İklim değişikliği neden çözülmesi bu kadar güç bir sorundur?

Küresel iklim değişikliğinin insanlığın karşılaştığı en büyük kolektif sınavlardan birisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Onlarca yıldır süren bilimsel uyarılara, uluslararası müzakerelere ve imzalanan anlaşmalara karşın bazı geri dönülemez eşik noktalarına her geçen yıl biraz daha yaklaşıyoruz. Aslında ne yapmamız gerektiğini biliyoruz, fakat bu devasa sorun maalesef yalnız teknik bir mesele değil. Peki neden?

Yanıt, iktisatçı ve ekolojist Garrett Hardin’in 1968’de literatüre kazandırdığı “Ortak Varlıkların Trajedisi” (The Tragedy of the Commons) kavramında gizli.[1]Hardin, G. (1968). The Tragedy of the Commons. Science, 162(3859), 1243–1248.

Ortak Varlıkların Trajedisi

Garrett Hardin (1986, Garrett Hardin Society)

Ortak varlıklar (commons), kimsenin mülkiyetinde olmayan ve herkese açık erişimi mümkün kılan kaynakları tanımlar. Anadolu’da bu durumu güzel bir deyişle özetleriz: Ortak atın beli kırık olur. Kimsenin tam sorumluluk almadığı paylaşımlı kaynakların kolayca tükeneceğini ya da hor kullanılacağını anlatan bu özdeyişin benzerlerine İngilizce, Almanca, Arapça ve Farsçada da rastlıyoruz; evrensel bir insan deneyimine işaret ediyor.

Hardin’in klasik ortak kullanıma açık mera örneğinde her çoban, sürüsüne bir hayvan daha ekleyerek kendi kazancını artırmayı “rasyonel” bir hamle olarak görür. Ama herkes aynı kısa vadeli hesabı yaptığında mera kendini yenileyemez hale gelir ve sonunda tüm hayvanlar aç kalarak ölür. Birey için kısa vadede mantıklı olan, topluluk için yıkıcıdır. Bugün atmosfer de insanlığın en büyük ortak merası durumunda.

Peki ortak varlıklar her zaman çöküşe mahkum mudur? 

Tarihin öğrettikleri: Carlowitz’den Ostrom’a

Doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımının yazılı tarihçesi 17.yy’a kadar gidiyor. Bavyeralı orman bilimci Hans Carl von Carlowitz (1645–1714), Saksonya’daki kereste kıtlığını çözmeye çalışırken 1713’te yayımladığı Sylvicultura oeconomica adlı eserinde sade bir ilke önermişti: Doğadan yalnızca onun yenileyebileceği kadar ürün alınmalıdır. Bu yaklaşım, yazılı literatürdeki ilk sürdürülebilir kaynak yönetimi anlayışı olarak kabul edilir.[2]Carlowitz, H. C. von. (1713). Sylvicultura oeconomica. Leipzig: Braun.

Carlowitz’in eserinden yaklaşık seksen yıl sonra Thomas Malthus (1798), nüfusun geometrik, gıda arzının ise aritmetik büyüdüğünü ve kaynakların kaçınılmaz olarak tükeneceğini öne sürdü. Malthus’a göre buradaki darboğaz da arazi olacaktı ve bir gün araziler yetersiz kalacaktı.[3]Malthus, T. R. (1798). An Essay on the Principle of Population. London: J. Johnson. Bugün bu öngörülerinin isabetsiz olduğu anlaşılmış olsa da Malthus’un tezi bu konudaki zihniyet değişiminde öncü olmuştu. Günümüzde “Malthus” kelimesi özellikle Anglo-Sakson literatürde karamsarlıkla eş anlamlı bir sıfat olarak bile kullanılır.

