Siyasette temsil: Demokrasinin plütokrasiyle imtihanı

Shutterstock

Temsili demokrasinin gelişimi ve türleri

Çağdaş dünyada Sanayi Devrimi sonrası sanayi üretimi, emeğin kentlere yığılmasına yol açtı.  Kent nüfusu artarken, kentsel yaşantı insanların okuryazar olmasına, dolayısıyla basılı yayınları izlemesine olanak sağladı. Aynı zamanda endüstride yoğunlaşan emek, örgütlü bir biçimde üretim sürecine katılınca kitlesel üretim ve tüketim gelişmeye başladı. Sanayi ve ticaret sadece ulusal pazarları geliştirmekle kalmadı, aynı zamanda küresel ticaret de gelişti. Bu gelişmeler başta Hollanda, İngiltere, Belçika, Fransa olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde servet ve güç dağılımını etkiledi. Sanayi ve ticaretten servet kazanan yeni bir sınıf, ekonomik gücü azalmakta olan soylu sınıfının yönetme hakkını sorgulamaya başladı. Yönetme hakkının ilahi gücü temsil eden monarkta (kralda) olmadığını, egemenliğin halkta olması gerektiği savı ileri sürülmeye başlandı. Bu gelişmeler 17. yüzyılda İngiliz kralına karşı bir mücadeleye ve iç savaşa dönüştü; 1648 devrimiyle İngiliz sanayi ve ticaret burjuvazisi kralın ordusunu yenerek, onun yasama ve yürütme gücünü İngiliz Parlamentosunun alt kamarasına (Avam Kamarası) devretti. Böylece yasama organı “halkın egemenliğini onun temsilcileri eliyle kullanacak olan bir yapı” olarak, halkın sahip olduğu yetkiyle özdeş olan bir güce sahip oldu.

Temsili demokrasinin hayata geçmesiyle, bir kişinin başka bir kişi veya kişiler (topluluk) adına hareket etmek için onlardan aldığı yetkiyle resmî olarak tescili, siyasal hayatta da söz konusu olmuştur. Burada söz konusu olan temsil olgusu “…kelimenin tam anlamıyla … gerçekte mevcut olmayan bir şeyi bir anlamda mevcut kılmak…”[1]Pitkin, H.F. (1972) The Concept of Representation. (Berkeley, Los  Angeles, London: University of California Press). üzere yapılan bir işlem veya eylemdir ve bu sayede bir kişi bir başkasının yerine tıpkı onun gibi hareket etme yetkisiyle donanmaktadır.[2]Birleşik Krallık’taki uygulamada, işte tam bu anlamda halkın temsilcileri halkın yerine geçerek, Parlamento’nun Avam Kamarasında halkın yokluğunda halk olarak karar alıp, yasa … Devamı

Temsil için yetkilendirme

Siyasal temsilin gerçekleşmesi için bir yetkilendirmenin (authorization) ve bunun tescilinin söz konusu olması gerekir. Bunun için halkın bir kişiyi kendi adına hareket etmek, söz söylemek, bağlayıcı karar vermek için seçtiğini belgelendirecek bir işlem gerekir. Çeşitli adaylar halkı temsil etmek için gönüllü olurlar ve halk olarak seçmenler bu adaylar arasından birisini veya birkaçını kendilerini temsil etmek üzere seçerler. Seçim sonuçlarına ve kurallarına göre bir veya birkaç aday, seçmen tarafından temsilci olarak tescil edilmiş olur ve bir ulusal temsil heyetinde (yasama organında) belirli bir süre görev yapar.

Bu uygulamanın yeni başladığı tarihlerde henüz siyasal örgütlenme olgusu kitleselleşmemişti, yani siyasi partiler yoktu. Bir siyasal örgütün adını, simgesini, amblemini taşıyarak seçmenden o partinin ideolojisi ve programına da destek olacak biçimde temsilci olarak seçilmek talebinde bulunulması, ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra yaygınlaştı.  Çağdaş siyasal partilerin kurulmasındaki bu gelişme öncesi ve sonrasında, farklı içerikte temsil ilişkileri söz konusu oldu.

Siyasal Parti öncesinde siyasal temsil olgusu

Siyasal partilerin kitlesel siyasetin temel unsurlarından birisi haline gelmesinden önce başlayan siyasal temsille birlikte seçmen (halk) ve onun siyasal temsilcisi olarak milletvekili ilişkisi kuruldu. Bu ilişki iki farklı tür seçmen – temsilci ilişkisi ve yasama organı içinde de iki farklı rol oynayan temsilcinin ortaya çıkmasına yol açtı.

