19. yüzyılda bilim insanları günümüzden 115 bin yıl önce başlayan ve yaklaşık 12 bin yıl önce sona eren buzul çağının nasıl başladığını ve neden sonlandığını anlamaya çalışıyorlardı. O dönemde yeni bir buzul çağının başlaması korkulan bir şeydi. Buzul çağının nedenini anlamak için önce gezegenin sıcaklığının nereden kaynaklandığını anlamak gerekiyordu.
Bu süreçte hiç de hesapta olmayan bir hakikatle karşılaştılar: Korkulması gereken şey yaklaşmakta olan bir buzul çağı değildi.
Atmosfer ısıyı hapsediyor
1820’lerde Fransız matematikçi ve fizikçi Joseph Fourier, atmosferin ısıyı hapsetme özelliği olduğunu öne sürdü. Başka bir deyişle, güneş ışığı atmosferden geçiyor ama oluşan ısı aynı şekilde geri çıkamıyor olmalıydı. Sistem bu nedenle ısınıyordu, aynı “cam kavanoz”da olduğu gibi.[1]The Discovery of Global Warming, Mathematics of Planet Earth, Rutgers University.
Karbondioksit kuvvetli bir “ısı tutucu”
1856’da ABD’li Eunice Foote silindirlerin içine farklı gazlar doldurup güneş altında bekleterek oldukça basit bir deney yaptı. CO2’nin havadan daha fazla ısı tuttuğunu gözlemledi ve bu gazdan oluşan bir atmosferin dünyamıza yüksek bir sıcaklık kazandıracağını yazdı.[2]Joosse, T. (2023) August 1856: Eunice Foote Concludes That Carbon Dioxide Could Warm the Atmosphere, Three Years Before John Tyndall Did, https://www.aps.org/apsnews/2023/07/carbon-dioxide-atmosphere-eunice-foote
İrlandalı fizikçi John Tyndall 1859’da bağımsız olarak çok daha hassas laboratuvar deneyleriyle su buharı ve CO2’nin ısıyı soğurduğunu gösterdi.[3]Tyndall, John (31 December 1861). “I. The Bakerian Lecture.— On the Absorption and Radiation of Heat by Gases and Vapours, and on the Physical Connexion of Radiation, Absorption, and Conduction”. Philosophical Transactions of the Royal Society of London. 151: 1-36. Bu bulgular atmosferde CO2 miktarının düşmesinin bir buzul çağını tetikleyebileceğine işaret ediyordu. CO2’nin ısı tutma kapasitesi ile ilişkilendirilen bu çalışmalar iklim biliminin temeli olarak kabul edilir.
İlk hesaplar
Atmosferdeki CO2 miktarındaki değişimin iklime etkisi hakkındaki ilk hesaplamaları 1896’da İsveçli kimyacı Svante Arrhenius yaptı. Arrhenius, atmosferdeki CO2 seviyesi yarıya düştüğü takdirde Avrupa’da sıcaklıkların 4-5 oC azalacağını hesapladı ve bunun bir buzul dönemini başlatabileceğini öne sürdü.[4]Svante Arrhenius (1896). “On the influence of carbonic acid in the air upon the temperature of the ground”. Philosophical Magazine and Journal of Science. 41 (251): 237–276.[5]Rodhe, Henning, et al. (1997). “Svante Arrhenius and the Greenhouse Effect”. Ambio. 26 (1): 2–5. JSTOR 4314542
Peki endüstriyel faaliyetlerdeki CO2 salımlarının iklime bir etkisi olabilir miydi?
Arrhenius benzer hesapları endüstriyel faaliyetlerin gelecekte iklime olası etkisini kestirmek için de kullandı ve atmosferdeki CO2’nin iki katına çıkması durumunda küresel sıcaklıkların ortalama 5-6oC artabileceğini hesapladı.
