Yükseköğretim Kurulu, 4 Aralık 2025’te Yıldız Teknik Üniversitesinde gerçekleştirilen Araştırma Üniversitesi Değerlendirme Toplantısında dikkat çekici bir açıklama yaptı.[1]Araştırma Üniversiteleri 2025 Sıralaması Açıklandı, YÖK web sitesi haberler, https://www.yok.gov.tr/tr/news/arastirma-universiteleri-2025-siralamasi-aciklandi-WJaoS Toplantıda YÖK Başkanı Erol Özvar, izleme ve değerlendirme süreçlerinde yayınlara ilişkin kullanılan veri kaynaklarına değinerek “Biz artık 2026’dan itibaren Web of Science (WoS) yerine Scopus ile devam edeceğiz” dedi. Bu kısa açıklama, sosyal medyada ve akademik çevrelerde oldukça geniş yankı buldu. Kimi bu kararı olumlu bir güncelleme olarak yorumladı, kimi ise çeşitli çekinceler dile getirdi.
Bir süre bu yorumları derleyip tartışmaları izledikten sonra, meselenin yalnızca bir veri kaynağı değişikliğinden ibaret olmadığını fark ettim. Tartışmaların tonu ve yönü, kararın kendisinden çok, Türkiye’de araştırma değerlendirmesine nasıl baktığımızı ele veriyor ve araştırmalara süreçleri, çıktıları veya bu çıktıların bilimsel/toplumsal etkileri üzerinden değil, yayınlandıkları dergilerin görünürlükleri ve dolaşımları üzerinden değer biçildiğini tekrar tekrar gösteriyordu. Başlangıçta bunu tek bir yazıda ele almayı planlamıştım. Ancak dizinler, değerlendirme sistemleri ve açık erişim tartışmalarının birbirine bu kadar sıkı biçimde dolandığı bir konuda, meseleyi sadeleştirmenin tek yolu onu parçalara ayırmak oldu. Bu nedenle dizin değişikliği tartışmasına geçmeden önce, ilk adım olarak daha temel bir soruya dönmek isterseniz sizi bu yazıya alabiliriz: Atıf dizini nedir? Web of Science, Scopus ve OpenAlex
YÖK neyi değiştiriyor?
Bu kararın bu kadar ses getirmesinin temel nedenlerinden biri, değişikliğin doğrudan doçentlik kriterlerini ya da akademik teşvik sistemini etkileyeceği varsayımı oldu. Oysa YÖK, mevcut açıklamalarında bu tercihin şimdilik yalnızca araştırma üniversitelerinin izleme ve değerlendirme sürecinde kullanılacağını belirtiyor. Elbette ileride kapsamın genişleyip genişlemeyeceğini bugünden kesin olarak söylemek mümkün değil. Ancak mevcut gerekçeye bakıldığında, kararın arkasında oldukça pragmatik bir neden olduğu görülüyor.
Dünyada en yaygın kullanılan üniversite sıralama sistemleri olan Times Higher Education (THE) ve QS, yayın verilerini Scopus üzerinden topluyor.[2]Understanding Scopus&SciVal&The QS World University Rankings, https://www.elsevier.com/academic-and-government/qs-university-rankings-data [3]Understanding Scopus&SciVal&The THE World University Rankings, https://www.elsevier.com/academic-and-government/the-university-rankings-data Türkiye’de bunun somut bir yansımasını daha önce deneyimlemiştik. 2015’te Türkiye’deki üniversiteler THE sıralamasında bir anda önemli ölçüde yer değiştirmişti. Bazı üniversiteler ciddi gerilemeler yaşarken, bazıları da aynı ölçüde yükseliş gösterdi. Bu durum kamuoyunda kimi zaman “üniversitelerimiz kan kaybediyor” şeklinde tek yönlü yorumlandı. Oysa esas neden, THE’nın veri kaynağını değiştirmesi ve WoS yerine Scopus kullanmaya başlamasıydı. Yani tablo, üniversitelerin bir gecede daha “iyi” veya “kötü” hale gelmesinden değil, hangi dizinin veri olarak kullanıldığına bağlı olarak görünürlüğün ve ölçüm evreninin değişmesinden kaynaklanıyordu.
Türkiye’de araştırma değerlendirme sisteminin uzun yıllar WoS merkezli kurulmuş olması, araştırmacıların öncelikli olarak WoS’ta dizinlenen dergileri hedeflemesini anlaşılır kılıyor. Ancak üniversiteleri sıralayan en yaygın uluslararası sistemler yayın verilerini Scopus üzerinden topluyor. Bu iki yaklaşım arasındaki uyumsuzluk, üniversite sıralamalarını doğrudan etkiliyor. Bu bağlamda YÖK’ün söz konusu tercihiyle, araştırma üniversitelerinin değerlendirme sürecini uluslararası sıralama sistemleriyle daha uyumlu bir zemine oturtmayı amaçladığını söylemek mümkün.