Mütevelli temsilci: Seçkinci (elitist) temsil

Bunlardan ilki bir tür güvenilir kişi olarak seçilen, yeddiemin – mütevelli temsilci (trustee) rolünü oynayan temsilcidir. Bu ilişkiyi en iyi ve açık bir biçimde ilk olarak ifade eden, 1774 yılında Bristol, İngiltere’de seçilen ünlü İngiliz muhafazakârı Edmund Burke olmuştu. Seçildiğinde yaptığı konuşmada Burke “…Bir Temsilci seçtiğinizde, o bir Bristol Temsilcisi değil, Parlamento üyesidir. Temsilciniz size sadece sayını (emeğini) değil, muhakemesini de borçludur; … eğer bunu sizin fikirlerinize feda ederse, size hizmet etme sözüne ihanet etmiş olur…” demiştir.[3]The Economist, (25 Mayıs 2013) “What a Burke: The Life of a Virtuous Meritocrat”; https://www.economist.com/books-and-arts/2013/05/25/what-a-burke

Bu önerme ile Burke, Bristol seçmeninin fikirlerine itibar etmeyeceğini; Parlemento’da kendi vicdanı, inancı ve muhakemesine göre davranacağını ilan etmiştir. Burke’e göre Bristol halkı onu sahip olduğu değerleri, inancı ve bilgisi için seçmiştir; Edmund Burke olduğu için seçmiştir. Onu güvenilir bir kişi olarak Parlamento’da görev yapmak, yasaları oluşturmak, yürütmeden hesap sormak için seçmiştir. Seçmenin ne düşündüğü, duyarlılıkları, beklenti ve istekleri bir temsilci olarak Burke için öncelik taşımamıştır. O kendine özgü düşünce, yargı, değer ve inançlarına göre davranmakla yetkili ve görevli bağımsız bir şahıs olarak temsilcilik görevini yapmıştır.  The Economist dergisi Edmund Burke üzerine 2013’te yazdığı makaleyi, “…Ancak daha sonra koltuğunu kaybetti. Buna neyin sebep olduğu merak edilecek bir şey midir acaba?” diye sonlandırmıştı.[4]The Economist, (25 Mayıs 2013) “What a Burke: The Life of a Virtuous Meritocrat”; https://www.economist.com/books-and-arts/2013/05/25/what-a-burke Buna rağmen bu temsilcilik anlayışının Anglo-Amerikan siyasette, örneğin Senatör John F. Kennedy gibi ünlü siyasetçiler tarafından 20. yüzyılda da Atlantik’in karşı yakasında savunulduğu görüldü.

Delege temsilci:  Seçmenin elçisi olarak temsilci

İkinci olarak, delege temsilci diye ifade edilen, seçilen temsilcinin seçmenlerinin açık rehberliği veya talimatları temelinde hareket etmek üzere davranması ile sınırlı olan bir temsilci tipi ve rolü ortaya çıktı.[5]Heywood, Andrew (1997). Politics, (Londra, Birleşik Krallık: Macmillan): 207-209. Bu kez temsilci, yeddiemin – mütevelli temsilcinin tersine, kendisinin seçmenlerinden daha bilgili ve üstün olduğu düşüncesinde olmayan, adeta bir elçi veya pazarlamacı, postacı veya satıcı gibi hareket eden bir role sahiptir. Seçmenleriyle düzenli olarak temas edecek, onlardan aldığı talimat, öneri, istek ve talepleri parlamentoya taşıyacak, savunacak, yasa ve diğer düzenlemelere konu edecektir.  Bu kez de seçmen – temsilci ilişkisi doğrudan birebir hatta zaman zaman yüz yüze temasla süregiden bir içerikte gerçekleşir. Tek parlamento sandalyesinin olduğu seçim çevrelerinde kimin kimleri temsil ettiği de, seçmenin kimden temsilci olarak hesap soracağı sorun teşkil etmez. Seçmen – temsilci ilişkisi gayet şeffaf olarak tesis edilmiş olup temsilcinin çalışmaları kolayca izlenebilecek; seçmen beğeni ve eleştirisini kime yönelteceğini her zaman bilecektir. Ancak, hesap sormayı (accountability) azami derecede temin eden bu temsil anlayışı seçim çevresindeki oyların oldukça dengeli dağıldığı ortamlarda sadece belirli bir azınlığın oylarıyla bir temsilcinin seçimini sağlayabilir, oyların çoğu ziyan olur, seçim çevresindeki seçmen çoğunluğu her zaman temsil edildiği duygusuna sahip olamayabilir.

