yeteneklerini kullanmak ve paylaşmak eğilimi içinde. Orta Doğu’da, Asya ve Afrika’da olup biteni Britanya kadar yakından ve kültürel ayrıntılara nüfuz ederek izleyebilen bir başka devlet hala mevcut değilmiş gibi görünüyor. Britanya üniversiteleri, artık kurumsallaşmış hale gelmiş olan yabancı dil ağırlıklı ve kültür öğretimini de içeren yüksek lisans ve doktora programlarıyla ülkenin bu ayrıcalığını sürdürmesine yardımcı oluyorlar.

Bu yakın ilişkilerin finans kapital bağlantıları Karl Marx ve Frederich Engels’in bundan iki yüzyıl önce yaptıkları araştırmalarında bile çok öne çıkan nitelikteydi. Bu özellik neo-liberal küreselleşme dönemi olan 1990’lar sonrasında da azalmadan devam etmişe benziyor. Dolayısıyla Brexit ve aday Trump’ın seçim kampanyalarındaki benzerlikler şaşırtıcı olmaktan uzak. Üstelik, iktisadi çıkarların belirli siyasal programlar üretme ve empoze etme çabaları da yeni bir şey değil. Yabancı devletlerin, Çin, Rusya, Küba, Almanya, Fransa v.b. Britanya veya ABD seçimlerinde etkili olma çabaları da yeni değil. Seçim kampanyalarında gerçekle bağlantısı olmayan veya düpedüz yalan olan bilgilerin kullanılması da siyasetin tarihi kadar eski olduğunu biliyoruz.

Ancak 2016 yılında, bu iki ülke siyasetinde de, daha önce hiç rastlanmayan yaygınlık ve kapsamda bir olguyla ilk kez karşı karşıya gelinmiştir: Gerçek (truth) ve olgu (vakıa, fact) ile hiçbir bağlantı aramaksızın siyasetçilerin yaptığı önermeleri hoşa gittiği için kabullenen geniş seçmen kitleleri. Bu artık, basit bir yalana dayanılarak önerilen bir politikaya genel destek vermekten ibaret değildir. Bu durumda gerçeği yadsıyarak, onu düşman, zehirli, tehlikeli, hatta hainlik olarak görerek ve göstererek (Spectator, 2016) siyasal karar almak ve davranışta bulunmak söz konusudur.[2] Doğal olarak, bunu yapmış olan siyasetçiler de ve seçmenler de tarih içinde mevcut olmuşlardır. Ancak, pekişmiş demokrasilerde (consolidated democracies) çoğunluğun bu tür bir davranışa sürüklenebileceği 2016 yılına kadar gözlemlenmiş değildi.

O zaman ortaya açıklanması gereken bir gelişme çıkıyor: Karşı karşıya olduğumuz bu olgu nedir? Neden 2016’da ortaya çıkmıştır? Bu siyasal olgunun sonuçları, öncelikle pekişmiş demokrasiler, sonra da dünya siyaseti için ne anlama geliyor; nasıl sonuçlar doğurmaya eğilimli?

Gerçeğin İtibarsızlaştırılması ve Gerçek-Ötesi Politika

Burada karşı karşıya olduğumuz siyasal olgu, bizzat siyaset erbabının kullandığı siyasal söylemin içeriği ile onu izleyen seçmenlerin bu söyleme verdiği tepkilerde görülen değişikliklerdir. Siyaset her zaman farklı değer ve tutumları, sistemli  biçimde birer inanç sistemi olarak birleştiren ideolojilerin etkisi altında şekillenmiştir. Muhafazakar, liberal, demokratik sol – sosyal demokrat, sosyalist, komünist, ırkçı, faşist, anarşist ve benzeri çeşitli ideolojik bakış açıları siyasal hayatta yer almıştır. Siyaset erbabı da bu ideolojilere yakınlıklarına göre kendi fikir ve siyasal (politika) önerilerini ileri sürmüşler, 19. Yüzyıldan itibaren kitleselleşen toplum ve siyasetle birlikte de bunlara vatandaşlarından destek temin etmeye çalışmışlardır.