Garrett Hardin de Malthus’un çalışmasını sürdürerek “Ortak Varlıkların Trajedisi’ kavramını literatüre kazandırdı. Hardin, trajediden çıkış için yalnızca teknik değil, toplumsal ve kurumsal çözümler gerektiğini vurgulamıştı. Hardin’e göre çözümün çerçevesi iki kutupluydu: Mülkü bireylere paylaştırarak herkesin kendi mülkünden sorumlu olmasını sağlamak (özelleştirme) ve merkezi bir yönetimle ortak mülkü koruyan düzenlemelerin hayata geçirilmesi. Hardin’in 1968’de yayınlanan makalesi en çok atıf alan çalışmalardan biridir, ve kavramsal manzaraya yeni bir bölüm açmıştır.

“Ortak varlıklar her zaman çöküşe mahkum mudur?” sorusuna geri dönersek, 2009 Nobel İktisat Ödüllü Elinor Ostrom bu soruya “Hayır” yanıtını veriyor.

Elinor C. Ostrom (CC-BY 2.5, Indiana Universitesi)

Governing the Commons (1990) adlı başyapıtında Ostrom, İsviçre dağ köylerinden Japonya sulama kanallarına, İspanya su kooperatiflerinden Türkiye Alanya kıyı balıkçılığına uzanan onlarca vakayı inceledi. Sonuç netti: Topluluklara kendi kurallarını oluşturma fırsatı tanındığında, ortak varlıklar ne özelleştirmeye ne de merkezi baskıya gerek kalmadan nesiller boyu korunabilir. Ostrom, Hardin’in iki kutuplu çerçevesinin (ya devlet denetimi ya özelleştirme) ötesine geçerek katılımcı yönetişimi üçüncü yol olarak öne çıkardı.[4]Ostrom, E. (1990). Governing the Commons: The Evolution of Institutions for Collective Action. Cambridge University Press.

Bugün Ostrom’un ortaya koyduğu çerçeve geniş kabul görüyor. Bu yaklaşım hem iş birliği dinamiklerini inceliyor hem de denkleme kültürel ve beşeri etmenleri katıyor.

Türkiye’den güzel bir örnek: Alanyalı balıkçılar

Ostrom’un, kitabında Türkiye’den aktardığı vaka bu tartışmada özellikle dikkat çekicidir ve hem yerelde hem küresel akademik literatürde önemli bir yer tutar.

1970’lerin başında Antalya’nın Alanya ilçesi açıklarında balıkçılar arasında kıyasıya bir rekabet hüküm sürüyordu. En verimli av noktaları için çıkan anlaşmazlıklar zaman zaman şiddete dönüşüyor, aşırı avlanma ise balık stoklarını tehdit ediyordu. Çare, beklenmedik bir yerden geldi: Yaklaşık yüz kadar kayıtlı balıkçıdan oluşan grup, kendi aralarında denedikleri ve yanılan bir dizi düzenlemenin ardından 1970’lerin sonlarında özgün bir sisteme ulaştı.[5]Berkes, F. (1986). Local-level management and the commons problem: A comparative study of Turkish coastal fisheries. Marine Policy, 10(3), 215–229.

Sistem şöyle işliyor: Her sezon başında, katılmak isteyen balıkçıların adları ve sahildeki av noktaları ayrı ayrı listeleniyor. Noktalar, bir balıkçının ağını diğerinin av yolunu kapatmayacak biçimde konumlandırılıyor. Eylül’ün ilk gününde kura çekiliyor; her balıkçı çektiği kurayla o günkü noktasını öğreniyor. Ekim’den itibaren her balıkçı, balıkların göç yönüne paralel olarak her gün bir nokta doğuya kayıyor; Ocak’tan sonra ise batıya dönerek aynı rotasyonu tersine izliyor.

Sonuç çarpıcıydı: Aşırı avlanma sona erdi, av noktaları üzerindeki rekabet ortadan kalktı, denetim kendiliğinden sağlandı çünkü bulunduğu noktayı terk eden balıkçı ile oraya yeni gelen balıkçı birbirini sürekli görebiliyordu. Sistem, devlet müdahalesi ya da özelleştirme olmaksızın, mahalle kahvelerinde kurulan topluluk müzakeresiyle hayata geçirildi. Kooperatif, kuralları yazan değil, organizasyonu kolaylaştıran bir çatı işlevi gördü.[6]Berkes, F. (1992). Success and failure in marine coastal fisheries of Turkey. In D. W. Bromley (Ed.), Making the Commons Work (pp. 161–182). San Francisco: Institute for Contemporary Studies Press.