Siyasal partilerin sahneye çıkması ve temsil

Bu iki tür temsil ilişkisi, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren örgütlü kitlesel siyasal hayatın güçlenmesiyle birlikte geri planda kaldı. Bizler artık bağımsız temsilciler seçmiyoruz. Seçim çevrelerinde kaç sandalye olursa olsun seçilen temsilciler bir siyasal partinin neferleri olup o siyasal partinin simge, amblem, bayrağı altında yarışıyor ve kendi adlarından çok partileri adına seçmenlerinden destek talep ediyorlar.

Günümüzün temsili demokrasilerinde bir siyasi parti seçimi kazanarak, kampanyasında belirlediği bir dizi politika ve programı yürütme yetkisi (mandate) elde eder. Bu durumda temsilci sadece seçmenlerle değil, belirli bir siyasal partiyle de ilişkilidir. Temsilci artık bir parti yetkilisi olup partinin sahip olduğu yetkiyi kullandığı için buna parti yetkilisi (manda) tipi temsilcilik adı verilmektedir.[6]Heywood, Andrew (1997). Politics, (Londra, Birleşik Krallık: Macmillan): 209-210.

Bu seçimde temsilcinin kendi görüşleri ve fikirleri çok az öneme sahiptir veya hiç rol oynamaz, dolayısıyla temsilin içeriğinde de büyük bir değişiklik söz konusudur. Partiler seçim manifestolarında, genellikle bir veya birkaç tanesi seçmenler tarafından benimsenen ve çoğu göz ardı edilen birçok politika seçeneği ortaya koyarlar. Bir siyasi partinin adayına veya oy pusulasındaki listedeki adaylarına verilen oy, nadiren tüm parti manifestosunun onaylanması anlamına gelir.

Sonuç olarak seçilen bir siyasal parti hükümetteki seçeneklerini seçimlerde önerdiği politikalarla sınırlamış oluyor.  Bu politikalar başarısız olsa bile, partinin seçmenden seçimde aldığı yetkinin içeriğindeki siyasi taahhütleri nedeniyle yürürlükte mi kalacak?  Bu tür bir düşünce sadece bir fanteziden ibaret. İktidardaki parti bu durumda seçim taahhütlerini bir kenara bırakıp başarısızlığını giderecek yeni politikaları hayata geçirmeye çalışacaktır. Bu durumda temsil ilişkisi kökten değişecek ve seçim kampanyası ve manifestosu anlamsız hale gelecektir. Üstelik bu durumda bir temsilcinin kendi seçim çevresinde bu durumdan sorumlu tutulması ne derecede anlamlıdır?

Siyasal parti örgütü temsil ilişkisinde yer almaya başladığı andan itibaren temsil olgusunun özü değişmiş, “seçmen – temsilci” ilişkisi “parti – temsilci – seçmen” ilişkisine dönüşmüştür. Özellikle merkeziyetçi siyasal sistemlerde yerel siyasal hayatın ve seçim çevresinin önemi azalmış ve ulusal düzeyde siyasal parti çalışmaları esas olmuştur. Artık milletvekili, seçim çevresi ve oradaki seçmenlerden çok siyasal parti iktidarının neferi olarak çalışmak durumundadır.

Benzerler tarafından temsil

Bu üç tür temsil olgusunun yanı sıra bir dördüncü beklenti ve temsil talebi de sık sık gündeme geliyor. Bu tür temsilde, bir seçim çevresinin sadece bir veya birkaç temsilciyle temsili yerine, yasama organının ülkeyi genel olarak yansıtması ve seçmenler heyetinin bir küçük kopyası olması isteniyor. Bu daha çok sosyalistler ve köktenci (radikal) siyasal akım ve partiler tarafından desteklenen bir fikir olarak ileri sürülmeye başlamışsa da, sonraları daha geniş kabul gördü. Bu anlayışa göre temsilden anlaşılan, seçmenin özellikleriyle birebir benzeşen bir yasama meclisinin ortaya çıkmasıdır. Bu anlamda temsil, seçmen kesimleriyle temsilcilerinin benzeşmesidir; temsil benzeşmeden ibarettir.[7]Pitkin, Hanna Fenichel, 1972, The Concept of Representation. Berkeley, Los Angeles, London: University of California Press; 60-91. Yakından incelediğimizde, bununla ilgili çeşitli güçlüklerin ortaya çıkacağını görebiliriz.

