Bilim Akademisi üyesi, 2024 Nobel İktisat Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun 27 Haziran 2026 Koç Üniversitesi Mezuniyet töreninde yaptığı konuşmanın metni Acemoğlu’nun katkısıyla yayıma hazırlanmıştır.[1]Mezuniyet Töreni Konuşması 2026, Prof. Dr. Daron Acemoğlu, 27 Haziran 2026, Koç Üniversitesi YouTube
Dünyanın en seçkin üniversitelerinden birinden mezun olduğunuz için sizleri tebrik ederim. Bunun gururunu duymanızı hepimiz gerçekten çok istiyoruz. Böyle seçkin bir üniversiteden mezun olmak, aynı zamanda özel sorumluluklar getiriyor. Bu sorumlulukların en başında da dünyada olanları anlamak ve onları topluma daha yararlı, daha adaletli bir hale getirmek için çabalamak var. Bu sorumluluğu çoğunuzun çok iyi hissettiğini biliyorum, ancak yine de bu sorumluluğu sırtlanmanız için çevremizdeki akımları, olayları daha da iyi anlamanız lazım.
Günümüzün akımları: Demokrasinin çökmesi ve yapay zekâ
Dünyayı en çok çalkalayan iki akım var. Bunların ilki demokrasinin dünyanın her tarafında, Türkiye dahil olmak üzere, çökmesi. Ve bunun insanlığın en önemli kazanımlarından biri olan demokratik kurumların çökme riskini getirmesi. Bu konuda hepimizin sorumluluğu var. Çünkü demokrasi bizim katılımımızla mümkün olan bir şey ve savunulmadığı zaman çökmesi çok normal.
İkinci önemli akım ise tabii ki tahmin edebileceğiniz gibi yapay zekâ. Hayatımızın her yönünü şimdiden etkilemeye başlayan yapay zekânın, gelecek 10-20 sene içinde daha da derin etkiler getireceği çok olası. Konuşmamın geri kalanını yapay zekâ konusunda yapacağım, çünkü hepinizin yapay zekâ kullanıyor olmasına, bu konuda anlayışınız ileri seviyede olmasına rağmen, bazı perspektifleri daha değişik bir açıdan size anlatabileceğimi düşünüyorum. Aynı zamanda demokrasinin şu anki krizini anlamak için de teknolojiden ve küreselleşmeden bahsetmemiz lazım (ilgilenenler için bu konuda gelecek ay kitabım çıkıyor onu da okuyabilirsiniz).[2]Acemoğlu, D. (2026) Hangi Liberal Demokrasi Çeviri: Solina Silahlı, Doğan Kitap. Ama daha da önemlisi yapay zekânın geleceği aslında demokrasiyle çok derin bir şekilde çatışıyor ve bunları bir arada düşünmemiz lazım.
Yapay zekânın çok yaratıcı bir şekilde ilerlediğini tabii ki hepimiz görebiliyoruz. Bundan 10 sene önce benim ve benden çok daha bilgili insanların bile düşünemeyeceği hızda bir gelişme bu. Bu konuda yapılan yatırımlar ise anlayabileceğimizin ötesinde bir boyutta; başka hiçbir teknolojiye ayrılmayan bir hızla trilyonlarca dolar bu alana ayrılıyor. Mikro bazda bakarsak yapay zekânın, yazılım, danışmanlık, bazı hesap işleri, basit yazma işleri, müşteri hizmetleri gibi birçok alanda verimlilik getirdiğini de görüyoruz. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki yapay zekâ bazı işleri insanlardan daha iyi yapabiliyor; ya da yapay zekâ kullanan insanların verimliliği artabiliyor. Ama ortada bir soru işareti var: Yapay zekâ nereye gidecek, geleceğimizi nasıl etkileyecek ve neden bu bahsedilen verimliliğin, yaratıcılığın etkisini şu anda, makro ölçekte göremiyoruz?
Makro bazda baktığınız zaman Amerika ve Çin de dahil olmak üzere yapay zekânın ne verimliliğe ne de başka bir tür yaratıcılığa etkisini görebiliyoruz. Hatta bazı açılardan, örneğin eğitimde, iletişimde yapay zekânın birçok zorluklar yarattığını da görebiliyoruz. Niye böyle bir çatışma var?
İşte bu soruyu bugün ana konum olarak seçtim.