Arrhenius’un hesapları İsveçli jeolog Arvid Gustaf Högbom’un bulgularına dayanıyordu. Högbom, 1894’te o güne kadar endüstriyel CO2 salımlarının miktarını hesaplamış ve bu miktarın doğal volkanik salımlarla kıyaslanabilir düzeyde olduğunu ortaya koymuştu. Aynı zamanda okyanusların, atmosferdeki CO2‘nin yaklaşık %80’ini soğurma kapasitesi olduğunu ileri sürmüştü. Bu bulgular Arrhenius’un çalışmalarına temel oluşturdu.
Arrhenius okyanusların emme potansiyelini ve endüstriyel salımın 1896 yılındaki artış hızını dikkate alarak yaptığı hesaplarda, CO2 konsantrasyonunun 3000 yıl sonra iki katına çıkacağı sonucuna varmıştı; yani yaşanan ısınma etkisinin çok uzak bir gelecekte gerçekleşeceğini düşünüyordu. Oysa burada hem okyanusların depolama kapasitesiyle ilgili önemli bir yanılgı vardı, hem de izleyen yıllarda endüstriyel salımlar katlanarak artacaktı.
Oluşan bazı şüpheler ve fren etkisi
Tartışmalar sürerken İsveçli fizikçi Knut Angström süreci frenleyen bir rol üstlendi. Angström yaptığı deneysel çalışmalar sonucunda CO2’nin soğurma spektrumunun atmosferdeki su buharı soğurma spektrumu ile çakıştığını ve fazladan salınan CO2’nin önemli bir etkisinin olmayacağını öne sürdü.
Tabiatıyla su buharı atmosferde CO2‘e göre çok daha yoğun olduğundan bu görüş bilimsel anlamda genel kabul gördü. Bu nedenle fazladan salınan CO2’nin ısınmaya yol açmayacağı ve okyanus ve ormanlar gibi başka kaynaklar tarafından soğurulacağı öne sürüldü. Bu nedenle küresel ısınma çalışmaları araya İkinci Dünya Savaşı’nın da girmesiyle 1945 yılı ve sonrasına ertelendi.
Çılgın planlar
Bu arada ilginç tartışmalar da oluyordu. 1920’lerde Nobel ödüllü Alman kimyacı Walter Hermann Nernst I. Dünya Savaşı sonrası kıtlık ve enerji krizinin de etkisiyle atmosferi “istediğimiz gibi” ısıtarak tarım alanlarını genişletebileceğimizi, Kuzey Avrupa’yı daha yaşanabilir bir hale getirebileceğimizi öne sürmüştü. Kullanılmayan madenlerden çıkarılacak büyük miktarda kömürü yakarak salınan CO2 ile bu amaca ulaşılabilirdi; elbette bu görüş tabiatıyla çılgın bir fanteziden ibaretti.
Sıcaklıklardaki artışın ilk tespiti ve karbondioksit salımı ile ilişkisi
Savaş yıllarında İngiliz kimya mühendisi Guy Stewart Callendar küresel ısınma konusuna bir hobi olarak el atarak veri toplamaya başladı. 19.yüzyılın başından itibaren sıcaklık ve CO2 konsantrasyonu için dünya genelinde yapılmış dağınık ve unutulmuş yüzlerce ölçümü bir araya getirdi. Bu verileri titizlikle inceleyip artışları tespit etti. 1938’deki makalesinde bu artışı eski kayıtlardan atmosferdeki CO2 konsantrasyonları ile karşılaştırdı ve arada korelasyon olduğunu ortaya koydu. CO2 konsantrasyonlarının ısınmaya yol açtığını ilk kez verilerle göstermiş oldu.[6]Callendar, G.S.(1938) The artificial production of carbon dioxide and its influence on temperature. Quarterly Journal of the Royal Meteorological Society. 64: 223–240.