Bu temsil anlayışı empatinin belirli bir temeli olduğunu varsayar. Bir kadın bir kadını temsil edebilir, bir siyahi adam bir siyahi erkeği temsil edebilir, bir işçi bir işçiyi temsil edebilir, vb. Yani temsilcilerin kendilerini farklı kimlikteki seçmenlerin yerine koyamayacakları varsayılır.

Ancak, bir demokraside çoğunluk kayıtsız, bilgisiz, eğitimsiz ise yasama meclisinin çoğunluğu da benzer kişilerden mi oluşmalıdır? Bu durumda seçmenler güvendikleri ilgili ve bilgili, örneğin hukukçu, bürokrat, tıp doktoru vb. bir temsilciye mi destek olmalılar, yoksa tam kendilerine benzeyen başka bir işçi, çiftçi, işportacı, kadın, siyahi vb. adayı mı seçmeliler? Bunlardan hangisi yasama organında onların fikir, yarar ve düşüncelerini daha iyi koruyacak veya savunabilecektir? Yasama meclisinde seçmendeki farklılıkları olduğu gibi yansıtan bir tablo ortaya çıkarsa, parlamenter müzakerelere daha mı iyi hizmet edecektir? Tüm seçmen gruplarının orantılı temsili nedeniyle oldukça parçalı olabilecek böyle bir yasama organı, yasama etkinlikleri için zorunlu olan uzlaşmaya varmak için daha fazla fırsat sağlar mı?

Buna da Türkiye gibi özellikle koalisyon fobisi olan ülkelerde yanıt bulmak kolay değil. Örnek olarak Fransa özellikle bu konuda 1999’da anayasa ve 2014’e kadar çeşitli mevzuat değişikleri yaparak kadın ve erkek adaylar arasında birebir eşitlik temin etmek için önemli adımlar attı. Buna karşın her tür seçmen kesimi için aynı kararı alıp uygulayan bir demokratik ülke henüz söz konusu değil. Ülkemizde de kadın seçmenlerin daha geniş ve etkili temsili zaman zaman yoğun olarak tartışılmakla birlikte bu konuda Fransa’dakine benzer bir adım atılamadı.

Temsil ilişkileri nasıl geliştirilebilir?

Ülkemizde demokrasinin yeniden inşası aşamasında temsil ilişkilerini de içeren öneriler zaman zaman gündemde yükseliyor. Bunların içinde özellikle siyasal parti içi demokrasinin iyi işlememesi, lider sultası gibi savlar ileri sürülüyor. Bunun için çözüm olarak siyasal partiler yasasını değiştirerek ön seçimleri etkinleştirmek önerileri getiriliyor.

Bu arada Sanayi Devrimi’nin vardığı son aşamada gelişen elektronik iletişim ve sosyal medya, fikir tartışmalarının da kolayca çok sayıda seçmeni içerecek bir biçimde yapılmasına olanak sağlıyor. Bu durum gerçek ve gerçek – dışı çok büyük bir haber akımına neden oluyor;[8]Kalaycıoğlu, E. (2018) Gerçek-ötesi siyaset, https://sarkac.org/2018/01/gercek-otesi-siyaset/ daha önce bir araya gelmesi pek zor olan seçmenlerin yazılı/ görsel görüş paylaşımı ve tartışma yapmalarını kolaylaştırıyor. Yani siyasal partilerin işlevlerini de zorlayan bir toplumsal gelişme düzeyine ulaşılmış durumda.

Eğer seçmenler kendi aralarında, siyasal partiler gibi örgütsel aracılar olmadan görüşebiliyor, tefekkür ediyor ve tartışabiliyorsa, 19. yüzyıldan kalma siyasal partilere hâlâ gerek var mıdır? Temsili demokrasiye yönelik de aynı soruyu yöneltebiliriz. Bugünün elektronik teknolojisini kullanarak doğrudan demokrasiye geçişimiz sağlanabilir mi?

Bu sorulara yanıt üretmek ilk anda görüldüğünden daha zor. Dolayısıyla önce siyasal partilerin temel rol oynadığı temsil sürecini değiştirmek için parti içi demokrasi ve ön seçimi ele almakta yarar var.

Parti-içi demokrasi mümkün müdür?

