Wakefield Olayı ve Aşı-Otizm “Tartışmasının” İçyüzü*

Wakefield'in baş yazar olduğu ve daha sonra geri çekilen makale [1]

İngiltere’de bir hastanede çalışan Dr. Andrew Wakefield ve on iki meslektaşı, sadece on iki çocuktan elde ettikleri verilere dayanarak dünyanın en saygın tıp dergilerinden biri olan Lancet’te 1998 yılında bir makale yayınlar.[1] Yazarlar bu makalede, “regresif” otizmle bağlantılı olabilecek kronik bir enterkolit (bir tür bağırsak iltihabı) hastalığı saptadıklarını ve vakaların çoğunda semptomların kızamık- kızamıkçık-kabakulak (kısaca 3K) aşısından sonra başladığını iddia ederler.

Lancet dergisi aynı sayıda Wakefield’in makalesini eleştiren bir değerlendirmeye de yer verir. Chen ve Stefano değerlendirmelerinde Wakefield’in hastaların beyin ya da bağırsaklarında aşıdan kaynaklanan virüs olduğunu belgelemediğine, yani sunduğu iddiayı destekleyecek temel bir verinin eksik olduğuna, dikkat çeker. İkinci olarak araştırmadaki metodolojik kusurlar üzerinde dururlar. Wakefield’in üzerinde çalıştığı vakalar 3K aşısı ve enterkolit arasındaki ilişkiyle ilgilendiği bilindiği için özellikle ona gelmiş vakalardır. Tüm nüfusa değil sadece bu özel seçilmiş gruba bakmak metodolojik açıdan hatalıdır: 3K gibi çok kişiye yapılan bir aşıda zaten tesadüfen aşıdan sonra bu sorunu yaşayacak çocuklar olacaktır. Ayrıca, otizmin başlangıcı ve bunun fark edilmesi zamana yayılacağından bunun aşıdan sonra olduğunu göstermek için sadece ebeveynlerin hafızasına güvenmek yeterli değildir, daha güvenilir veriye ihtiyaç vardır.[2]

Makalenin basına yansıması

Wakefield, makalesi yayınlandıktan sonra nadir görülen bir uygulamaya başvurur. Bir halkla ilişkiler şirketi vasıtasıyla bir basın toplantısı düzenler ve makalede olmayan, hatta çoğu ortak yazarın karşı çıktığı bir iddiada bulunur:
“3K aşısı çocuklara birlikte değil de tek tek yapılsa daha güvenli olur”

2002 yılında iki gelişme Wakefield’in o zamana kadar sınırlı bir çevrede yayılan iddialarını tüm ülkenin gündemine taşır. Wakefield’in yeni bir makalesi üzerine BBC bir programında “3K aşısı ne kadar güvenli?” sorusunu gündeme getirir. Bu yayın, aynı yıl, Wakefield’in iddiaları nedeniyle düşen aşılanma oranlarından dolayı Londra’da ve kuzey İngiltere’de çok sayıda kızamık vakasının görülmesi ile birleşince medyada bir ilgi patlaması yaşanır. [3]

Ne yazık ki medya bu konuda iyi bir sınav vermez. Zira 1998-2001 yılları arasında 3K aşısı-otizm ilişkisini çürüten kapsamlı araştırmaların varlığına rağmen, o yıl yapılan haberlerin yarısı Wakefield’ın iddiasını ve karşıt bilimsel görüşü sanki eşit derecede geçerliymiş gibi sunar, %32’si ise sadece Wakefield’ın iddiasına yer verir.[4] Bu da doğal olarak, bilime ilişkin haberleri medyadan alan halkın kafasını karıştırır.

3K aşısı – otizm bağlantısı üzerine bilimsel araştırma ve raporlar – Ayıkla pirincin taşını

Oysa, 1998’de Lancet’teki makalenin yayınlanması ve Wakefield’in basın toplantısının hemen ardından, tıpta bilimsel araştırmaları ilerletmekten ve halkı sağlık konularında bilgilendirmekten sorumlu İngiliz devlet kurumu olan Tıp Araştırma Konseyi (Medical Research Council) bu konuya eğilir. Viroloji, gastroenteroloji, epidemiyoloji, immünoloji, pediatri ve çocuk psikolojisi alanında 37 uzmandan bir kurul oluşturur. Bu kurul incelemeleri sonucunda, söz konusu aşının otizme yol açtığına dair hiçbir bulguya rastlamaz.

Kurul ayrıca, sinir bilim ve kamu sağlığı uzmanlarını da içeren 13 kişilik bir alt kurul daha oluşturur ve toplantılarına bizzat Wakefield’i de davet eder. Alt kurul raporunda aynı sonuca vardığı gibi, Wakefield’in araştırmasının neden problemli olduğunu da ortaya koyar. [5]

Tıp Araştırma Konseyi bununla da yetinmez. 2001 yılında çok daha kapsamlı bir rapor daha yayınlar.[6] Rapor, hem otizmin nedenlerini araştırır, hem de meseleye epidemiyolojik açıdan yaklaşır ve yine aynı sonuca varır: aşının otizme neden olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur.