Ancak, önce Brexit referandumu sırasında sonra da Amerikan Başkanlık seçimlerinde, pekişmiş demokrasilerde daha önce görülmedik genellik ve yoğunlukta, ideolojik farkları aşan bir biçimde, gerçekle ilintisi olmayan, bazıları tamamen uydurma içerikte, bir kısmı komplo kuramı mahiyetinde olan, bilimsel kuramlarca yanlışlanmış veya kanıtlanamayan iddialara  dayalı olan bir söylem geliştirdiler. Örneğin, Britanya’nın AB’den ayrılması kampanyasını yapanlar AB’nin sömürgesi olmanın (vassaldom) kabul edilemeyeceğini ve dolayısıyla egemenliğin Britanya halkının demokratik iradesine geri dönmesi gerektiğini savundular. Oysa, Britanya anayasasına göre egemen olan Parlamento’daki Kraliçe / Kral’dır (Queen/King-in-Parliament), Britanya halkı değildir. Eğer egemenlik AB’den Britanya’ya 30 Mart 2019’da dönecekse, döneceği yer Westminster’de mukim Kraliçe hazretleridir. Britanya siyasetinde Kral veya Kraliçe’den egemen (sovereign) olarak bahsedilir. Burada siyasal ve anayasal gerçekle bağdaşmayan  bir iddia söz konusuydu; bu iddiayı yapanlar da bunu biliyorlardı. Ancak, seçmenin yarısından fazlası için bu hiç de sorun olmuşa benzemiyor. Üstelik, şimdi Britanya Parlamentosu Brexit sürecine dahil oldukça,hem AB’den ayrılıkçılık güden seçkinler hem de onlara oy veren seçmenler tepki gösteriyorlar. Verdikleri oyla egemenliğin Britanya siyasal kurumlarına dönmesini isteyenler bu kurumlar egemenliğe sahip çıkıp da kendi istedikleri gibi davranmayınca halkın iradesine saygı gösterilmiyor diye öfkeleniyorlar.

Halkın veya milletin iradesi kulağa hoş geliyor, ancak bu bir hayal, düş, masal veya tasavvurdan ibaret.

İlk kez Jean Jacques Rousseau tarafından kralın kutsal hakları ve egemenliğine karşı bir ilke olarak “volonté general” (genel irade) olarak ifade edildiğinde popüler egemenlik savının güzel bir sloganla ifadesi olarak kabul görmüştü. Ancak, Joseph Schumpeter’in Capitalism, Socialism and Democracy adlı ilk kez 1943 yılında yayınladığı kitapta çok güçlü bir biçimde önerdiği gibi tekil bir bünye olarak ne bir halk, ne de bir millet mevcuttur (Schumpeter, 2003: 253 – 256). Tekil olarak sadece yurttaş vardır, demokrasilerde de seçmen olarak davranan bu kişilerin verdikleri tekil kararların toplanmasıyla seçim sonucu ortaya çıkar. İktisatçı olan Schumpeter’a göre bu piyasadan da farklı değildir. Kollektif kararla çalışan bir piyasa olmadığı gibi kollektif olarak karar alan bir millet, halk veya seçmen de yoktur. Bu topluluklar farklı yaş, cins, ırk, etnisite, din, mezhep, meslek, sosyal sınıf mensubu kent veya kırda yaşayan ve dolayısıyla farklı değer, inanç, eğitim türü ve düzeyi ve farklı öncelikleri olan kişilerden oluşur.  Dolayısıyla toplumda oluşan bir olayı hepsi kendi açısından ve farklı olarak algılar, yorumlar ve farklı nedenlerle  siyaset hakkında karar verirler. Örneğin, bir ülkede iktisadi gelişme düzeyinin yükselmiş ve milli gelir büyümüş olduğunu düşünelim; o zaman bu büyüyen pasta nasıl pay edilmeli veya bu artış nereye harcanmalıdır?  Genç ve sağlıklıysanız bunun eğitime harcanması gerektiğini düşünürsünüz, yaşlı iseniz emekli maaşlarının ve sağlık harcamalarının arttırılmasına harcanması önceliğiniz olacaktır. İşadamıysanız bunun kredilerin ucuzlatılması ve kredi musluklarının açılmasına, işçi veya memursanız bu artışın ücret, maaş vesair çalışan haklarının iyileştirilmesine harcanması önceliğiniz olacaktır. Onun için bu tür bir soruya halk veya milletin tekil bir biçimde tek bir yanıt üretmesi mümkün değildir. Ortaya çıkan irade her zaman kısmi olacak ve hiçbir zaman genel irade olmayacaktır.