Ayrıca CO2 konsantrasyonundaki gelecekte olabilecek iki kat artışın küresel bazda 2oC artışa yol açacağını öne sürdü.[7]Callendar, Guy Stewart (March 1939). The Composition of the Atmosphere through the Ages.” Meteorological Magazine 74 : 33–39. Callendar bunun çok kötü bir gelecek olmayacağını düşünüyordu; küresel ısınma korkulan buzul çağlarının geri dönmesini engelleyebilirdi. Aslında odak noktası kendinden önceki araştırmacılar gibi buzul çağının bilimsel açıklaması ile ilgiliydi.
Callendar’in bu çalışmaları meteoroloji dergilerinde yayımlandı, ancak sonuçları şüpheyle karşılandı. Öncelikle, eski verilerin güvenilir olmadığı iddia edildi. Bu veriler şehirlerdeki kirlilikten ve değişen rüzgârlardan etkileniyor olabilirdi. Ayrıca veriler dağınık kaynaklardan toplanmıştı. Atmosferdeki su buharının ısıyı CO2‘ye benzer şekilde soğurması argümanı da CO2‘nin önemini gölgeliyordu. Ayrıca o sıralar dünyanın kararlı ve kendini otomatik olarak düzenleyen bir sistem olduğuna inanılıyordu, bilim dünyasının insanlığın gezegen ölçeğinde bir sistemi bozabileceğine ikna olması için biraz daha zamana ihtiyaç vardı.
Küresel ısınmanın fiziksel mekanizması
Buraya kadar dünyadaki (yaşanabilir) sıcaklıkların atmosferde ısı tutan moleküller sayesinde mevcut olduğunu anlıyoruz. Süreç nasıl işliyor, bakalım.
Güneş’ten dünyaya ulaşan ışınlar çok geniş bir yelpazede yer alıyor. Gözlerimizin algıladığı görünür ışığın yanı sıra radyo dalgalarından x- ışınlarına kadar birçok farklı dalgaboyunda “ışık” dünyamıza ulaşıyor.
Atmosfer, görünür ışık, radyo dalgaları ve yakın kızılötesi (görünüre yakın) ışınlara karşı geçirgendir; bu sayede bu ışınlar yeryüzüne ulaşıp karaları ve denizleri ısıtır. Fakat yeryüzü ısındıktan sonra bu enerjiyi uzaya termal (uzak) kızılötesi dalgaboylarında geri yayar. Bu kez atmosfer bu ışınların uzaya kolayca geri dönmesine izin vermez. Çünkü CO2 gibi sera gazları bu dalgaboylarını soğurur ve uzaya kaçışını geciktirir. Bu da ısının atmosferde bir süre tutulmasına neden olur. Küresel ısınmanın temel mekanizması budur.
Soğuk savaş döneminde iklim bilim çalışmaları hızlanıyor
İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen Soğuk Savaş döneminde bilim camiasına özellikle askeri kaynaklardan aktarılan paralar ile atmosferik ve oşinografik araştırmalar hız kazandı. Aslında askeri amaçlar için yapılması beklenen bilimsel araştırmalar öncelikle meteoroloji alanında yeni bilgiler edinmemizi sağladı. Bu yeni bilgiler arasında kızılötesi ışının soğurulması ile ilgili veriler bulunuyordu.
Hatırlayalım, CO2‘nin ısınmaya katkısına en büyük itiraz atmosferde çok daha fazla bulunan su buharıyla CO2‘nin kızılötesi ışınımlarını benzer şekilde soğurması argümanıydı. Su buharı atmosferde çok daha fazla olduğunda CO2‘nin etkisinin önemsiz olduğu düşünülüyordu.
Gerçekten de deniz seviyesinde ve normal sıcaklıklarda yapılan deneylerde su buharı ve CO2‘nin soğurduğu dalgaboyları birbirlerinin üzerine binmiş gibi görünmekteydi. Oysa yüksek irtifalarda, yani düşük basınç ve sıcaklıklarda, soğurulan dalgaboyları kesin olarak birbirinden ayrılıyordu. Bu durumda, atmosferin üst tabakalarındaki CO2‘nin dünyadaki yüzey sıcaklıkları üzerindeki etkisi önemli olabilirdi. Kanadalı fizikçi Gilbert Norman Plass bu sorunun yanıtını arayan araştırmacılardandı.