Yapay zekâ, merkezileşme ve otomasyona yol açıyor
Çünkü bunu anlamak aslında yapay zekânın yönünü düşünmek demek ve bu bence en büyük sorumluluklarımızdan biri. Bu konuda bence ilk tespit etmemiz gereken şey şu: Bugün yapay zekâ kavramı altında çok özel bir süreç var ve teknolojinin de çok özel bir yönü var. Bunu da merkezileştirme ve otomasyon altında düşünebiliriz.
Önce merkezileşmeye değinelim. Yapay zekâ bilgiyi ve gücü giderek daha çok merkezileştiriyor. Bunun içinde sosyal güç var, ekonomik güç var, siyasi güç var ve bu güç birkaç şirketin, birkaç devletin elinde. Bu gerçekten, insanlığın görmediği boyutta bir güç merkezileşmesi. Örneğin ABD’de bulunan yedi teknoloji şirketi şu anda NASDAQ indeksinin %60’ını oluşturuyor. Bu şirketlerin her birinin senelik gelirleri, kabaca hesaplarsanız, reel şekilde yani enflasyondan arındırdıktan sonra, İngiliz İmparatorluğunun 19. yüzyıl ortasındaki gayrı safi milli hasılasının iki katı.
İkinci önemli kavram ise otomasyon. Otomasyon, insanların yaptığı işlerin yerine makinelerin, kapitalin ve algoritmaların geçmesine verdiğimiz isim. Yani otomasyon iş sistemini değiştirip ağırlığı insanlardan çok kapitale doğru götürüyor.
Otomasyon, İngiliz sanayi devriminin başından beri devam eden bir süreç, gelecekte de devam edecek. Buna hiçbir şüphemiz yok ve otomasyon kendi başına kötü bir şey değil; verimliliği arttırabilir. Otomasyon sayesinde bugün birçok sıkıcı, hatta tehlikeli, zor işleri biz yapmıyoruz; bu işleri vinçler, robotlar, algoritmalar yapıyor. Ama otomasyon, tek süreç, en önemli süreç haline gelirse birçok problem yaratıyor ve verimliliğe olan etkisi de teknoloji endüstrisinin söylediği kadar basit bir süreç değil.
Bunu anlamak için şöyle düşünmeniz yeter: Otomasyon niye verimliliği arttırır, niye işimize yarar? Çünkü otomasyon insan gücü yerine daha ucuz makine gücünü getiriyor. Bu makine gücünün içinde yapay zekâ da var. Burada bir verimlilik kaynağı tabii ki var, ama bu verimlilik aslında o kadar da büyük değil. Çünkü her sene yapılan işlerin %1’ini otome etseniz, bunlarda örneğin %40 verimlilik payı varsa bunun makroekonomik üretkenliğe, verimliliğe olan etkisi o kadar da büyük değil.
Bu etkiyi başka bir şeyle karşılaştırdığınızda ne kadar ufak olduğunu görebilirsiniz. Örneğin çalışan iş gücünün üretkenliğini arttırabilirseniz bunun verimliliğe doksan katı fazla etkisi olabilir, aynı üretkenlik mikro bazında. O yüzden de tarihte ücretlerin arttığı, eşitsizliğin kötüleşmediği, verimliliğin arttığı dönemlere baktığınızda görüyorsunuz ki otomasyon tabii ki var, ama otomasyonun yanında yeni işler yaratmak, yeni iş gücünü daha iyi kullanmak, insanlara daha yaratıcı olanaklar vermek çok daha önemli. Bu unsurun bizim geleceğimiz için çok büyük bir önemi var. Buna rağmen o zaman neden otomasyona bu kadar önem veriyoruz?
Çünkü otomasyon, verinin ve gücün merkezileşmesiyle el ele gidiyor.
Merkezileştirme de o kadar iyi bir şey değil. Tabii ki bazı işlerin iyi koordine edilmesi iyi, ama yaratıcılık nereden geliyor? Tabandan geliyor. Özgürlük nereden geliyor? Tabandan geliyor. Tüm güç merkezleştikçe, devletlerin elinde ya da birkaç insanın, şirketin elinde olsun, tabii ki yaratıcılık ve özgürlük açısından zorluklar yaratıyor.