Demokrasilerde siyasal partiler (“parti” zaten İngilizce’deki kelime anlamı “kısım” demektir) farklı seçmen kesimlerinden aldıkları kısmi desteği yasama organına, hükümete ve onlar aracılığıyla da politikalara yansıtırlar. Bu politikalar da bazı kesimlerin istek ve taleplerini tatmin eder, diğerlerininkini ise etmez. Siyasetin  temel bir yasası; hiçbir siyasal parti, Führer veya Duce’nin tüm millet veya halkın her türlü çıkar, istek ve taleplerini kapsayacak bir yönetim sergileyemeyeceğini söyler (Cuzán, A. G., 2015: 418). Aristo’dan beri siyasetin doğasının çoğulluk (taaddüt, plurality) içeriğinde olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca, Avusturya’lı hukukçu Kelsen’in tabiriyle bir milletin veya halkın (Volk) “organik ortak irade”si (organic common will) diye bir şeyin olmadığı ve bunun bir hayal-i hamdan (fiction) ibaret olduğu gösterilmiştir (Cuzán, A. G., 2015: 418).

Halkın veya milletin iradesini doğrudan temsil etme iddiasını ilk ortaya koyan Napolyon Bonapart’tan beri bu savla hareket edenler temsili demokrasi kurumlarını ortadan kaldırıp doğrudan halk yönetimi kisvesi altında diktatörlükler kurmaya çalışmışlardı. Bunu ilk kez Napolyon Bonaparte 1799 ve 1804’teki referandumlarla başarmış, sonra da III. Napolyon, önce 1851’de kendi kendisine bir darbe yaptırıp  arkasından da bir referendum ile halktan Fransız Parlamentosu’nu kapatıp on yıl süreyle tek başına Fransa’yı yönetmek hakkını alıp İmparator olarak iktidara geçmişti. Yine halkın oyuna dayanarak Mussolini 1920’ler Italya’sında, Hitler 1930 Almanya’sında, Peron 1940’larda bir daha seçimle  ayrılmamak üzere iktidara gelmişlerdi. Gerek Schumpeter gerek Kelsen, Rousseau’nun “volonté general” savının demokrasilere değil, halka dayalı olduğunu iddia eden diktatörlüklere ait olduğunu ileri sürmüşlerdi. Zaten Rousseau’nun bu fikrinin ilk uygulaması da son derecede kanlı bir ihtilal olan Fransız Devrimi sonunda hayata geçmişti. Bu uygulamalarda doğrudan demokrasi ile popüler egemenlik şampiyonluğu yapılarak, siyasetin çoğulcu doğasına uyumlu çalışan temsili demokrasi kurumları etkisizleştirilmiş veya onlar tamamen es geçilerek hatta ortadan kaldırarak, aslında tamamen uydurma olan bir “halk iradesi”ne dayalı tekçi (monist) yönetim gerçekleştirme hedefi güdülmüştü. Halktan bir kez yetki alındığında artık halkın iradesine başvurma sadece yönetenin hesaplamalarına ve keyfine göre gerçekleşen bir referandumlar uygulamasına dönüşerek, aslen çoğulcu olan siyaseti mevcut olmayan tekçi bir iradeye ve onun tezahürü olarak takdim edilen popüler diktatörlüğe başarıyla dönüştürmüştü.

Britanya ve ABD örnekleri

Şimdi, burada ilginç olan dünyanın en köklü ve en uzun süredir var olan iki temsili demokrasisi olan Britanya ve ABD’nde bu uydurma savların neden daha önceleri siyasette hiçbir başarısı olmazken, şimdi bu kadar başarılı olabildiği sorusu?