Bu soru ilk olarak 19. yüzyılda uzun süre Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) üyesi olan Robert Michels tarafından Siyasal Partiler (1911)[9]Michels, R. (1966). Political Parties: A Sociological Study of of the Oligrachical tendencies of Modern Democracy. (New York, London: The Free Press).[10]Michels, R. (1666) Political Parties, Çev. Eden & Charlie Paul, https://socialsciences.mcmaster.ca/econ/ugcm/3ll3/michels/polipart.pdf kitabında ele alınmıştır. Michels partilerin içindeki oligarşik eğilimleri ele almış ve bu örgütlerde demokratik yönetimin mümkün olmadığını kuvvetli bir biçimde savunmuştu. Örgütler liderlerin ve onların etrafında yer alan seçkin üyelerinin denetiminde olan yapılardır. Bu özellikleriyle yukarıdan aşağıya doğru yönetilen ve seçkinci yönetim araçları olmuşlardır. Lider ve parti seçkinleri, çeşitli iletişim ve psikolojik etkileşim olanaklarını kullanarak partilerinin yönetimini elitist bir espriyle sürdürürler. Michels’e göre SPD’nin kuruluş yıllarındaki lideri Lasalle ve çevresi, tüm demokrasi söylemlerine karşın katı bir seçkinci yönetim sergilemişlerdir. Daha sonraki yıllarda çok şey değişmiş olsa bile bugün halen siyasal parti liderliğinin gücünü azımsamak için bir neden yok.

Ön seçim çözüm mü?

Partilerin aday (temsilci) belirleme süreçlerinde ön seçimin kullanılması parti delegelerinin etkisini arttırmakla birlikte bu etkinin temsilci seçiminde ve özellikle yasama organı içindeki çalışma ortamını daha uyumlu ve uzlaşmacı kıldığını gösteren bir kanıt yok.[11]Ware, Alan (1996) Political Parties and Party Systems, (Oxford, UK, New York, USA: Oxford University Press): 260-261. Özellikle ABD’deki ön seçimler, giderek daha fazla ideolojik katılığı olan, Demokratlar için seçmene göre çok daha sol, Cumhuriyetçiler için de seçmene göre çok daha sağ eğilimli adayların seçilmesine katkıda bulunmuşa benziyor.[12]Rausch, J.ve La Raja, J. (2019) “Too Much Democracy is Bad for Democracy,” The Atlantic (December 2019 issue) https://www.theatlantic.com/magazine/archive/2019/12/ … Devamı  Bu durumda Congress’de bir araya gelen ideolojik olarak birbirlerinden çok uzak ve ayrışmış olan temsilcilerin çatışmayı, uzlaşmaktan çok daha iyi becerdikleri görülüyor.

Ön seçim süreci siyasal parti üyeleri ve delegelerine göre ideolojik saflığı daha fazla olan temsilci adaylarını öne çıkarmak eğilimindedir. Ön seçimlerin yapıldığı seçim çevrelerinde parti içinde güçlü olan çıkarlar, hizip ve klikler daha güçlenebilir, partinin siyasal konumunu bu gruplar denetim altına alabilir. Ön seçimler, bir seçim çevresindeki oraya has güçleri, örneğin toprak ağalarını, sendika ağalarını, tarikatları, başkaca yasal olan ve olmayan yerel güç odaklarını güçlendirmekte de etkili olabilecekmiş gibi duruyor. Mali kaynak seferber etmek konusunda en başarılı olanlar kendi temsilcilerini daha kolay seçtirebiliyorlar. Bu süreç demokrasiden çok bir tür oligarşiye veya plütokrasiye hizmet eden bir içeriğe dönüşme rizikosu taşıyor.

Temsili güçlendirmek için plütokrasiyi engellemek şart      

Siyasal temsilde karşılaşılan en önemli sorun iyi örgütlenmiş ve büyük mali kaynak sahibi olan çıkar gruplarının denetimidir. Örgütlü kitlesel siyaset koşullarında tekil bir seçmen ile tekil bir temsilci ilişkisi oluşturmak ve sürdürmek, hemen hemen imkânsızdır. Siyaset başta siyasal partiler olmak üzere siyasal örgütlerin gölgesinde oluşur.

Bunun için siyasal partiler yasasında yapılacak  değişikliklerde parti-içi süreçleri ve idari yapıyı düzenlemenin etkisi temsil ve demokrasiyi geliştirici olmayabilir. Bu hususta en önemli olgular partilerin finansmanı ve siyasal etiktir ve esas onların düzenlenmesine öncelik verilmesi hedeflenmelidir. Partiler yasası değiştirilecekse, partilerin kimlerden, hangi kaynaklardan, ne kadar finansman alabileceklerini ve hangi amaçlarla ve ne kadar harcama yapacaklarını belirlemek demokrasinin plütokrasiye dönüşmemesi için esastır. Aksi takdirde parası olanın temsilcileri belirlediği ve seçmenlerin oy vermesinin ise etki altına alınabildiği bir manzara ortaya çıkabilir ki bu demokrasiye olan inancı ciddi ölçülerde aşındıracaktır.