Ancak burada durup şu soruyu sormak gerek: Kullanılan veri kaynağı ve göstergeler, üniversitelerin gerçekten “en iyi” olup olmadığını söyleme kapasitesine sahip mi, yoksa yalnızca belirli kurallara göre oynanan bir oyunun sonuçlarını mı ölçüyor?
Gerçekten “dünyanın en iyi üniversiteleri” mi?
Türkiye’de akademi tartışmalarında en sık kullanılan göstergelerden biri, uluslararası sıralamalarda yer alan üniversite sayısı. Bu sayı arttığında da azaldığında da akademimizin durumu hakkında yeni anlatılar üretiliyor. Oysa bu sıralamalar büyük ölçüde bir oyunun sonucu ve oyunu en iyi oynayanlar, kuralları en iyi okuyanlar oluyor. Hatta piyasada, üniversiteleri sıralamalarda yükselteceğini vaat eden danışmanlık firmalarının ortaya çıkması da bunun bir göstergesi.
Bugün bu oyunu en başarılı biçimde oynayan ülkelerin başında Çin geliyor. Üniversiteler ve araştırma enstitüleri, hangi göstergenin nerede işe yaradığını çok iyi biliyor ve yayın stratejilerini buna göre şekillendiriyor. Ancak literatürde, bu stratejilerin Çin akademisi üzerindeki olumsuz etkilerini tartışan çok sayıda çalışma da var.[4]Qiu, J. (2010). Publish or perish in China. Nature, 463, 142. Doi: https://doi.org/10.1038/463142a [5]Mallapaty, S. (2020). China bans cash rewards for publishing papers. Nature, 579, 18. Doi: https://doi.org/10.1038/d41586-020-00574-8[6]Tian, M., Su, Y., & Ru, X. (2016). Perish or publish in China: Pressures on young Chinese scholars to publish in internationally indexed journals. Publications, 4(2), 9. Doi: https://doi.org/10.3390/publications4020009 Genç akademisyenlerin uluslararası indeksli dergilerde yayın yapma baskısı altında kalması, öğretim ve araştırma dengesinin bozulması ve ölçü odaklı teşviklerin kaliteyi zayıflatması bu çalışmaların öne çıkan bulguları arasında. Nitekim Çin, uzun süre uyguladığı yayın başına nakit ödül sistemlerini, bu tür teşviklerin olumsuz etkileri nedeniyle sonlandırma yoluna gitti. Bu örnekler, sıralamalarda yükselmenin her zaman akademik ekosistemin güçlenmesi anlamına gelmediğini gösteriyor.
Niyet oyunu daha başarılı oynamak ve sayıları etkilemekse YÖK’ün kararı anlaşılabilir. Ancak hedef gerçekten akademik katkının artırılmasıysa durup biraz düşünmek gerek.
Tartışmamız gereken konu ne?
Tüm bu tartışmalar gösteriyor ki mesele, bir atıf dizininden diğerine geçmekten çok daha büyük. Asıl konuşmamız gereken, araştırmayı neden ve ne için değerlendirdiğimiz. Yayın sayıları, dizinler, sıralamalar ve metrikler araç olabilir. Ancak amaç haline geldiklerinde, akademik üretimin yönünü daraltıyorlar. Kaliteyi sayılarla ölçmeye çalışırken katkıyı görünmez kılan, rekabeti teşvik ederken iş birliğini zayıflatan bir sistemle karşı karşıya kalıyoruz.
Bu çerçevede YÖK’ün atıf dizini tercihi ne başlı başına bir çözüm ne de tek başına bir sorun. Bu karar, ancak nasıl bir araştırma değerlendirme sistemi istediğimize dair daha geniş bir tartışmayla anlam kazanabilir. Katkıyı önceleyen, açık erişimi kamusal bir altyapı olarak gören ve akademik emeğin değerini sayılara indirgemeyen bir çerçeve kurulmadığı sürece, dizinler değişse bile tartışmalar yerinde saymaya devam edecek.
Endişeler ne söylüyor, neyi söylemiyor?
Scopus’un WoS’un yerini alacağı söylendiği günden beri dile getirilen “Scopus eşittir WoS Q4”, “SCIE-SSCI yayınlarımız ne olacak?”, “artık parasını veren yayın yapacak” gibi yorumlar, ilk bakışta birbirinden farklı endişelermiş gibi görünse de aslında ortak bir varsayıma dayanıyor: Bilimsel değerin tek bir dizin, tek bir çeyrek dilim ve tek bir yayın modeli üzerinden tanımlanabileceği düşüncesi. Sorun da tam olarak burada başlıyor.