Bu iki ülke sadece çoğunlukçu temsili demokrasinin değil, aynı zamanda endüstri-ötesi toplumdaki neo-liberal politikaların ve 1990’lardan itibaren süren küreselleşmenin de öncü (avant garde) uygulamacıları oldular. 1970’ler (Thatcher) ve 1980’lerden (Reagan) beri sürdürülen liberal iktisadi politikalarla her ikisinde de halka artan refah ve sürdürülebilir kalkınma sözü verilmişti. Ancak, 2007 – 2008’de büyük bir iktisadi bunalım, aynı zamanda da müthiş bir gelir dağılımı bozukluğu ortaya çıktı.

Dünya Eşitsizlik Raporu (WIR2018)- Çizelge E3

Dünya Eşitsizlik Raporu (World Inequality Report/WIR) 2018’e göre ABD’nde en üst gelir seviyesindeki %1’in gelirleri artarak 1980’de toplam milli gelirin %10’ndan şimdi %20’sinin üzerine çıkarken, en alt %50’nin geliri azalarak 1980’de %21’civarından şimdi %13 civarına indi (WIR2018-E3)

Dünya Eşitsizlik Raporu (WIR2018)- Çizelge E6

Bu arada milli gelirde özel sermaye oranı artarken kamu sermayesi de düşüyor (WIR 2018-E6).  2008 bunalımından hiç etkilenmeyen bir üst sınıf zenginliğine zenginlik katmaya devam ediyor. Halka verilen refahın artacağı sözü gerçekleşmediği gibi, endüstri ötesi topluma ve ekonomiye geçişle birlikte birçok endüstri dalının kapanması, çok kişinin işgücünden kopması da söz konusu oldu. Neo-liberal küreselleşme, zengini daha zengin, fakiri daha fakir hale getirdi. Üstelik, yoksullaşan kitlelerde maddi durumlarının iyileşebileceğine dair hiçbir umut da kalmamışa benziyor. Bu durum hem iktisadi olarak, hem de bu iktisadi duruma değişiklik getirmekten aciz gibi görünen siyasal parti ve seçkinler açısından adeta bir toplumsal çıkmaz sokağa girildiği izlenimini doğurdu.

Bu durumda seçmenlerin siyasal seçkinlere, siyasal ve sosyo-ekonomik kurumlarla onların uygulamakta oldukları liberal ve küresel siyasal ve iktisadi gündeme ve politikalara dair güvenleri büyük ölçüde aşındı (Inglehart, R. F. ve Norris, P., 2016). Liberal söylemin eşitlik, ırk ve cinsiyet ayrımcılığı ile mücadele, barışçıl ilişkiler, uluslararası çok taraflı siyasal ve iktisadi anlaşmalarla küresel ilişkilerin yönetilmesi gibi esaslarını kendi içine düştükleri yoksulluk ve yoksunluğun (mahrumiyetin) nedeni olarak görerek bu söyleme nefret ve öfke duyarak siyasal tepki vermeye başladılar (Inglehart, R. F. ve Norris, P., 2016).

Britanya’da Başbakan Cameron, ABD’nde de Başkan Obama yönetimleriyle bu liberal gündemi özdeşleştiren ve kendisini milli ve yerli olarak gören, ABD’nde ve Britanya’da beyaz derili Anglo- Sakson kökenli erkekler ve kadınlar arasında kaybetme, horlanma, yoksul ve yoksun bırakılma duygularıyla karışmış bir öfke ve nefret yayılmaya başladı. Bunlar, uygulanan eşitlikçi politikalarla göçmenler, Afrika kökenli ve başka koyu renkli derili vatandaşlar, liberal görüşlü iyi eğitilmiş seçkinler, laikler, bilim insanları  ve uzmanlar karşısında ayrımcılığa uğradıklarına inanmaya başladılar ve bunu ortadan kaldırmak için de mücadeleye  giriştiler. Adeta bir iman gücüyle eşit yoğunlukta bir güdüyle, liberal gündeme karşı çıkan politikacılara destek vermeye başladılar.