Bu sistemin uluslararası literatüre taşınmasında Türk asıllı Kanadalı ekolojist Fikret Berkes’in özel bir rolü var. Berkes, 1970’lerin sonundan itibaren Akdeniz kıyı balıkçılığını yerinde inceledi ve 1986’da Marine Policy dergisinde yayımladığı makaleyle Alanya’nın topluluk temelli yönetişim modelini akademik dünyaya tanıttı.[7]Berkes, F. (1986). Local-level management and the commons problem. Marine Policy, 10(3), 215–229 Elinor Ostrom ise Governing the Commons’ta Alanya’yı, büyük ölçüde Berkes’in bu saha çalışmasına dayanarak katılımcı yönetişimin işe yarayabileceğini kanıtlayan referans vakalar arasında saydı. Bugün Alanya balıkçıları, ortak varlık tartışmalarında dünyada en çok atıf alan Türkiye örneği olmayı sürdürüyor.

Bir başarı hikâyesi daha: Ozon tabakası ve Montreal Protokolü

“Neden ozon tabakasını kurtarabildik de iklimi kurtaramıyoruz?” sorusu da tartışmanın derinliğini daha iyi anlamamızı sağlayabilir.

1970’lerin sonunda bilim insanları, soğutma sistemlerinde ve aerosol spreylerinde yaygın biçimde kullanılan kloroflorokarbon (CFC) gazlarının stratosferik ozon tabakasını incelterek ultraviyole radyasyona karşı doğal kalkanı zayıflattığını keşfetti. Antarktika üzerindeki ozon “deliği” tam anlamıyla bir ortak varlık kriziydi: Kimse CFC’nin çevresel maliyetini ödemiyordu, ancak herkes sonuçlardan zarar görüyordu.

Bu soruna çözüm amaçlı oluşturulan  Montreal Protokolü (1987) ise bugüne kadar imzalanan en başarılı çevre anlaşması olma özelliğini koruyor: 197 ülke bağlayıcı hedefleri kabul etti, gelişmekte olan ülkelere teknoloji transferi ve finansman sağlandı, denetim mekanizmaları işletildi. Sonuç olarak ozon tabakasının 2060’lı yıllara kadar iyileşmesi bekleniyor.[8]United Nations Environment Programme. (1987). Montreal Protocol on Substances that Deplete the Ozone Layer, Nairobi: UNEP.

Peki iklim krizinde ne farklı?

İklim değişikliği sorunsalında maalesef kapsam çok daha büyük ve karmaşık. Ozon tabakasına zarar veren CFC’nin yerine kullanılabilecek alternatif kimyasallar teknolojik olarak hazırdı ve bu madde ekonomik sistemin temeline dokunmuyordu; sorun “spesifik”, çözümü “ikame edilebilir”di. Karbon salımı ise gıdadan ulaşıma, ısınmadan üretime kadar modern yaşamın her hücresine işlemiş durumda. Karbonu sistemden çıkarmak, tüm ekonomik işletim sistemini ve hayatın akışını yeniden yazmayı gerektiriyor. Montreal Protokolü’nün yönetişim mimarisi model alınabilir fakat ölçek ve karmaşıklık  kıyaslanabilecek düzeyde değil.

Hesaba katılmayan maliyetlerin faturası: Dışsallık

Atmosferin bu denli kolay kirletilmesinin arkasında temel bir ekonomik mantık yatıyor. İktisatta dışsallık (externality), bir üretim ya da tüketim faaliyetinin üçüncü taraflara yansıyan ancak fiyata dahil edilmeyen maliyetidir.[9]Pigou, A. C. (1920). The Economics of Welfare. London: Macmillan. Bugün sera gazı salan her üretim veya tüketim faaliyetinde çevresel bir maliyet söz konusu.  Regülasyon olmaksızın yalnızca piyasaya bırakıldığında maliyeti içselleştirmek ya çok zor ya da imkânsız. Buna çevre ekonomisinde “iklim değişikliğinin yarattığı çevresel maliyetin dışsallığı” deniyor.