Plass, CO2 seviyesinin iki katına çıkması durumunda 3-4 oC artış olacağını öne sürdü.[8]Plass, G. N. (1956). “Effect of Carbon Dioxide Variations on Climate”. American Journal of Physics. 24 (5): 376-387. https://doi.org/10.1119/1.1934233 Salımların 1950’lerdeki hızla devam edeceği varsayımıyla küresel ortalama sıcaklıkların her yüzyılda 1,1 °C artacağını hesapladı. Bu öngörüler bilim camiasında şüpheyle karşılansa bile Plass’ın “yüzyılın sonunda küresel sıcaklıkların arttığı tespit edilirse CO2’nin iklim değişikliğine yol açacağını” ısrarla not etmesi önemliydi.
Okyanuslar düşündüğümüz kadar kurtarıcı değilmiş!
1950’lerin ortaları iklim bilimi için önemli bir dönüm noktasıdır. Yeni gelişmeler 1940’ta keşfedilen karbon-14 radyoaktif izotopu sayesinde gerçekleşti. Kozmik ışınların atmosferle etkileşiminden ortaya çıkan karbon-14, atmosferde CO2 formunda bulunuyor ve yarı ömrü yaklaşık 5500 yıl. Bizim açımızdan önemi ise bu izotopun milyonlarca yılda oluşmuş olan fosil yakıtlarda ve bu yakıtların yanması sonucu atmosfere salınan gazlarda mevcut olmaması. Yani fosil yakıtların saldığı CO2‘yi ayırt edebilmek mümkün!
1957’de Avusturyalı nükleer kimyacı Hans Eduard Suess ve Amerikalı oşinograf Roger Revelle, iklim bilimi açısından dönüm noktası kabul edilen ortak çalışmalarını yayımladılar.[9]Revelle, R., Suess H. E. (1957). “Carbon Dioxide Exchange Between Atmosphere and Ocean and the Question of an Increase of Atmospheric CO2during the Past Decades”. Tellus. 9 (1): 18-27. https://doi.org/10.3402/tellusa.v9i1.9075 Bu çalışma, atmosfer ve okyanus yüzeyinde ölçülen radyokarbon (karbon-14) izotop oranlarındaki değişimden CO2‘nin dolaşımının tespit edilebileceğini göstermesiyle birlikte, okyanusların sanıldığı kadar etkin bir CO2 emici olmadığını ortaya koyuyordu. Çalışma, yüzey suları ile derin deniz sularının karışımının çok yavaş gerçekleşmesi nedeniyle, okyanus üst katmanının atmosferdeki fazla CO2‘yi hızla emmesinin mümkün olmadığına ve gazın büyük kısmının atmosferde birikeceğine işaret ediyordu.
Diğer taraftan, 1945 sonrası küresel sıcaklık ölçümlerinin küresel soğuma trendine işaret ettiği hususunda ortaya atılan iddialar kafaları karıştırmıştı.[10]Peterson, Thomas C., Connolley, William M., Fleck, John (1 Eylül 2008). “The Myth of the 1970s Global Cooling Scientific Consensus”. Bulletin of the American Meteorological Society. 89 (9): 1325–1338. doi:10.1175/2008BAMS2370.1 1972 ve 1973’te kuzey yarım kürede yaşanan sert kışlar yeni bir mini buzul çağının habercisi miydi?
İkinci Dünya Savaşı sonrası hızlanan sanayileşme ile katı ve sıvı fosil yakıt kullanımı ciddi düzeyde artmıştı. Buna bağlı olarak atmosferde partikül madde seviyelerindeki artışın ve kentlerde yaşanan “smog”un (dumanlı sis) dünyaya düşen güneş ışınlarını perdeleyerek ortalama sıcaklıkları düşürdüğü öne sürüldü. Ancak 1980’lerin başlarına gelindiğinde 1975 sonrasında küresel sıcaklıklarda artış olduğu saptandı. Sanayi ve evsel ısınmada doğal gaz kullanımına geçilmesi ve sıkılaşan hava kirliliği kontrol mevzuatları bunun nedeni olarak gösterildi.