Bu arada hızlı teknolojik gelişme de olgu ve gerçeğin tanımını ve hayatımızda oynadığı rolü değiştirdi. Orta çağda muhasebenin, yeni çağda endüstri devrimiyle istatistiğin kullanılarak üretilen veri (data), endüstri – ötesi toplumda yavaş yavaş yerini kodlara, algoritmalara dayalı olarak geniş kitlelerden toplanan verilerin çözümlenmesiyle kişisel ruh hali, duygusal değişmelerinin izlenmesi ve hatta üretilmesine dönüşmeye başladı. Artık iktisadi hayatta izlenen borsaların veri olarak kabul ettiği sadece objektif muhasebe kayıtlarından ibaret değil. Bir şirketin hisse senedinin değeri onun olgusal, objektif olarak hesaplanabilir varlıklarının yansıması olmaktan çıktı, borsada alım satım yapanların o şirket hakkında an ve an ne hissettiklerinin bir yansıması haline geldi. Aynı olgu pazar araştırmalarında da tüketicinin duygularını, değişen hissiyatını algılama ve ona hitap edecek şekilde üretim ve arzda bulunmaya yöneldi. Bu amaçla reklam ve satış kampanyaları duygular üzerinden veya olguya dönüştürülen duygular üzerinden yapılmaya başlandı.[3]  Bunun siyasete yansımasıyla da yeni tür seçim kampanyaları üretildi. New York Times’in (24 Ağustos 2016) aktardığına göre Britanya’nın AB’den ayrılması referandumu sırasında ayrılıkçı kampanya yöneticilerinden birisi olan Dominic Cummings, kamuoyu araştırmacısı şirketlerin modası geçmiş yöntemlerini eleştirerek, sorularınız arasına bir tane de “coşku, şevk” (enthusiasm) ölçen bir soru yerleştirin diye önermiştir. Cummings’in çok sayıda bilim insanına algoritmalar yazdırarak çok büyük veri dizileriyle seçmen hissiyatını, tıpkı borsa gibi, dakika dakika ölçen ve o hislerdeki değişime göre reklam ve söylem üreten bir kampanya yürüttüğü biliniyor.

Peki, bu durumda olgu (vakia, fact), gerçek ve onları yansıtan veri (data) ne anlama geliyor?  Her dakika değişen bir hissiyat bir sayı ile gösterildiğinde burada ölçülen “gerçek” nedir? Bir kere artık siyasal ve toplumsal gerçek sabit değildir, istikrarlı hiç değildir.  Ayrıca artık sorun hissiyatın idaresi ise, o zaman bu gerçek yeterince parası olan ve böylece istediği kadar bilim insanını istihdam edip algoritma üretebilenler tarafından her an değiştirilebilir hale geliyor.

Bu “gerçek” konusunda uzmanlık ne anlama gelir? Bu hususta da büyük değişiklik söz konusu oldu. Yüksek öğretimin yaygınlaşmasıyla çok sayıda doktoralı bilim insanı yetiştirilirken bunları istihdam edebilecek akademik program sayılarında aynı hızla bir değişme olmadı. Bu durumda çok sayıda bilimsel eğitim düzeyi yüksek emek arzı söz konusu oldu. Bunlar için araştırma ve geliştirme alanlarında çalışan çok sayıda özel şirket, sivil toplum kuruluşu, think-tank ve benzeri kurum oluştu. Sonuçta, yeterince harcama yapma kapasitesine sahip olan herhangi bir iktisadi veya siyasi çıkar sahibi, kendi gerçeğini üretip pazarlayabilecek bilim insanı – uzman istihdam edebilecek hale geldi. Artık uzmanların üzerinde hemfikir oldukları bir “gerçek” her zaman mevcut olmaktan çıktı; sosyo-ekonomik ve siyasal olgular konusunda da hiç kalmadı da diyebiliriz. O nedenle beşyüz uzman, ekonomide atılan politika adımları ülkeyi felakete götürür diye bir açıklama yaptığında, beş tane başka ve aynı kredibilitede uzman da bunun tamamen uydurma olduğunu iddia edebilecek hale geldi.