Somut bir örnek ile açalım:

Karbondioksit salan bir çimento fabrikasını düşünelim: İş yeri sahibi kâr eder; o salımın tetiklediği seller, kuraklıklar ve sağlık krizlerinin faturasını ise toplum, hatta çoğunlukla gelecek kuşaklar öder. ABD Çevre Koruma Ajansı’nın (EPA) hesaplamalarına göre atmosfere salınan her ton karbondioksitin topluma gerçek maliyeti 190–210 dolar aralığında seyrediyor.[10]US EPA. (2023) Social Cost of Carbon: Estimating the Benefits of Reducing Greenhouse Gas Emissions. Washington D.C.: Environmental Protection Agency. Bu hesaplamalar birçok önkabul, modelleme ve öngörüye bağlı dolayısıyla fiyatlama çok geniş bir aralıkta hesaplanmış.  Birazdan daha ayrıntılı bahsedeceğimiz AB’nin Emisyon Ticaret Sistemi’nde (ETS) ise 2025 yılı ortalama karbon fiyatı ton başına €75–80 avro düzeyindeydi. Hesaplanan iki değer arasındaki makas, piyasanın henüz gerçek maliyeti fiyatlamadığını gösteriyor.

Modern mekanizmalar: Karbon fiyatlandırması ve SKDM

Tüm bu süreçten çıkan temel ders şu: Atmosferin kullanımı bedelsiz kaldığı sürece dışsallık içselleşmez ve trajedi sürer. Bu gerçekten hareketle iki ana araç öne çıkmaktadır.

Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) ve karbon vergisi: Ekonomiye toplam bir salım tavanı (cap) konulur; bu tavanın altında kalan salım izinleri alınıp satılabilir. AB’nin ETS sistemi dünyanın en büyük karbon piyasasıdır. Günümüzde bir ton başına fiyat Nisan 2026 itibariyle 76 avro civarındadır. İsveç’te ise ton başına 125 avroyu aşan karbon vergisi ise doğrudan fiyatlandırmanın en çok atıfta bulunulan uygulamasıdır.

Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması — SKDM (İngilizce kısaltmasıyla CBAM): AB’nin 2023’te hayata geçirdiği bu mekanizma, iklim politikasını bir ticaret kuralına dönüştürmüştür. Özetle blok dışından ithalat yoluyla satın alınan emtia ve elektriğin çevresel maliyetinin hesaplanıp vergilendirilmesini şart koşan bir yasal düzenlemedir.

SKDM’nin çözdüğü temel sorun “karbon kaçağı” (carbon leakage) olarak adlandırılır: Bir bölge sıkı iklim kuralları koyduğunda, karbon yoğun üretim kuralsız bölgelere kayar ve net küresel fayda sıfırlanır. SKDM bu arbitrajı kapatmaya çalışan, atmosferi ortak varlık olarak kabul eden ve kullanımına fiyat biçen bir küresel “karbon gümrük duvarı” işlevi görür.  Demir-çelik, çimento, alüminyum, gübre, elektrik ve hidrojen gibi karbon yoğun ürünlerin AB’ye ithalatında, üretim ülkesindeki karbon fiyatı AB standartlarının altındaysa sınırda ek bir bedel ödenir.  Tam uygulamaya 2034’e kadar geçiş öngörülüyor.[11]Avrupa Birliği. (2023). Regulation (EU) 2023/956 of the European Parliament and of the Council establishing a Carbon Border Adjustment Mechanism. Official Journal of the European Union.

Çözüm arayışının kırk yılı

İnsanlık bu küresel ortak varlığın yönetimi için kırk yılı aşkın süredir kurumsal çözümler inşa etmeye çalışıyor:

 

1992 — Rio Zirvesi ve UNFCCC:[12]Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (United Nations Framework Convention on Climate Change) İklim değişikliğiyle mücadele ortak sorumluluk olarak tanımlandı; bağlayıcı emisyon hedefleri yoktu.