70 yıllık ölçümler CO2 artışını ortaya koyuyor
1950’li yılların sonuna yaklaşıldığında, gelecekte dünyanın başına bela olacak bir “iklim değişikliği” olgusu sıklıkla konuşulmaya ve tartışılmaya başlanmıştı. Atmosferik CO2 seviyelerinin arttığını gösterecek hassas ve ikna edici ölçümlere gereksinim vardı.
Roger Revelle, Amerikalı kimyacı Charles David Keeling’i bunun için Scripps Enstitüsü’ne davet etti ve Keeling, 1958’de, tüm şehirsel faaliyetlerden uzak olması için Hawaii’de, Mauna Loa volkanındaki 3400 metre yükseklikteki rasathaneye yerleştirdiği CO2 ölçüm cihazlarıyla günümüze kadar süren izleme çalışmalarına başladı.
Keeling, ilk bulgularını 1960’da yayımladığı makalesinde duyurdu.[11]Keeling, Charles D. (1960). “The concentration and isotopic abundances of carbon dioxide in the atmosphere” . Tellus. 12 (2): 200–203. doi:10.3402/tellusa.v12i2.9366 Mauna Loa’daki Mart 1958 tarihli ilk ölçüm 313 ppm’di. (ppm – parts per million, sayısal bir oran gösteriyor, yani bir milyon hava molekülünün 313 tanesi CO2‘miş.)
Keeling yıl içinde atmosferdeki CO2 seviyesinde bir iniş-çıkış olduğunu tespit etti. Bu değişim doğada artan ve azalan fotosentez faaliyeti ile açıklanabiliyordu: Sanki dünya nefes alıyordu. Keeling’in bitki örtüsü olmayan Antarktika’da yaptığı ölçümler bu mevsimsel etkiyi göstermiyordu, fakat bu ölçümler de CO2 seviyesindeki yıldan yıla bir artış olduğuna işaret ediyordu. Sonraki yıllarda bu artış eğilimi net olarak ortaya çıktı. Mayıs 2026 itibarıyla 430 ppm seviyesi geçildi. Artış hızı yılda 2-3 ppm arasında değişiyor. Keeling eğrisi olarak bilinen bu grafik iklim değişikliğinin sembolü olmuştur.[12]Charles David Keeling 2005’te öldü fakat Keeling eğrisi ölçümleri, Hawaii’deki Mauna Loa Gözlemevi ve Kaliforniya Üniversitesi (Scripps Okyanus Bilimleri Enstitüsü) işbirliğiyle kesintisiz olarak sürdürülüyor. Günümüzde ölçümler Charles Keeling’in oğlu Ralph Keeling’in yönetiminde hem Hawaii’de hem de dünya genelindeki birçok farklı istasyonda devam etmekte.
1980’lerin başında metan (CH4), diazot oksit (N2O) ve başka bazı gazların da küresel ısınmadaki kritik rolleri daha net anlaşıldı. Molekül bazında bu gazların tamamı CO2’ye oranla daha fazla ısı tutma kapasitesine sahip olsalar da, CO2 atmosferde çok daha fazla bulunduğu için bilimsel ilgi CO2 üzerinde yoğunlaşmayı sürdürdü. Özellikle küresel karbon döngüsü çalışmaları hız kazandı.
Buzul çağı nasıl başladı sorusuna geri dönersek…
1985’te Antartika’da, Vostok araştırma istasyonunda yapılan buz çekirdeği (ice core) çalışmalarında iki kilometre derine kadar inildi ve alınan örneklerde yapılan ölçümlerde 150 bin yıllık tam bir buzul çağı döngüsü kaydedildi. 150 bin yıl öncesinden günümüze kadar CO2’nin soğuk dönemlerde 180 ppm; sıcak dönemlerde ise 280 ppm seviyelerinde olduğu ve bunun üstüne hiçbir zaman çıkılmadığı anlaşılıyordu. Oysa 1985-1987 arasında Keeling’in ölçümleri 340-345 ppm seviyelerine gelmişti bile.