1990’lardan itibaren gelişen bir siyasal baskı ve eleştiri süreci sonunda üretilen kurumsal medya, kabul ettikleri norm olan “tarafsız yayın” ilkesi nedeniyle bu görüşlerin tümüne söz hakkı vermesi nedeniyle Yale Üniversitesi’nden bir profesör ve Data Maker şirketinden bir uzman aynı anda TV ekranında boy gösterip eşit sürelerle birincisi akademik teorileri esas alarak ikincisi ise komplo kuramını kullanarak bir tartışma yapmaya başladı diyelim. Tabii, bunlar arasında bir anlaşma ortaya çıkmadığında spiker programı “uzmanlar arasında bu konuda fikir ayrılığı bulunmaktadır” gibi bir cümle ile kapatır. Bu durumda da uzmanların birbirleriyle anlaşamaz ve ne dediği anlaşılmaz kimseler olduğu algısı  izleyiciler arasında yaygınlaşır.[4] Bu gelişmeler hem uzmanlık kurumlarına olan güveni sarstı, hem de zaten eğitimli kişilere olan duyulan öfke ve nefreti daha da tırmandırdı.

Elektronik ve bilişim teknolojisinde ortaya çıkan yenilikler büyük bir küresel sosyal medya ortaya çıkarttı. Sosyal medya, herkesin sadece kendi istediği görüşleri istediği kadarıyla dinlemesini mümkün kılan özel fanuslar yarattı. Buna sosyal medyada yankı odası (echo chamber) adı veriliyor. Adeta herkes kendi haykırışlarını dinliyor ve bunun verdiği huzur ile tatmin oluyor. Bu sosyal medyada farklı görüşlerin çatışmasıyla üretilen gerçeğin şimşekleri bulunmuyor; çünkü farklı fikir ve görüşlerin duyulmasını sağlayan bir yapılanma söz konusu değil. Bugün bir fizikçi acil önlem alınmazsa dünyanın büyük bir felaketle karşı karşıya olduğunu bilimsel olarak ispat etse, önce kendisini sadece izleyen sosyal medyaki fanus içindekilere duyurmayı başarabilir, onun dışında duyulsa bile, o kişinin kimliği ile sınırlı olarak büyük bir kayıtsızlık, tepki, aşağılama, tehdit, küfür v.b. ile karşılaşır. Gerçeği ortaya koyanın kimliğinden bağımsız bir kabul görme şansı pek kalmadığı gibi, o gerçeği olgu olarak öznel-ötesi (inter-subjective) veya objektif olarak algılamaya hazır bir geniş kitle de bulunmuyor. Herkes inanmak istediği gerçeği kendi üretebiliyor, hoşuna giderse duygularıyla uyumlu olduğu için kabul edebiliyor.

Bu ortam, bir yandan uzun süredir demokratik siyasette pek de yer bulamayan Nigel Farage, Donald J. Trump gibi bazı siyaset erbabına ve çok az sayıda oy alan örneğin United Kingdom Independence Party (UKIP) gibi partilere birden bire büyük bir ilginin uyanmasına katkıda bulundu. Diğer yandan 1990’dan itibaren medyada yayılmaya başlamış olan gerçek-ötesi söyleme de geniş bir kullanım alanı yaratmış oldu. Gerçek-ötesi söylem zaten bu ortamın bir ürünü olarak gelişti. Öncelikle dünyada bir iklim değişikliği ve çevre felaketine doğru gidildiği bilimsel olarak saptanıp da Birleşmiş Milletler (BM) tarafından önlemler alınması için girişimler başladığında, büyük sermaye ve ona bağımlı siyasal kadrolar için büyük bir sorun ortaya çıktı. Eğer seçmenler, dünyayı kendileri ve çocukları için yaşanır hale getirecek politikalar talep etmeye başlarsa, o zaman kazanılan büyük servetlerin en azından büyük bir kısmından feragat etmek zorunda kalınacaktı. Bu siyasete kaynak temin eden fonu da tehdit eden iktisadi zorluğu bertaraf etmek için başta enerji sektörü olmak üzere büyük sermaye, onların desteklediği politikacılar ve partilerle onların destekçisi olan radyo, televizyon ve sosyal medya yayıncıları çevre konusundaki bilimsel araştırmaları ve araştırmacıları itibarsızlaştırmak için kolları sıvadılar. Bu araştırmacıların nasıl güvenilir olmadıklarını, vatanperverliklerini, liberal olduklarını, yahudiliklerini, cinsel tercihlerini v.b. ortaya atarak onlara inanılmaması gerektiğini yaymaya başladılar. Ayrıca, kendi bakış açılarına yakın bir biçimde bu araştırmalara yaklaşabilecek bilim adamları istihdam ederek bu araştırmaların bulgularının yanlış olduklarını iddia etmeye başladılar.  Bu süreç 1990’da artık öyle bir görünürlük arzetmekteydi ki buna bir blog yazarı olan David Roberts gerçek-ötesi (post-truth) diye bir ad önerdi ve bu öneri tuttu. Bu söylem başka alanlara da ve nihayet siyasete de yayıldı.