Partilerin kendilerini nasıl yönetecekleri onların sorunudur. Eğer demokrasi ile yönetmek istiyorlarsa, buna fırsat verilmelidir, ama bu tür bir yönetim yerine liderin veya merkez kurullarının katı bir denetimi ve baskısıyla yönetilmek istiyorlarsa, ona da fırsat verilmelidir. Partilerin kendilerini nasıl yönettikleri iktidara geldiklerinde ülkeyi nasıl yöneteceklerinin bir örneği olacaktır. Bunun olabildiğince şeffaf olması, seçmenlerin bu uygulamaları görmek ve karşılaştırmak fırsatı bulmaları ve hangisine göre yönetilmek istiyorlarsa, onu seçimlerde desteklemeleri demokratik bir tercihtir. Bir siyasal rejim olarak demokrasi, partiler içinde mevcut olmak zorunda olmayıp, partiler arasındaki ilişkilerde gerçekleşen bir uygulamadır. Partiler içi ve partiler arası süreçler o kadar da yakından ilgili değildir. Nitekim Anglo Amerikan ülkelerin demokrasilerinde partiler yasası yoktur. Partiler yasası uygulamalarını sadece bazı demokrasilerde, örneğin Almanya, Avusturya, Finlandiya, İsrail, Venezuela, Türkiye gibi dokuz ülkede görüyoruz. Bu ülkelerin birçoğunda geçmişteki otoriter uygulama defoları veya yer etmemiş demokratikleşme deneyimleri dolayısıyla, idari konuları da içeren partiler yasası uygulamaları İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1990’lara kadar oluşmuştur.[13]Avnon, Dan (1995) Parties Laws in Democratic Systems of Government,” The Journal of Legislative Studies, vol. 1, no: 3: 283 – 300, pp 287

Dünyadaki bu durum karşısında şu öneride bulunabiliriz: Parti içi süreçlerin düzenlenmesini siyasal partilere bırakan, fakat mali kaynak ve harcama konularını ayrıntılı olarak düzenleyen bir “partilerin finansmanı yasası”nın, bir “siyasal etik yasası”yla birlikte düzenlenmesi temiz demokratik siyaset uygulamasının ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır.

Seçmen – temsilci ilişkisi nasıl düzenlenebilir?

Seçmen – temsilci ilişkisi yeniden kurgulanmak isteniyorsa, burada siyasal partilerin konumunu dikkate almak gerekecektir. Yeddiemin – mütevelli veya delege temsilci içerikli seçmen – temsilci ilişkileri kurmak ve yürütmek, siyasal partilerin ve çıkar ve baskı grubu örgütlerinin etkili olduğu bir ortamda olanaksız. Siyasal partiler içinde yerel siyasal aktörleri güçlendirmek, özellikle az nüfuslu ve kırsal seçim çevrelerinde para ve güç sahibi olanlara büyük alan açacaktır. Bu durumda önseçim yapılsa bile özel çıkarları temsil eden kişi ve örgütlerin istemediği bir temsilcinin seçimi kazanması bir yana, aday olması bile olanaksız olacaktır. Bu durumda hakça rekabete dayalı, adil bir seçim yarışı gerçekleşmeme rizikosu artacaktır.

Bu yerel güçlerin etkisini partilerin merkezlerinden yapılan müdahalelerle sınırlamak, rekabetçiliği arttırabilir ve yerel siyaseti görece olarak daha demokratik bir hale sokabilir. Bu ilişkilerin idaresi siyasal partilerin iç işleri mahiyetindedir ve onlar tarafından düzenlenmelidir.  Eğer partiler demokratik örgütler olmak istiyorlarsa, bunu göstermelerine fırsat verecek bir yasal düzenleme yeterli olur. Yasa veya hukuk yoluyla onları zorlayarak demokratik örgütler olarak çalıştırmaya gayret etmek, hem demokrasiye hem de parti sosyolojisine uygun değil. Siyasal partiler kendilerine rağmen, hukuk yaptırımlarıyla zorla demokrat olamazlar. Üstelik bu tür adımların demokratikleşme için etkili olacağını gösteren hiçbir kanıt da yok.

Sonuç ve tartışma: Temsili ve doğrudan demokrasi arasında plütokrasi

Siyasal partiler hem toplum içinde farklı kesim ve seçmenleri birleştirerek seçim kampanyalarına yönelten, seçim sonrasında yasama ile yürütme arasındaki ilişkileri kuran ve çalıştıran aracı eşgüdüm kurumları, hem de yerel seçmen kitleleriyle ulusal siyaset ve yasama organı arasında bağlantı kuran eşgüdüm kurumları olmuşlardır.