Scopus eşittir WoS Q4 mü?
WoS dergileri etki faktörlerine göre dört dilime ayrılıyor ve etki faktörüne göre ilk yüzde 25’lik dilime giren dergiler Q1, son yüzde 25’lik dilime girenler Q4 olarak sınıflandırılıyor. Scopus’un WoS’un alt seviyesi olduğu iddiası, bu iki veri tabanının ne yaptığına dair temel bir kavrayış eksikliğinden kaynaklanıyor.
Scopus da WoS da isimleri farklı olsa da benzer metrikleri kullanan atıf dizinleri. Bu metriklerin temel değişkenleri yayın ve atıf sayıları. Yazının başında sizi yönlendirdiğim dizin yazısının sonunda yer alan görselde de görüldüğü gibi, Scopus ve WoS kapsamındaki dergiler büyük ölçüde kesişiyor. Aralarındaki fark bir kalite hiyerarşisi değil, kapsam ve koleksiyon politikası farkı. Scopus’un WoS çekirdek dizinlerine göre (SCIE, SSCI ve AHCI) daha fazla yerel ve bölgesel dergiyi içermesi, bu dergilerin otomatik olarak düşük kaliteli olduğu anlamına gelmiyor. Yalnızca WoS’un (ESCI hariç) tarihsel olarak daha dar ve seçici bir evreni temsil ettiğini gösteriyor. WoS’un etki faktörü ve çeyrek dilimleri olduğu gibi, Scopus’un da benzer biçimde SJR ve CiteScore temelli çeyrek sınıflandırmaları mevcut. Dolayısıyla sorun, birinin hiyerarşi üretmesi diğerinin üretmemesi değil; bu göstergelerin hangi veri evreni üzerinden üretildiği ve bu evrende kimlerin, hangi alanların ve hangi dillerin daha görünür kılındığı.
Öte yandan çeyrek değerler ise çoğu zaman sanıldığından çok daha oynak. Bir derginin bir yıl Q4’te yer alıp bir sonraki yıl iki üç çeyrek değiştirmesi, hatta bunu tekil ve tartışmalı atıf pratikleriyle yapabilmesi mümkün.[7]Taşkın, Z., Doğan, G., Kulczycki, E. & Zuccala, A.A. (2021). Self-citation patterns of journals indexed in the Journal Citation Reports. Journal of Informetrics, 15(4). Doi: https://10.1016/j.joi.2021.101221
SCIE-SSCI yayınlarımız ne olacak?
Benzer şekilde “SCIE-SSCI yayınlarımız ne olacak?” sorusu da dizinlerin birer araç olduğu gerçeğini gözden kaçırıyor. Bir araştırmanın bilimsel değeri, hangi etiketle sınıflandırıldığıyla ortadan kalkmaz. Değerlendirmede kullanılan dizin değiştiğinde üretilmiş bilgi değersizleşmez. Yalnızca onu ölçmek için kullanılan cetvel değişir. Cetveli kutsallaştırdığımızda ise ölçtüğümüz şeyi değil, ölçme aracını savunur hale geliriz. Zaten “SCIE yayını” diye bir şey yoktur; yayın vardır.
Üniversiteler Arası Kurulun (ÜAK) sosyal bilimler için kullandığı puan tablosuna bakalım:
Mevcut sistemde her çıktı türünün karşılığı tanımlanmış durumda. Örneğin, güncel doçentlik kriterlerinde Scopus bir dizin olarak anılıyor ve ESCI ile eşit puanlandırılıyor. Sistem değişirse, ki henüz doçentlik kriterlerine dair bir düzenleme söz konusu değil, yayınlar hâlâ oldukları yerde duracaklar. Sistemden elde ettikleri puan değişecek. Çünkü sistem tamamen fasulye saymaya dayanıyor.
Öte yandan Scopus’un ESCI’ye ya da doğrudan Q4’e eşdeğer olduğu fikrini besleyen şey de büyük ölçüde mevcut değerlendirme politikaları. Puan tablolarına bakıldığında, metrik okuryazarlığı sınırlı olan birinin bu çıkarımı yapması şaşırtıcı değil. Oysa WoS’un iki yıl önce tüm dizinleri için etki faktörü hesaplamaya başlamasıyla birlikte gördük ki bazı ESCI dergileri oldukça yüksek atıf oranlarına sahip ve Q1 dilimine yerleşebiliyor. Bu durum, ESCI hakkında yerleşmiş birçok varsayımı da geçersiz kılıyor.