Siyasette gerçek-ötesi söylem hiçbir olgusal temeli olmayan ama gerçekmiş hissi uyandıran iddialara dayanan söylemdir.  Önce 2008’den itibaren Donald J. Trump’ın da dahil olduğu büyük çoğunluğu Cumhuriyetçi Partili olan bir kesim siyasetçi, Amerikan Başkanı Obama’nın ABD vatandaşı olmadığını, Kenya’dan ABD’ni sosyalist yapmak için yetiştirilerek gönderildiğini, Hristiyan da olmadığını iddia ettiler. Bu iddiaların tamamının gerçek dışı olduğu hemen ispat edilmesine karşın 2016 yılına kadar iddialarını sürdürdüler. Obama buna rağmen iki kere başkan seçildi; fakat aynı dönemde gerçek-ötesi siyasal söylem de sürdü.

Gerçek ötesi siyasal söylemin sürmesinin iki temel nedeni varmış gibi görünüyor. Birincisi, gerçekle bağlantısı bulunmayan ve düpedüz yalan olan bir iddia ortaya atıldığında bunu savunma pişkinliği göstermek sokaktaki Amerikalı için kabul edilemez bir ayıp veya ahlaksızlık olarak değil de, solcu, seküler, ateist, liberal ve yoz seçkinlerle etkin mücadele cesareti göstermek olarak algılandı. Onların gerçeğe dayanan ve güçlü savlarından çekinmeden, tamamen uydurma olsa da tersini onlara haykırmanın bir güç gösterisi olarak algılanması söz konusu oldu. Zaten Donald J. Trump seçkinlerin desteğine gereksinimi olan bir aday değildi, onun temel hedefi yoksun ve yoksullaşmış geniş kitlelerin hissiyatını sömürmekten ibaretti.  İkincisiyse, bu tür politika yapanların yalancılığını göstermek için gerçeklerden ve olgulardan dem vuruldukça, onların iddia ettiği gerçek dışı olguların tekrar tekrar takdim edilerek geniş kitlelerin aklına kazınması ve sanki gerçekmiş gibi algılanması daha kolaylaştı.

Bu durum sadece ABD’nde değil aynı zamanda Britanya’da da yaşandı. Britanya’nın The Economist dergisi 10 Eylül 2016 sayısında Britanya’daki AB’den ayrılma oylaması için verdiği örnekte olduğu gibi ayrılıkçılar AB’nin Britanya’ya ayda 350 milyon sterlin’e mal olduğunu iddia ediyorlardı ve bu paranın sağlığa harcanmasının AB’ne verilmesinden daha iyi olacağını savunuyorlardı. Oysa ortada böyle bir kaynağın olmadığı bir gerçekti. Nitekim 2016’dan beri geçen sürede Britanya’daki sağlık harcamalarında böyle bir artış da söz konusu olmadı ve 2019 Mart’ından sonra da olmayacağı yapılan bütçelerden anlaşılıyor. Ancak, bu palavranın AB’den çıkma yanlıları tarafından tekrar edildikçe daha fazla kişi tarafından duyulduğu ve ona inanıldığı da ortaya çıkmış bulunuyor. Yalan söylemenin ayıp olarak görülmediği durumlarda onu söyleyenlerin kolay kolay siyasetten ekarte edilemeyeceği bir kez daha anlaşıldı. Üstelik başta uzmanlar ve siyasal kurumlar olmak üzere her şeyin itibarsızlaştırıldığı bir güven bunalımı ortamında, Britanya hükümetinin bir bakanı olan Michael Gove’ın iddia ettiği gibi “artık bu ülkenin halkı da uzmanlara yetti gayrı diyor” (people in this country have had enough of experts) noktasına da kolaylıkla gelindi. 2016 Başkanlık seçimlerindeki hava liberal gündemi daha da dışlayan bir içeriğe döndüğünde hiç kimsenin tahmin edemediği bir gelişme oldu ve Trump, 17 Cumhuriyetçi adayı ve Demokrat Parti Başkan adayı Hillary R. Clinton’u da alt ederek Başkan seçildi.