Wakefield’in iddia ettiği gibi 3K aşısı otizme neden olsa, otizm teşhislerinin aşıdan hemen sonra artması gerekirdi. Bunun yanı sıra, İngiltere’de 3K aşısı uygulanmaya başladığı yıldan itibaren otizm vakalarında keskin bir artış olması, 3K aşısını olmayan ya da farklı zamanlarda olan bebeklerin otizm teşhislerinin farklı zamanlarda olması, aşı olan ve olmayan çocuklarda otizmin görülme sıklığının farklı olması da beklenirdi. İngiltere, Finlandiya, Danimarka, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Japonya gibi farklı ülkelerde yapılan sayısız kapsamlı araştırma bu yönde hiçbir bulgu olmadığını gösteriyor. Örneğin Danimarka’da yapılan ve 537.303 çocuğu içeren bir araştırma 3K aşısı olan ve olmayan çocuklarda otizm sıklığında istatistiki olarak anlamlı bir fark olmadığını ortaya koyuyor. [7]

2001’deki raporun bir özelliği de doğrudan halkı aydınlatacak biçimde yazılmış olması. Raporda halktan gelen sorular yanıtlandığı gibi, 3K aşısı ve otizm hakkındaki mevcut bulgular, aşının otizme yol açtığı sonucuna varılabilmesi için ne tür bilimsel veriye ihtiyaç olduğu bilgisi halkın anlayabileceği bir dille anlatılıyor. Ayrıca, rapora katkıda bulunan bilim insanlarının bilimsel yeterlilikleri, hangi kurumda çalıştıkları, nesnelliklerini zedeleyebilecek çıkar çatışmaları içinde olup olmadıkları açık seçik ortaya konuyor.

Wakefield ve diğer etik ihlalleri

Dolayısıyla, 2001 yılı itibariyle tıp camiası 3K aşısının otizme yol açmadığı konusunda görüş birliği (konsensüs) içinde. İşte 2002 yılında Wakefield’in iddiasını haber yapan medyanın iyi bir sınav vermediğini söylememizin nedeni tam da bu. Eğer medya tıp camiasındaki görüş birliğini dikkate almış olsaydı, aşı haberini ona göre verebilir, halkın kafasının karışmasına neden olmazdı.

Wakefield olayı bundan ibaret değil, arkası da var. Bahsettiğimiz ve bahsetmeye yerimizin yetmediği birçok araştırma sonucunda 1998 Lancet makalesi yazarlarından 10’u Wakefield’in “3K otizme yol açıyor” iddiasını desteklemediklerini ilan ediyor. Dahası, Wakefield’in aslında birçok araştırma etiği ilkesini ihlal ettiği ortaya çıkıyor.[8]   Anlaşılan Wakefield çocuklardan elde ettiği verilerle oynamış, çıkar çatışması içinde olduğunu da Lancet dergisinden gizlemiş. Kendisi, enterkoliti de tedavi edecek yeni bir kızamık aşısı için patent başvurusunda bulunmuş. Kızıl, kızamık, kabakulak aşısı üreticilerine toplu tazminat davası açma amacını taşıyan bir kuruluştan yüklü miktarda para almış. Ve tüm bunları Lancet dergisine bildirmesi gerekirken bildirmemiş.

Araştırma etiğine aykırı davranışlarının yanında, Wakefield, hastası olan çocuklar üzerinde tıbben ihtiyaç olmayan invazif müdahalelerde de bulunmuş. Bunlar ortaya çıkınca 2010 yılında Wakefield İngiltere’de meslekten men ediliyor ve aynı yıl Lancet dergisi meşum makaleyi geri çekiyor.

Bilim etiği ve bilimsel bilginin güvenilirliği

Wakefield olayından bazı sonuçlar çıkarabiliriz. Mesele özünde bilime ve bilim insanına güven meselesine gelip dayanıyor. Modern hayatın en önemli özelliklerinden biri iş bölümü ve bunun getirdiği uzmanlaşma. Bunun faydalarını hayatımızın her alanında görüyoruz. İş bölümünü mümkün kılan temel unsur ise güven. Hem bilim insanlarının araştırmaları sırasında birbirlerine hem de toplumun bilim insanlarına güvenmesi ve bilim insanlarının güvenilir olması bilgi edinebilmemiz için şart.

Bunun için çeşitli aktör ve kurumların işlerini iyi yapmaları gerekiyor. En başta bilim insanları araştırmalarını doğru düzgün ve bilim ahlakına sadık kalarak yapmalı. Ne yazık ki Wakefield işi sahtekarlığa kadar götürmüş. Halkın en önemli haber kaynağı medya olduğuna göre, medya da ödevini iyi yapmalı. Bilim camiasında görüş birliği olan bir konuda, aykırı tek tük sesler olsa bile, medyanın bunları “tarafsızlık” kisvesi altında eşit değerdeymiş gibi aktarması yanıltıcıdır. Nitekim Wakefield olayında İngiliz medyası büyük ölçüde sınıfta kalmıştır.