Oysa günümüzde seçmen kesimleri elektronik haberleşme kolaylığı sayesinde birbirleriyle sürekli ve düzenli olarak haberleşiyor. Seçmenler, seçimlere katılmak, oy vermek ve onların ötesinde siyaset hakkında fikir yürütmek ve katılmak konusunda gerekli bilgi, ilgi ve motivasyonu da sosyal medyadan etkilenerek edinebiliyor. Bunun için artık aracı kurumlara, siyasal partilere olan gereksinim giderek azalıyor. Bu ortamda parti üyelikleri de azalıyor. Siyasal partiler kendi üyelerinin gönüllü emeğiyle yetinemeyecekleri bir aşamaya geldiklerinden birçok işlevi profesyonel taşeronlardan satın alıyorlar.  Üstelik pek çok güncel konuda sosyal medya üzerinden milyonlarca seçmen haberleşebiliyor. Bunların fikir ve zaman zaman da hakarete varan duygusal tartışmalara katıldıkları görülüyor.

Acaba halkın doğrudan kendi kendisini yönetmek için görüşüp, tartışıp, siyasal partilere ve bir temsilciler heyetine gerek duymayacak biçimde hareket etmesi mümkün mü? Bu durumda, temsil ve katılma süreçlerinde etkili olan örgüt yapılarının azalması, onların yerine halkın doğrudan halk için karar alacak bir platformda tartışması ve oylamalar yapması sağlanabilir mi? Sanayi Devrimi’nin ulaştığı yeni aşamada, o düzeydeki teknolojiye uygun bir siyasal demokrasi yapısı mümkün mü?

Bu sorunun sorulduğu ama yanıtını henüz tam olarak bilmediğimiz bir aşamadayız. Siyasal hayatta en azından, bütçe, eğitim, sağlık gibi bazı konularda seçmenin girişimine olanak sağlayan, referandum, inisiyatif, geri çağırma (recall) gibi uygulamalar başlatılıp yaygınlaştırılabilir. Bu durumda demokrasi daha az temsili ve daha çok doğrudan bir hale gelecektir.

Bu gelişmelerin de kendisine has sorunları olacaktır. Aristo yirmi beş asır önce yaptığı gözlemlerde doğrudan demokrasi uygulayan site devletlerinde demokrasinin yozlaşmasında demagoji (lafebeliği) yeteneği yüksek olan siyaset erbabının halka olamayacak şeyleri yapılabilecekmiş gibi sunmasının etkili olduğunu öne sürmüştü. Temsili demokraside popülizmin yarattığı demokrasi kurumlarındaki yozlaşmayı, doğrudan demokraside demagoji yaratır.[14]Urbaniti, Nadia (2013) “The Populist Phenomenon”, Raisons politiques vol. 3, no 51: 137 – 154: 145 Bu riziko ile baş edilebilmek için iyi eğitim almış, meslek sahibi çok büyük bir orta sınıfın gerekli olduğuna Aristo işaret etmişti.[15]Barker, E. (1973) The Politics of Aristotle, (London, Oxford, New York: Oxford University Press): 113 – 116 Bunun da çok kesin bir çare olduğu düşünülmemeli. Ancak, Türkiye gibi orta sınıfın pek de güçlü olmadığı, eğitim, meslek ve gelirin pek de eşit dağılmadığı bir toplumda bu tür bir doğrudan demokrasinin düzgün işlemesi sanki hiç de kolay olmayacakmış gibi duruyor. Onun için ülkemizde önce hukukun üstünlüğü ile uyumlu işleyen bir temsili demokrasinin yerleştirilmesine, birkaç kuşak geçtikten sonra daha doğrudan bir demokrasi uygulamasının bazı düzenlemelerini denememizde yarar varmış gibi görünüyor. Bu arada temsili demokrasiden doğrudan demokrasiye doğru değişen ülkeler olacaktır. Bu ülkelerdeki gelişmeleri ve sorunları izleyip bunlardan ders de çıkarabiliriz.