Yazının devamı “Gerçek-üstü siyasetin ilk yılı” için tıklayınız.

Yazan: Ersin Kalaycıoğlu
Sabancı Üniversitesi, Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi
Bilim Akademisi Üyesi

[1] Siyaset biliminde genel kabul gören görüşe göre temsili demokrasiler ya çoğunluk (majority) esasına göre, ya da çoğulculuk (pluralism) esasına göre çalışır. Bunlardan ilkini yasama meclisinin üstünlüğüne dayalı olarak kuran ve işleten ilk ülke Birleşik Krallık (United Kingdom) veya Britanya’dır. Ondan bir  bağımsızlık savaşı ile ayrılan ABD’nde de aynı demokrasi anlayışının bir başka türü olan üç hükümet kuvvetinin birbirinden tamamen ayrı yetkilerle donanmış ve eşit güçte olduğu Başkanlık (Presidency) uygulaması hayata geçirilmiştir. Bu çoğunlukçu modellerin karşısında ise temsili demokrasinin yönetim kuralı olarak çoğunluğun sözü yerine oydaşmayı (consociationalism) kabullenen ve hiçbir toplumsal katmanı siyasal kararların dışında sürekli olarak bırakmamayı garanti altına alan İsviçre’nin çoğulcu demokrasi uygulaması olmuştur. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bakınız Lijphart, A. (2012).
Ayrıca Ersin Kalaycıoğlu, Siyasi rejimlerin tanım ve uygulama Örnekleri, Sarkac.org, Kasım 2017. 

[2] Spectator dergisinde Temmuz 2016’da yayınlanan “The Truth about Post-Truth Politics” https://www.spectator.co.uk/2016/07/the-truth-about-post-truth-politics/ adlı yazıda İngiliz the Telegraph gazetesinin yazarlarından Michael Deacon’ın şöyle yazmış olduğu ileri sürülmüştür: “Olgular olumsuzdur (facts are negative)…Olgular kötümserdir (facts are Pessimistic). Olgular vatanperver değildir (facts are unpatriotic).”

[3] Bunu en iyi özetleyen New York Times, (https://www.nytimes.com/2016/08/24/opinion/campaign-stops/the-age-of-post-truth-politics.html), şöyle bir iddia ortaya koyuyor: “Borsalar, Cisco şirketinin değeri hakkında bir muhasebecinin ortaya koyabileceği bir olguya benzer bir değer hiçbir zaman üretmiyorlar; onlar dünyanın her yerinde bulunan binlerce kişinin Cisco hakkında bir dakikadan bir dakikaya ne hissettiklerine dair bir pencere açıyorlar.” “Stock markets never produce a fact as to what Cisco is worth in the way that an accountant can; they provide a window into how thousands of people around the world are feeling about Cisco, from one minute to the next.”

[4] Bu konudaki gelişmeleri irdeleyen bir çözümleme için bakınız Krugman, P. (2016).

Kaynakça

Cuzán, Alfred G. (2015) “Five Laws of Politics,” PS, Political Science and Politics, vol. 48, no: 3: 415 – 419 (doi:10.1017/S1049096515000165).

Inglehart, Ronald, F. ve Norris, Pippa (2016), “Trump, Brexit, and the Rise of Populism: Economic Have-Nots and Cultural Backlash,” (Harvard Kennedy School, Faculty Research Working Paper Series, RWP16-026).

Kurgman, Paul (2016) “The Lying Game” (New York Times, Eylül 13).

Lijphart, Arendt (2012). Patterns of Democracy: Government Forms and Performance in Thirty-Six Countries, (2. Baskı) (New Haven / London: Yale University Press).

Schumpeter, Joseph A., (2003). Capitalism, Socialism and Democracy, (London: Routledge).