 

1997 — Kyoto Protokolü: Sanayileşmiş ülkelere (Ek-I) somut azaltım hedefleri getirildi. ABD Senatosu onaylamadı; Çin ve Hindistan kapsam dışı kaldı. Uluslararası anlaşmalara taraf olmayıp veya taahütleri yerine getirmeyip başkalarının çabasıyla iklimin iyileşmesini bekleyenleri tanımlayan “bedavacı sorunu” (free-rider problem) ilk kez protokol metnine yansıdı.[13]Özcan, B. A. (2020). Ortak Mülkiyet Çerçevesinde İklim Değişikliği Sorununun Çözümünde Kyoto Protokolü’nün Etkisi. Akdeniz İİBF Dergisi, 20(2), 169–184.

 

2009 — Kopenhag Hayal Kırıklığı: Beklentiler yüksek olmasına rağmen sonuç bağlayıcılıktan uzak siyasi bir deklarasyondu. “Başkaları kirletmeye devam ederken ben neden fedakârlık yapayım?” dinamiği uluslararası sahnenin tam ortasında patlak verdi.

 

2015 — Paris Anlaşması: Gönüllü Ulusal Katkı Beyanları (NDC) sistemiyle Ostrom’un çok katmanlı yönetişim modeline en yakın uluslararası çerçeve hayata geçti. Bağlayıcılık açığı ise hâlâ kapanmış değil .[14]United Nations / UNFCCC. (2015). Adoption of the Paris Agreement, 21st Conference of the Parties. Paris: United Nations.

 

2025 — Belém / COP 30: Ülkelerden güncellenmiş NDC’ler sunması talep edildi; ancak açıklanan taahhütlerin toplamı 1,5°C hedefiyle uyumlu değildi. Fosil yakıtlardan çıkış taahhüdü müzakere metinlerine bir kez daha tam olarak girmedi. Paris çerçevesinin yapısal açığı tescillendi.  COP 31 Kasım ayında Antalya’da gerçekleşecek ve NDC’lerin güncellenmesi ve güçlendirilmesi ana gündem maddesi olacak.

Türkiye’nin özel durumu: COP 31 ev sahipliğinden SKDM’ye

Türkiye, bu küresel denklemin en kritik konumlarından birinde duruyor ve bunun birden fazla nedeni var.

Tarihsel sorumluluk asimetrisi

Atmosferdeki birikimli sera gazlarının büyük bölümü geçmiş yüzyıllarda sanayileşmiş ülkeler tarafından bırakıldı. Türkiye’nin tarihsel birikimli emisyonları küresel toplamın yüzde birinin altında kalıyor. Bu tablo, “siz serbestçe kirleterek geliştiniz, neden biz şimdi fedakârlık yapalım?” sorusunu yalnızca siyasi değil, ahlaki açıdan da meşru kılıyor. Bu mesele iklim müzakerelerinin en hassas gerilim noktasını oluşturuyor.

Türkiye Kyoto Protokolü sürecinde sanayileşmiş ülkelerle birlikte Ek-I listesinde yer almıştı fakat daha sonra diplomasi yoluyla EK-2 listesine kaydırılması konusunda uzlaşıldı. Fakat bir yandan da Türkiye’nin sera gazı emisyonları 1990’dan beri iki kattan fazla arttı. Bu statü tartışması bile  “Kim ne kadar sorumluluk üstlenecek, kim finansmanı sağlayacak, teknoloji nasıl paylaşılacak?” gibi sorulara yanıt arayan bir ortak varlık müzakeresi niteliğindeydi.[15]Özcan, B. A. (2020). Ortak Mülkiyet Çerçevesinde İklim Değişikliği Sorununun Çözümünde Kyoto Protokolü’nün Etkisi. Akdeniz İİBF Dergisi, 20(2), 169–184.