Daha da problemli olan bir şey var. Verilere baktığımızda ekonomi teorisinin de açıkça vurguladığı bazı şeyler çok net ortaya çıkıyor. Otomasyon aynı zamanda gelir dağılımını bozan, eşitsizlikleri artıran bir süreç. Neden?
Birincisi, iş gücü yerine kapitale daha çok önem verirseniz kapitalin payı artar, iş gücünün payı azalır. Bir çoğumuz işçiyiz, iş gücüyle para kazanıyoruz; bizim daha az kazanmamız kapitalin daha fazla kazanması anlamına geliyor.
İkincisi ise otomasyon, değişik yeteneklerde olan işçiler, değişik işler için paralel bir şekilde ilerlemiyor. Bu da demektir ki bazı insanlar işlerini kaybettikçe, onların yaptığı işler makinelerin ya da algoritmaların bir parçası haline geldikçe, ücretler ve çalışmalarında daha zorlanacaklar ve işçilerin arasındaki eşitsizlik de artacak.
Eşitsizliklerin artmasının bu iki yönü yalnız teoride gördüğümüz bir şey değil, verilerle çok net ortaya çıkıyor. Örneğin 1980’den beri özellikle 1980-2015 arasında Amerika’da büyük bir eşitsizlik patlaması oldu. Bu eşitsizlik artışının sonunda iş gücünün payı çok düştü. Bazı işçiler, özellikle üniversite mezunu olmayanlar reel gelirlerinin gerilediğini gördüler ve bunun çok büyük sosyal etkileri oldu. Bunda tabii ki küreselleşmenin ve kurumsal değişimlerin de etkisi var ama en büyük unsur otomasyon. Örneğin mavi yakalı, fabrikada çalışan işçilerin işlerini kaybetmelerinin sonucu olarak bulundukları toplulukların, yerel ekonomilerin çökmesi, şu anda çok iyi anladığımız bir süreç.
Otomasyonun etkisi bir tek gelir dağılımındaki bozulmayla kalmıyor. Görüyorsunuz ki otomasyonun etkilediği topluluklarda sosyal problemler artıyor. İnsanlar başkalarına yaptıkları iyilikleri, katkıları azaltıyorlar; politikaya olan ilgileri azalıyor, oy vermemeye başlıyorlar. Uyuşturucu bağımlılığı, ruhsal problemler, başka hastalıklar hızla artmaya başlıyor. Bu sosyal süreçler tabii ki paylaşımlı büyümenin getirdiklerinin ortadan kalkmasıyla alakalı.
Peki niye bu kadar otomasyon ve merkezileştirmekten bahsediyorum? Çünkü şu anda yapay zekâya bakarsanız tabii ki birçok yön var ama bir yön tamamen dominant görünüyor ve bu da AGI ya da Artificial General Intelligence ya da Yapay Genel Zekâ kavramıyla çok alakalı. AGI şu demek: Sonuçta makineler, algoritmalar ve yapay zekâ her konuda insanlardan çok daha iyi hale gelecek. En uzman insanlar kadar olacak ve sonra onları da geçecek.
Tabii bu senaryo gerçeğe dönüşmeye başlarsa bunun çok büyük bir otomasyona yol açacağı belli çünkü insanlar artık makinelerle rekabet edemeyecekler, her şey yavaş yavaş makinelerle yapılmaya başlanacak. Yani 1990’larda 2000’lerde gördüğümüz otomasyon bunun yanında hiç kalacak.
Yapay zekânın gidişatını piyasaya bırakırsak ne olur?
Bugün yapay zekâ sektörü yatırımları tamamen AGI tarafından şartlandırılan bir şekilde devam ediyor. Bunu görüp şunu diyebilirsiniz: Bu yatırımı yapan insanlar bilgili, bu da piyasa ekonomisi. Piyasa ekonomisi belki de doğruyu biliyor, bizim tam olarak içinde olmadan bu konuda nasıl daha iyi bir fikrimiz olabilir?
Bu doğru değil. Piyasa ekonomisi tabii ki bazı konularda çok iyi çalışır. Ben iktisatçı olarak fiyat sisteminin gerçekten çok yararlı ve çok yetenekli bir şey olduğunu düşünüyorum. Ama piyasa sistemi inovasyonun yönünü doğru belirler diye bir teori yok, böyle bir gerçek yok.