Daha sonraki yıllarda daha da derinlere inildi ve önce 400 bin, sonra da 800 bin yıl öncesine kadar ulaşıldı.[13]Jouzel, J.(2013). “A brief history of ice core science over the last 50 yr” Climate of the Past. 9 (6): 2525–2547, https://doi.org/10.5194/cp-9-2525-2013. Aynı şekilde buz çekirdeği analizlerinde CO2‘nin hiçbir döngüde 280 ppm’in üstüne çıkmadığı görüldü. Yani insan faaliyetleriyle salınan CO2 miktarı tarihte görülmemiş seviyelerdeydi.
Ne var ki burada soru işaretlerine yol açan bir bulgu da mevcuttu. Çalışmalar buzul çağının sonlarında önce sıcaklıkların arttığını, ondan birkaç yüzyıl sonra CO2‘de artış olduğunu gösteriyordu. CO2 değişimlerinin sıcaklık değişimlerinden sonra gelmesi nasıl olabilirdi? Görünen o ki, CO2 seviyelerindeki artış veya azalış buzul çağı döngülerini başlatmıyordu. Esasen soğumanın nedeni 1930’larda Sırp matematikçi ve gökbilimci Milutin Milanković tarafından öne sürülmüş Milanković döngülerinde ve güçlü bir pozitif geri besleme mekanizmasının varlığında yatıyordu.[14]Ateş, M. E. (2022). “Pioneers of the ice age models: a brief history from Agassiz to Milankovitch”. History of Geo Space Sciences. 13 (1): 23–37, https://doi.org/10.5194/hgss-13-23-2022.
Milanković, Dünya’nın Güneş’in etrafında ve kendi etrafındaki dönüşündeki ufak ve periyodik değişimlerin buzul çağlarını tetikleyebileceğini öngörmüştü. Bu ufak değişimler güneş ışığının geliş açısını veya gündüz ile gecenin süresini az da olsa değiştiriyordu ve bu değişimler belli periyotlarla tekrar ettiğinden, bazen etkiyi artıracak kesişmeler olabiliyordu.
Milanković’in hipotezine göre oluşan bu tür özel durumlar sonucunda yüksek enlemlerdeki güneş ışığı önemli oranda azalır; yazlar serin geçer, erimeyen kar ve buz güneş ışığını uzaya yansıtarak ışınların etkisini azaltır; bu da bölgenin daha da soğumasına yol açar. CO2 soğuk denizlerde daha kolay depolanır ve bu da atmosferdeki CO2‘nin azalmasına neden olur. Atmosferdeki sera etkisi azaldıkça dünya genelinde pozitif bir geri besleme başlar ve gezegen kar topu gibi büyüyen bir etkiyle buzul çağına girer. Buzul çağından çıkışta da tam tersine bir etki oluşur; döngülerin etkisiyle Dünya’nın az bir miktar ısınması okyanus yüzeyinden ve Arktik tundradan sera gazlarının salımına yol açar, bu da daha fazla ısınmaya ve sonuçta daha fazla salıma yol açar. Bu döngülerin en uzunu[15]Milanković döngüleri Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinde ve kendi ekseninde meydana gelen üç temel astronomik hareketten oluşur: 1. Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinin neredeyse tam bir daire ile basık bir elips arasında gidip gelmesidir (yaklaşık 100 bin yıl), 2. Dünya’nın eksen eğikliği 22.1° ile 24.5° arsında değişir (yaklaşık 41 bin yıl), 3. Dünya’nın kendi etrafında dönme ekseninin yalpalaması (yaklaşık 26 bin yıl) yaklaşık 100 bin yılda bir tekrar eder. Buz çekirdeği çalışmaları da Milanković döngülerinin buzul çağını tetiklediği iddiasını destekleyen sonuçlar ortaya koydu.