SKDM’nin ekonomik baskısı

Türkiye’nin demir-çelik ve çimento ihracatının yüzde kırkından fazlası AB pazarına yönelik. SKDM şartları tam uygulanmaya başladıktan sonra bu sektörlerin yıllık karbon maliyeti yüz milyonlarca euro düzeyine ulaşabilir. Bu baskı, Türkiye’yi pasif bir kural alıcı olmaktan çıkararak aktif bir politika aktörüne dönüştürmektedir.

COP 31 ev sahipliği ve beklentiler

2025’te yapılan COP 30’un[16]UN Climate Change Conference, Brezilya, Belém, Kasım 2025 kapanışında alınan tarihi kararla taraflar COP 31’in Türkiye’de yapılmasını kabul etti. Böylece Türkiye, COP 27’de (2022) duyurduğu adaylık sürecinde, yoğun müzakere faaliyeti ardından başarıya ulaştı. Zirve, Antalya’da 9–20 Kasım 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek. Bu oturum, iklim diplomasisi tarihinde Türkiye için önemli bir fırsat sunuyor: Türkiye COP 31 başkanı ve ev sahibi sıfatıyla konferansın organizasyonunu, iletişimini ve “eylem gündemi”ni yönetecek; Avustralya ise müzakere başkanlığını üstlenecek ve tüm müzakere süreçlerini yönetme yetkisine sahip olacak.

Peki dünya COP 31’den ne bekliyor? COP 31’in emisyon azaltımı konusunda daha güçlü taahhütler ve küresel enerji dönüşümü için net yol haritaları ortaya koyması bekleniyor; iklim finansmanına da güçlü bir vurgu yapılması öngörülüyor.  Türkiye’nin bu süreçlerde gelişmiş ile gelişmekte olan ülkeler arasında köprü kurma kapasitesine dikkat çekmek isterim.

Hardin’in çerçevesiyle okursak: Türkiye, ortak meranın kurallarını yazan masada artık sadece söz alan değil, toplantıyı yöneten bir aktör konumuna yükselmiştir. Bu; hem büyük bir fırsat hem de büyük bir sorumluluktur Ülkenin yüksek kömür bağımlılığı ve hâlâ tam anlamıyla bağlayıcı olmayan iklim taahhütleri, bu sorumluluğu daha da ağırlaştırmaktadır.

Öte yandan Türkiye yenilenebilir enerji kaynakları olarak jeotermal, güneş ve rüzgâr potansiyeli açısından Avrupa’nın en zengin ülkelerinden biridir. Yeşil dönüşüm yalnızca bir uyum zorunluluğu değil; yeni sanayi kapasitesi, ihracat rekabetçiliği ve enerji güvenliği açısından stratejik bir fırsattır.

Trajedinin önüne geçmek için küresel dayanışma iradesi şart

Ortak varlıkların trajedisi kavramı 1968’den bu yana düşünce dünyasında önemli bir yer tutmaktadır; iklim değişikliği bağlamında bu kavramın önemi hiç bu denli belirgin olmamıştır.

Çözüm basit değil, ama imkânsız da değil. Alanyalı balıkçılar bize, yerel aktörlerin kendi kurallarını koyabildiğinde trajedinin önlenebileceğini gösterdi. Montreal Protokolü ise küresel ölçekte, bağlayıcı kurumlar ve adil maliyet paylaşımıyla ortak bir sorunun çözülebileceğini kanıtladı. SKDM atmosferin bedelsiz kullanımına fiyat biçiyor. COP 31 Türkiye, küresel müzakere masasında yeni bir ses ve sorumluluk anlamına geliyor.

Bununla birlikte burada bahsedilen teknik ya da ekonomik araçlar ancak bu araçları hayata geçirecek olan küresel dayanışma iradesinin varlığında işe yarayabilir. İklim krizi bize şunu hatırlatıyor: Gezegenimiz paylaştığımız sınırlı bir kaynak ve ancak bu kaynağı bir “küresel mahalle konseyi” ciddiyetiyle yöneterek koruyabiliriz. Atmosferin bedava bir çöplük olmadığını anlayıp ekonomik sistemleri bu gerçeğe göre yeniden tasarladığımızda ve kuralları kararlılıkla uyguladığımızda trajedinin önüne geçebiliriz.