İnovasyon yönü genelde çok unsur tarafından etkileniyor. Belli bir teknolojiyi nasıl kullanacağınızı, nasıl geliştireceğinizi hiçbir zaman yalnız piyasa belirlemiyor ve aslında dört unsur yapay zekânın yönünün piyasa tarafından doğru olarak tespit edilmeyeceğini gösteriyor. Bunlardan biri ideolojik, üçü ekonomik. İdeolojik olanla başlayayım çünkü bazen ekonomide ideolojinin önemi yokmuş gibi konuşuluyor, bu doğru değil.
İdeoloji insanların neye önem verdiğini, neye daha sıcak baktığını tespit ediyor. Eğer piyasa sistemi size anında geri yanıt vermiyorsa sizin inançlarınız çok belirleyici hale geliyor. Bugün yapay zekâ sektöründe hiçbir şirket kâr etmiyor. Hatta milyarlarca doların üstünde para kaybeden şirketlerin sayısı yüzü, iki yüzü geçiyor. Peki niye bu şirketler bu yatırımları yapıyorlar? Çünkü on sene sonra bunun çok önemli hale geleceğine dair bir inanç var. Yani inanç üzerine yapılan bir yatırım bu.
Peki bu inanç nereden geliyor? Aslına bakarsanız bu inancın temelleri çok önemli bir matematikçi olan Alan Turing’e gidiyor. Alan Turing matematikçiliğinin yanında bir de ortaya felsefi bir tez attı. Dedi ki: “İnsan beyniyle bilgisayar aynıdır. Birinin biyolojik olması hiç önemli değil. İnsan beyni sonuçta hesaplar yapar. Bilgisayar da hesap yapar. Ve bilgisayarlar ilerledikçe insan beyninden daha iyi hale gelecek. Ve burada da hiçbir problem yok. Olsun.”
Bu ilk ortaya atıldığında fazla önem verilmedi. Ama yapay zekâ sektörü 1950’lerde büyümeye, dinamikleşmeye başlayınca bazı insanlar bunu içselleştirdiler ve yapay zekânın insan beyninden daha yüksek bir kapasiteye ulaşacağına olan inançlarını anlatmaya başladılar. 1950’lerden başlayarak çok önemli, çok zeki, çok etkili birçok insan beş sene içinde, 10 sene içinde bilgisayarlar insanlardan daha iyi hale gelecek önerileriyle ortaya çıktılar. Tabii ki bunlar doğru değildi. Ama bu ideoloji giderek hem bilgisayar alanında hem de bilgisayar sektöründe, yani teknoloji sektöründe etkili hale gelmeye başladı. Bilim kurgu da buna çok elverişli. En enteresan hikâyeler makinelerin insanların üzerine dominans kurmasından geliyor. Bu ideoloji şu anda tamamen Silikon Vadisinde egemen hale gelmiş, yatırımları, dinamikleri etkileyen bir ideoloji. Bu ideolojiyi, bu ideolojinin rolünü anlamadan yapay zekâyı anlamak mümkün değil.
Ekonomik unsurlara gelirsek öncelikle piyasalar dışsal etkileri tabii ki hiçbir zaman hesaba katmıyor. Eğer yapay zekâ ve otomasyon sizin hayatınızı daha kötü hale getirirse, gelir dağılımını bozarsa, sizin sosyal katılımınızı negatif olarak etkilerse bunun şirketlerin kararlarında bir etkisi yok, kâr hangi taraftaysa oraya gidecekler.
Diğer ekonomik etken ise otomasyon her ne kadar tek teknoloji olmasa da yöneticiler için ve kapital için önemli. Çünkü bir yöneticiyle konuşursanız başlarındaki en büyük ağrının işçilerin daha fazla talepte bulunmaları, sendikalar, işçilerin greve gitmesi gibi şeyler olduğunu söyleyebilirler. Eğer işçilerin yerine otomasyon getirebilirseniz bu tabii ki yöneticilerin işine geliyor. Bu da verimliliğin üstüne piyasa ekonomisinin otomasyon talep etmesi için bir neden daha getiriyor.
Ama belki de bunlardan da önemlisi biraz önce vurguladığım şey. Teknoloji sektörü çok az sayıda şirketin elinde ve çok merkezileşmiş bir sistem içinde. Ve bu şirketlerin elindeki güç en kolay şekilde otomasyona gidiyor ve para yapma sistemleri de otomasyona çok uygun. Verileri merkezileştirmek, bunları bir şekilde kendi kârları, kendi büyümeleri için kullanmak.