Günümüzde ise tam tersine insanlığın sera gazı salımları küresel sıcaklıkların artmasını sağlıyor; ancak gecikmenin yüzyıllar değil de onyıllar mertebesinde olduğu görülüyor. Tetikleme oluştuktan sonra yukarıda anlattığımız birbirini besleyen olaylar gerçekleşiyor ve ısınma çığ gibi büyüyor. Ancak bu sefer her şey çok daha hızlı gerçekleşiyor.
1990’lardaki araştırmalar
1990’lardan sonra bilgisayarların da hızla gelişmesiyle gelecekteki ısınmayı tahmin etmeye yönelik modeller çeşitlendi. Farklı modellerin benzer sonuçlar öngörmesiyle iklim değişikliği olgusu geniş kitleler tarafından benimsendi.
80’lerde hızlanan karbon döngüsü çalışmalarından bahsetmiştik, 90’larda “kayıp karbon” olarak bilinen tam olarak nerede depolandığı bilinmeyen karbonun da karasal biotada (hızla değişen ormanlar, orman toprakları ve bazı biyolojik rezervuarlar) bulunduğu gösterildi.[16]Keeling, Ralph F., Piper, Stephen C and Heimann Martin (1996). “Global and Hemispheric CO2 Sinks Deduced from Changes in Atmospheric O2 Concentration.” Nature. 381 6579): 218-221. https://doi.org/10.1038/381218a0
Uluslararası anlaşmalar ve sonuç
1992’de Rio de Janeiro’da Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS)-United Nations Framework Convention on Climate Change (UNFCCC) 154 ülke tarafından imzalandı ve 21 Mart 1994’te yürürlüğe girdi. Taraf ülkelerin ilgili kuruluşları 1995’ten itibaren ise her yıl Taraflar Konferansı – Conference of the Parties (COP) adı altında yapılan toplantılara katılarak bilimsel gelişmeleri ve alınacak tedbirleri tartıştılar ve tartışmaya devam ediyorlar. Kyoto Protokolü (COP3-1997) ve Paris Sözleşmesi (COP21-2015) bu toplantıların önemli aşamalarıdır. 1988’de kurulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli – Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC) ise çeşitli aralıklarla yayımladığı kapsamlı raporlarda bilimsel gelişmeler ve riskler, uyum süreçleri ve etkileri azaltma/hafifletme seçeneklerini ortaya koymakla yükümlü bir yapıdır. IPCC raporları COP toplantılarına doğrudan etki eder.
Bu aşamada tarihten ziyade yakın geçmişimize geldik. 21. yüzyılda olup bitenler ayrı bir yazı konusudur. Bu yazıda aşırı iklim olaylarına, okyanusların asitleşmesine ve deniz seviyelerinin yükselmesine değinmedik; bunlar da ayrı yazılarda ele alınabilir. Yakın geleceğimizi ipotek altına alan ve geri dönülemez noktada olduğumuz olasılığına işaret eden bir “iklim krizi” yaşadığımız gerçekliğini kabul etmek zorundayız. Bu krizi ilk yaşayan toplumlar başka ülkelere göç edip zor da olsa kendilerini bir şekilde güvence altına alabilirler. Ama bunun sonu yoktur. Çünkü gezegenimizi yaşanmaz hale getirdikten sonra, ne yazık ki çoğumuzun başka bir gezegene göç edemeyeceğimizi biliyoruz.