Arda Işıldar

Notlar/Kaynaklar

Notlar/Kaynaklar
1 Hardin, G. (1968). The Tragedy of the Commons. Science, 162(3859), 1243–1248.
2 Carlowitz, H. C. von. (1713). Sylvicultura oeconomica. Leipzig: Braun.
3 Malthus, T. R. (1798). An Essay on the Principle of Population. London: J. Johnson.
4 Ostrom, E. (1990). Governing the Commons: The Evolution of Institutions for Collective Action. Cambridge University Press.
5 Berkes, F. (1986). Local-level management and the commons problem: A comparative study of Turkish coastal fisheries. Marine Policy, 10(3), 215–229.
6 Berkes, F. (1992). Success and failure in marine coastal fisheries of Turkey. In D. W. Bromley (Ed.), Making the Commons Work (pp. 161–182). San Francisco: Institute for Contemporary Studies Press.
7 Berkes, F. (1986). Local-level management and the commons problem. Marine Policy, 10(3), 215–229
8 United Nations Environment Programme. (1987). Montreal Protocol on Substances that Deplete the Ozone Layer, Nairobi: UNEP.
9 Pigou, A. C. (1920). The Economics of Welfare. London: Macmillan.
10 US EPA. (2023) Social Cost of Carbon: Estimating the Benefits of Reducing Greenhouse Gas Emissions. Washington D.C.: Environmental Protection Agency.
11 Avrupa Birliği. (2023). Regulation (EU) 2023/956 of the European Parliament and of the Council establishing a Carbon Border Adjustment Mechanism. Official Journal of the European Union.
12 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (United Nations Framework Convention on Climate Change
13 Özcan, B. A. (2020). Ortak Mülkiyet Çerçevesinde İklim Değişikliği Sorununun Çözümünde Kyoto Protokolü’nün Etkisi. Akdeniz İİBF Dergisi, 20(2), 169–184.
14 United Nations / UNFCCC. (2015). Adoption of the Paris Agreement, 21st Conference of the Parties. Paris: United Nations.
15 Özcan, B. A. (2020). Ortak Mülkiyet Çerçevesinde İklim Değişikliği Sorununun Çözümünde Kyoto Protokolü’nün Etkisi. Akdeniz İİBF Dergisi, 20(2), 169–184.
16 UN Climate Change Conference, Brezilya, Belém, Kasım 2025
Önceki İçerikMeraklısına Bilim: Kelebekler ve Yurttaş Bilimi – Evrim Karaçetin
Sonraki İçerikBilişsel psikolojiden dedikoduya dair ne öğrenebiliriz?
Arda Işıldar

Arda Işıldar, Berlin merkezli Lumin Advisory Sustainability Strategy‘nin kurucu ortağı ve baş danışmanıdır. Doktora derecesini TU Delft ile Paris-Est Üniversitesi’nin ortak programından, araştırmalarını UNESCO-IHE Delft’te yürüterek 2016’da aldı. Kritik hammaddeler, elektronik atık (AEEE) geri kazanımı, endüstriyel ekoloji ve yaşam döngüsü değerlendirmesi (YDD) alanlarında çalışıyor. Araştırmaları Waste Management, Journal of Hazardous Materials ve Journal of Cleaner Production gibi dergilerde yayımlandı; Routledge’ın 2024’te yayımladığı Critical Materials and Sustainability Transition kitabının editörüdür. EIT RawMaterials proje değerlendiricisi olarak görev yapıyor; AB iklim ve sanayi politikaları üzerine Ingilizce çeşitli mecralarda ve Sarkaç ve ekoIQ gibi mecralarda popüler bilim yazıları kaleme alıyor. Önceki görevleri arasında TE Connectivity (Kıdemli Sürdürülebilirlik Müdürü), NXP Semiconductors, ERMve KPMG yer alıyor.