Eğer yapay zekânın başka bir yönü olsa ve bu yön verimlilik artışına, daha çok büyümeye, daha büyük zenginliğe; daha da önemlisi, daha adaletli bir topluma yol açabilecek olsa, bunun ortaya çıkması kendi başına olacak bir süreç değil.
Ya yapay zekânın yönünü biz belirlersek?
Peki o zaman son soru olarak şunu sormak istiyorum:
Değişik bir yönü var mı yapay zekânın? Yapay zekâyı otomasyon için, her şeyi, gücü, verileri merkezileştirmek için değil başka bir şekilde kullanabilir miyiz? Bunun da yanıtı büyük bir evet. Bunu görmenin birçok yolu var. İkisinden kısaca bahsedeceğim.
Hem İngilizcede hem Türkçede “yapay zekâ” diyoruz. “Zekâ” burada sanki şöyle bir imaj yaratıyor: Bu, insani zekâyla aynı! Ama detaylarına bakarsanız bunların çok değişik olduğunu görüyoruz. Yapay zekânın yaptığı işi bin insanın, Koç Üniversitesi mezunu olan bin yedi yüz insanın yapması mümkün değil. Onun kadar veri kullanarak bağlamları, örüntüleri bulmak insanlar için çok zor. Ama insanların yaptığı şeyleri de yapay zekânın yapması çok zor. Örneğin çocukların nasıl dil öğrendiğini düşünün, bu yapay zekâdan tamamen değişik bir süreç. İnsanların öğrenmesinde üç ana eylem var. Bunların hiçbiri yapay zekâ için normal, doğal değil. Birincisi bir örnekten genelleştirme, ikincisi deneyim yani yeni şeyler deneyip onun üstüne inşa etmek ki yaratıcılıkla da çok önemli ve üçüncüsü bizim öğrenme stilimiz sosyal. Başka insanlarla konuşarak onlardan bir şeyler alarak öğreniyoruz.
Yani yapay zekâ ve insani zekâ çok değişik duruyorlar. İki şey değişikse bunları aynıymış gibi kullanmak, birini kullanıp diğerini ortadan kaldırmaya çalışmak hem doğal değil hem zor hem de sosyal olarak adaletli değil. Verimliliği arttırabilecek, yaratıcılığı artırabilecek olan, yapay zekâ ve insani yetenekleri tamamlayıcı olarak kullanmak. Yani yapay zekâ insanlardan güç almak yerine onlara yeni olanaklar vermeli. Bu da nasıl olur? Örneğin, insanlar için yeni işler yaratarak olur.
Ne demek istiyorum yeni işlerden? Şöyle düşünün bugün insanların yaptıkları işlerin yarısı bundan 70 sene önce yoktu. Ücretler nereden, istihdam artışı nereden geldi diye düşünürseniz, bunların hepsi bu yeni işlerden geldi.
Yani teknolojiler, aynı zamanda yaptıklarımızı da genişletebilir ve yapay zekânın böyle bir kapasitesi var. Niye? Çünkü bize çok daha iyi bilgi verebilir. Bizim problemlere yanıt üretmemize, yeni şeyler yapmamıza yardımcı olabilir. Ama bunun için işçi tarafında odaklanması lazım, işçi açısından bakması lazım. İkincisi ise yaratıcılık. Bugün dünya birçok açıdan değişiyor. Yeni mallara, yeni hizmetlere, yeni perspektiflere ihtiyacımız var. Bu yaratıcılık da daha çok insanlarda var, yapay zekâda, algoritmalarda, makinalarda yok. Yani yapay zekâyı tamamlayıcı bir şekilde kullanabilirsek, bu hem sosyal olarak hem verimlilik için daha iyi. Peki bunu nasıl yapabilirsiniz? Merkezileştirerek değil, insanlara daha fazla özgürlük vererek, insanlara daha çok olanak vererek, insanlara daha çok yetenek vererek.
Özerk bilim, demokrasi ve sorumluluk
Bunları tespit ettiniz, peki buradan nereye gidebiliriz? Başa döneceğim ve bitireceğim. Üç unsur var: Birincisi bilim, ikincisi demokrasi, üçüncüsü sorumluluk.