Ve en nihayet, sıradan vatandaş olarak bizlere de görev düşüyor. Bilimin kendini düzelten sosyal bir faaliyet olduğunu, önemli soruların tek bir çalışma ile değil birçok çalışma sonrasında cevap bulduğunu aklımızda tutmamız gerekiyor. Bunun zaman aldığını, bazen bilimsel bir sonuca varmak için erken olabileceğini ve ilgili bilim camiasının varacağı sonucu beklemenin daha doğru olacağını hatırlamakta da yarar var.

Bir konuda kimi bilim insanlarından birbirine zıt görüşler duyarsak, eğer o konuda şahsen yeterli bilimsel donanıma sahip değilsek (ki çoğumuz değiliz), ilk yapmamız gereken şey, konunun uzmanları arasında görüş birliğinin var olup olmadığına bakmaktır. Bunun için çeşitli ülkelerin bilim akademileri, Tüm Avrupa Akademileri (ALLEA) üst örgütü, sağlık konusunda tabip odaları ve Dünya Sağlık Örgütü, küresel ısınma konusunda Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli gibi kurumların web sitelerine bakabiliriz. Eğer bir konsensüs yoksa, o zaman bilim insanlarının bilimsel yeterliliklerine göz atabiliriz: Hangi kurumda çalışıyor? Görüş belirttiği konuda hakemli saygın dergilerde makaleleri, saygın yayın evlerince basılmış kitapları var mı? Prestijli ödüllerle çalışmaları onurlandırılmış mı?  vb. İnternet sayesinde bu tür bilgilere kolayca ulaşılabilir.

Şunu aklımızdan çıkarmamalıyız: Aşı yaptırmadığımızda sadece kendimizi ya da çocuğumuzu değil başkalarını da riske atıyoruz, çünkü toplumsal bağışıklık oranını düşürmüş oluyoruz. Oysa toplumsal bağışıklığı sağlamak için nüfusun çok büyük kısmının aşılarını yaptırmış olması gerekiyor. Toplumsal bağışıklık hem henüz aşı olmamış bebekleri hem de şu ya da bu nedenle bağışıklık sistemi güçsüzleşmiş kişileri korumakta en önemli mekanizma. Kızamığın hayli bulaşıcı ve ölümle de sonuçlanabilen bir hastalık olduğu hesaba katıldığında bu koruma iyice önem kazanıyor.

Faik Kurtulmuş (BAGEP 2019, Sabancı Üniversitesi, Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi)
Gürol Irzık (Bilim Akademisi üyesi, Sabancı Üniversitesi, Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi)

Notlar/Kaynaklar:

* Prof. Dr. Hasan Yazıcı’ya eleştiri ve yorumları için teşekkür ederiz.

[1] Wakefield, A. J., Murch, S. H., Anthony, A., Linnell, J., Casson, D. M., Malik, M., Berelowitz, M., Dhillon, A. P., Thomson, M. A., Harvey, P., Valentine, A., Davies, S. E. and Walker-Smith, J. A. “Ileal-Lymphoid-Nodular Hyperplasia, Non- specific Colitis, and Pervasive Developmental Disorder in Children”, The Lancet, 351, 1998, s. 637–41. https://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140673697110960/fulltext

[2]  Chen, R. T. and DeStefano, F. [1998]: ‘Vaccine Adverse Events: Causal or Coincidental?’, The Lancet, 351, s. 611–12.

[3] Boyce, T. Health, Risk and News: The MMR Vaccine and the Media, New York, NY: Peter Lang, 2007, s. 7. V. A. A. Jansen, N. Stollenwerk, H. J. Jensen, M. E. Ramsay, W. J. Edmunds, C. J. Rhodes, ‘Measles Outbreaks in a Population with Declining Vaccine Uptake’, Science 2003: Vol. 301, Issue 5634, s. 804

[4] Boyce, Health, Risk, and News, s. 71-94.

[5] Fitzpatrick, M. MMR and Autism: What Parents Need to Know, London: Routledge, 2004, s. 105.

[6] Medical Research Council. Review of Autism Research: Epidemiology and Causes, London: MRC, 2001.

[7] Kreesten Meldgaard Madsen vd., “A Population-Based Study of Measles, Mumps, and Rubella Vaccination and Autism,” The New England Journal of Medicine 347, no. 19 (November 7, 2002): 1477–82.

[8] Bkz. General Medical Council. “Dr Andrew Jeremy Wakefield: Determination on
Serious Professional Misconduct (SPM) and Sanction”, 2010. <briandeer.com/solved/gmc-wakefield-sentence.pdf>. Deer, B. “How the Case against the MMR Vaccine Was Fixed”, The British Medical Journal, 342, 2011, pp. c5347–82.