Orhan Yenigün
Notlar/Kaynaklar
| ↑1 | The Discovery of Global Warming, Mathematics of Planet Earth, Rutgers University. |
|---|---|
| ↑2 | Joosse, T. (2023) August 1856: Eunice Foote Concludes That Carbon Dioxide Could Warm the Atmosphere, Three Years Before John Tyndall Did, https://www.aps.org/apsnews/2023/07/carbon-dioxide-atmosphere-eunice-foote |
| ↑3 | Tyndall, John (31 December 1861). “I. The Bakerian Lecture.— On the Absorption and Radiation of Heat by Gases and Vapours, and on the Physical Connexion of Radiation, Absorption, and Conduction”. Philosophical Transactions of the Royal Society of London. 151: 1-36. |
| ↑4 | Svante Arrhenius (1896). “On the influence of carbonic acid in the air upon the temperature of the ground”. Philosophical Magazine and Journal of Science. 41 (251): 237–276. |
| ↑5 | Rodhe, Henning, et al. (1997). “Svante Arrhenius and the Greenhouse Effect”. Ambio. 26 (1): 2–5. JSTOR 4314542 |
| ↑6 | Callendar, G.S.(1938) The artificial production of carbon dioxide and its influence on temperature. Quarterly Journal of the Royal Meteorological Society. 64: 223–240. |
| ↑7 | Callendar, Guy Stewart (March 1939). The Composition of the Atmosphere through the Ages.” Meteorological Magazine 74 : 33–39. |
| ↑8 | Plass, G. N. (1956). “Effect of Carbon Dioxide Variations on Climate”. American Journal of Physics. 24 (5): 376-387. https://doi.org/10.1119/1.1934233 |
| ↑9 | Revelle, R., Suess H. E. (1957). “Carbon Dioxide Exchange Between Atmosphere and Ocean and the Question of an Increase of Atmospheric CO2during the Past Decades”. Tellus. 9 (1): 18-27. https://doi.org/10.3402/tellusa.v9i1.9075 |
| ↑10 | Peterson, Thomas C., Connolley, William M., Fleck, John (1 Eylül 2008). “The Myth of the 1970s Global Cooling Scientific Consensus”. Bulletin of the American Meteorological Society. 89 (9): 1325–1338. doi:10.1175/2008BAMS2370.1 |
| ↑11 | Keeling, Charles D. (1960). “The concentration and isotopic abundances of carbon dioxide in the atmosphere” . Tellus. 12 (2): 200–203. doi:10.3402/tellusa.v12i2.9366 |
| ↑12 | Charles David Keeling 2005’te öldü fakat Keeling eğrisi ölçümleri, Hawaii’deki Mauna Loa Gözlemevi ve Kaliforniya Üniversitesi (Scripps Okyanus Bilimleri Enstitüsü) işbirliğiyle kesintisiz olarak sürdürülüyor. Günümüzde ölçümler Charles Keeling’in oğlu Ralph Keeling’in yönetiminde hem Hawaii’de hem de dünya genelindeki birçok farklı istasyonda devam etmekte. |
| ↑13 | Jouzel, J.(2013). “A brief history of ice core science over the last 50 yr” Climate of the Past. 9 (6): 2525–2547, https://doi.org/10.5194/cp-9-2525-2013. |
| ↑14 | Ateş, M. E. (2022). “Pioneers of the ice age models: a brief history from Agassiz to Milankovitch”. History of Geo Space Sciences. 13 (1): 23–37, https://doi.org/10.5194/hgss-13-23-2022. |
| ↑15 | Milanković döngüleri Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinde ve kendi ekseninde meydana gelen üç temel astronomik hareketten oluşur: 1. Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinin neredeyse tam bir daire ile basık bir elips arasında gidip gelmesidir (yaklaşık 100 bin yıl), 2. Dünya’nın eksen eğikliği 22.1° ile 24.5° arsında değişir (yaklaşık 41 bin yıl), 3. Dünya’nın kendi etrafında dönme ekseninin yalpalaması (yaklaşık 26 bin yıl) |
| ↑16 | Keeling, Ralph F., Piper, Stephen C and Heimann Martin (1996). “Global and Hemispheric CO2 Sinks Deduced from Changes in Atmospheric O2 Concentration.” Nature. 381 6579): 218-221. https://doi.org/10.1038/381218a0 |