Bilim, insanların tabii ki geleceğe kuracakları köprüler için en önemli dinamik.
Bilim, kendi özerkliği, kendi bağımsızlığı olan bir süreç. Eğer gelecek için bir umudumuz olacaksa bu bilimle bir arada olur. Ama şöyle bir problem var: Bugün Amerika’da yapay zekâ ile ilgili alanlarda yapılan akademik araştırmalar için yapılan harcamanın %95’i şirketlerden geliyor. Yani bilimin özerkliği kalmadı. Bu bir tek Amerika’da değil, Türkiye’de, gelişmekte olan ülkelerde, Çin’de, dünyanın her tarafında olan bir problem. Bilimin özerkliği en önemli şeylerden biri, akademinin özerkliği en önemli şeylerden biri. Ve bu, insanların yaratıcılığının ne bir insanın ne bir şirketin ne bir devletin elinde olmaması anlamına geliyor. Bu yüzden üniversitelerin özerkliğini korumak çok çok önemli. Ve ben de bunun ne kadar önemli olduğunu sizin bildiğinizi biliyorum.
İkincisi demokrasi. Eğer piyasa ekonomisi doğru yönü seçmeyecekse, doğru yönü kim seçecek? Ben değil, Çin devleti değil, Amerikan devleti değil, Türk devleti değil. Toplum beraber seçmek durumunda.
Bizim yapay zekânın olası yönlerini ve toplumun bunlardan nasıl etkileneceğini doğru analiz etmemiz ve bu konudaki seçimlerimizi başkalarına iletmemiz lazım. Bunun tek yolu var, demokrasi. Başka hiçbir yolu yok.
Ama dediğim gibi, bugün demokrasi çökmek üzere. Yani buradaki problemi görüyorsunuz. Yapay zekaya doğru yön vermek için demokrasiye ihtiyacımız var.
Demokrasinin geleceği ise yapay zekâ tarafından daha zor hale getiriliyor. Ama daha da büyük bir problem var. Yapay zekânın etkisi bir tek Amerika’ya değil, bir tek Amerikan işçisine değil, dünyadaki herkese. Dünya demokrasisi diye bir şey yok. Bugün beş milyardan fazla insan Amerika, Avrupa, Çin dışında yaşıyor. Bu insanların yapay zekânın yönü üzerine hiç sesleri yok. Böyle bir dünyada tabii ki yapay zekânın doğru yön bulması da çok daha zor. Çünkü özellikle yapay zekâ gücü merkezileştirerek gelişmekte olan ülkelerin hayatını zorlaştıracak ve hatta büyük olasılıkla gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin arasındaki eşitsizlikleri de genişletecek.
Ve bu da benim son maddeme geliyor, sorumluluk. Bunların hiçbiri kendi başına olmayacak. Demokrasi ve demokratik kurumlar yeniden kendi başlarına kurulmayacak. Yapay zekânın geleceği, kendi başına doğru olmayacak. Adaletli bir dünya kendi başına ortaya çıkmayacak. Bunun sorumluluğu da hepimizin omuzlarında. Ama en önemlisi sizin omuzlarınızda, çünkü gelecek sizsiniz ve sizin seçimleriniz.
Eğer siz derseniz ki tamam OpenAI, Antropic ya da Google geleceğimizi bizden çok daha iyi biliyor. Biz yalnız para yapmaya bakalım, piyasa nereye gidiyorsa biz de oraya gidelim. Demokrasi de batarsa batsın, bizim başımıza bir şey gelmediği sürece her şey çok iyi. O zaman gerçekten adaletli bir dünya, daha iyi bir dünya yaratmamız mümkün olmayacak.
Bu seçkin üniversitenin mezunları olarak sizi tebrik ediyorum ama ne olur bu sorumluluğunuzu unutmayın. Çok teşekkürler.
Notlar/Kaynaklar
| ↑1 | Mezuniyet Töreni Konuşması 2026, Prof. Dr. Daron Acemoğlu, 27 Haziran 2026, Koç Üniversitesi YouTube |
|---|---|
| ↑2 | Acemoğlu, D. (2026) Hangi Liberal Demokrasi Çeviri: Solina Silahlı, Doğan Kitap. |