Bu süreçte siyasal partilerin ve onların yönetimlerinin temsilci seçiminde daha az etkili kılınması, ortaya bir boşluk çıkartacaktır. Seçmen ile temsilci arasında, hiçbir örgütün etkili olmadığı bir alan açılacağı savının pek de geçerli olmayacağı ABD’deki ön seçim süreçlerinde görüldü. ABD’de siyasal parti yönetimlerinin etkisi 1970’lerden itibaren azaldığında burada bir boşluk doğmuştu, onu da parası ve örgütlü gücü olanlar doldurdu.  ABD’nin demokrasi niteliği törpülenirken plütokrasi görüntüsü güçlendi. Bu sürecin ülkemizde farklı çalışması için bir neden yok. Siyasal parti yönetimlerinin görece olarak güçsüzleştiği bir ön seçim sürecinde bir boşluk doğacak  ve bunu da parası çok, örgütü güçlü olanlar, ağalar, şeyhler, tarikatlar, mafya vb. özel çıkar odakları daha da etkili hale gelerek dolduracaklardır. Seçmen – temsilci ilişkisini daha güçlü kılalım derken, iyice kleptokrasi / plütokrasi karışımı bir oligarşik yapıya dönüşmemiz de söz konusu olabilir. Bu riziko siyasal parti yönetimlerinin etkili olduğu temsilci seçimine göre daha demokratik ve arzulanabilir midir? Bunun yanıtını okuyucuların ve seçmenin takdirine bırakıyoruz.

Ersin Kalaycıoğlu (Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi, Bilim Akademisi)


Creative Commons LisansıBu eser Creative Commons Atıf-GayriTicari 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır. İçerik kullanım koşulları için tıklayınız.


Notlar/Kaynaklar

Notlar/Kaynaklar
1 Pitkin, H.F. (1972) The Concept of Representation. (Berkeley, Los  Angeles, London: University of California Press).
2 Birleşik Krallık’taki uygulamada, işte tam bu anlamda halkın temsilcileri halkın yerine geçerek, Parlamento’nun Avam Kamarasında halkın yokluğunda halk olarak karar alıp, yasa çıkarıp ülkeyi tam anlamıyla, gerektiğinde anayasayı da basit çoğunlukla değiştirerek yönetmektedirler. Ünlü 17. yüzyıl İngiliz düşünürü Thomas Hobbes insanı kişiden (person) ayırmış ve bir kişinin gerçek veya yapay olabileceğini ileri sürmüştür. Gerçek kişi eylem ve söylemleri kendisinin olan insandır. Yapay kişi ise eylem ve söylemleri kendisine ait olmayan başkasının olan bir şeydir. Bu tanımda seçmen gerçek kişi, temsilci ise yapay kişidir; birincinin yokluğunda ikincisi onun yerine hareket ederek sanki gerçek kişiymiş gibi eylem ve söylemleriyle onu temsil olgusunu hayata geçirir (Pitkin, H. F. (1972) The Concept of Representation. (Berkeley, Los  Angeles, London: University of California Press).
3, 4 The Economist, (25 Mayıs 2013) “What a Burke: The Life of a Virtuous Meritocrat”; https://www.economist.com/books-and-arts/2013/05/25/what-a-burke
5 Heywood, Andrew (1997). Politics, (Londra, Birleşik Krallık: Macmillan): 207-209.
6 Heywood, Andrew (1997). Politics, (Londra, Birleşik Krallık: Macmillan): 209-210.
7 Pitkin, Hanna Fenichel, 1972, The Concept of Representation. Berkeley, Los Angeles, London: University of California Press; 60-91.
8 Kalaycıoğlu, E. (2018) Gerçek-ötesi siyaset, https://sarkac.org/2018/01/gercek-otesi-siyaset/
9 Michels, R. (1966). Political Parties: A Sociological Study of of the Oligrachical tendencies of Modern Democracy. (New York, London: The Free Press).
10 Michels, R. (1666) Political Parties, Çev. Eden & Charlie Paul, https://socialsciences.mcmaster.ca/econ/ugcm/3ll3/michels/polipart.pdf
11 Ware, Alan (1996) Political Parties and Party Systems, (Oxford, UK, New York, USA: Oxford University Press): 260-261.
12 Rausch, J.ve La Raja, J. (2019) “Too Much Democracy is Bad for Democracy,” The Atlantic (December 2019 issue) https://www.theatlantic.com/magazine/archive/2019/12/ too-much-democracy-is-bad-for-democracy/600766/
13 Avnon, Dan (1995) Parties Laws in Democratic Systems of Government,” The Journal of Legislative Studies, vol. 1, no: 3: 283 – 300, pp 287
14 Urbaniti, Nadia (2013) “The Populist Phenomenon”, Raisons politiques vol. 3, no 51: 137 – 154: 145
15 Barker, E. (1973) The Politics of Aristotle, (London, Oxford, New York: Oxford University Press): 113 – 116