Bu tartışmalar yalnızca metriklere değil, dizinlerin kapsama politikalarına yönelik daha temel bir eleştiriyi de görünür kılıyor. Literatürde sıkça gösterildiği gibi WoS ve Scopus, özellikle İngilizce yayın yapan ve biyomedikal ile doğa bilimleri ağırlıklı dergileri daha görünür kılarken; sosyal bilimler, beşeri bilimler ve yerel dillerde bilgi üreten dergiler daha sınırlı temsil ediliyor.[8]Mongeon, P., Paul-Hus, A. The journal coverage of Web of Science and Scopus: a comparative analysis. Scientometrics 106, 213–228 (2016). https://doi.org/10.1007/s11192-015-1765-5 Bu temsil dengesizliklerine ve seçim süreçlerine itiraz eden bazı dergiler de bilinçli olarak bu dizinlere başvurmamayı tercih ediyor. Dolayısıyla mesele yalnızca teknik bir dizin tartışması değil; araştırma değerlendirme politikalarının hangi bilgi üretim biçimlerini merkezde gördüğü ve hangilerini çevreye ittiği ile ilgili.
Bu nedenle sorumluluk yalnızca WoS ya da Scopus’un ne sunduğunda değil, bu araçların politika metinlerinde nerede, nasıl ve hangi amaçla kullanıldığını açık biçimde tanımlamakta. Türkiye’de araştırma değerlendirmesi, tek bir dizine dayalı hiyerarşik bir evrenden, farklı disiplinlerin üretim biçimlerini ve yerel bağlamı gözeten daha kapsayıcı bir yaklaşıma evrilmedikçe, dizin değiştirmek yöntem değil yalnızca araç değiştirmek anlamına gelecek.
“Artık parasını veren yayın yapacak”
Bu endişe de çoğu zaman açık erişimle dizinleri birbirine karıştıran bir anlatının ürünü. Ne WoS ne de Scopus yayın yapan yapılar, hiçbirinin ücret ödeyerek yayın yapmayı zorunlu kılan bir politikası yok. Yayıncılık modellerini belirleyenler yayınevleri ve onları besleyen teşvik sistemleri. Üstelik bugün bu dergilerin önemli bir kısmı hâlâ hibrit modelle çalışıyor; yani yalnızca makale işlem ücreti talep edenler değil, abonelik veya kurumsal erişim modeliyle ilerleyen dergiler de mevcut. Buna rağmen son yıllarda büyük ticari yayınevlerinin açık erişimi giderek daha fazla makale işlem ücreti etrafında kurgulayan modelleri yaygınlaştırdığını ve birçok derginin yayın stilinin bu yönde dönüştüğünü de görmezden gelemeyiz. Kaldı ki WoS ve Scopus’un içerik evreninin büyük ölçüde bu ticari yayınevlerinin dergilerinden oluştuğu da sır değil. Dolayısıyla burada ele alınması gereken mesele dizinlerin kendisi değil, ticari yayıncılık ekosistemi içinde hangi açık erişim modellerinin güç kazandığıdır.
Üstelik Türkiye bağlamında, dönüştürücü anlaşmalar[9]Dönüştürücü anlaşmalar, geleneksel abonelik tabanlı erişim modelinden açık erişime geçişi teşvik eden sözleşmelerdir. Bu anlaşmalar kapsamında kurumlar veya konsorsiyumlar belirli yayınevleriyle hem dergilere erişim için ödeme yapar hem de kurum araştırmacılarının makalelerini makale işlem ücreti (APC) ödemeden açık erişimli yayımlamalarını sağlar. Amaç, zaman içinde abonelik harcamalarını azaltıp açık erişimi yaygınlaştırmaktır. Bu çerçeve hem okuma hem yazma haklarını tek bir modele bağlayarak açık erişim dönüşümünü desteklemek üzere tasarlanmıştır. Türkiye’de de EKUAL kapsamında Springer Nature ve Wiley ile yürütülen ulusal dönüştürücü anlaşmaların yanı sıra bazı üniversitelerin yayınevleriyle yaptığı kurumsal düzeyde dönüşüm odaklı sözleşmeler bulunmaktadır. https://scholarlykitchen.sspnet.org/2019/04/23/transformative-agreements/
Ancak mevcut dönüştürücü anlaşma modellerinin özellikle ticari yayıncı ağırlıklı portföylerde beklenen dönüşümü sağlayamadığı, abonelik harcamaları ile APC ödemeleri arasındaki dengenin yönetilmesinin zor olduğu ve modelin geniş ölçekte sürdürülebilirliğinin sorgulandığına dair eleştiriler mevcuttur: https://scholarlykitchen.sspnet.org/2024/04/04/transitional-agreements-arent-working-what-comes-next/ dışında, herkesin cebinden para vererek yayın yapacağı bir açık erişim düzenini mümkün kılacak yaygın ve sürdürülebilir bir fonlama altyapısı da yok. Açık erişimle ilgili sorunlar var. Ancak bu sorunlar açık erişimin kendisinden değil, onu belirli piyasa koşulları içinde uygulama biçimlerinden kaynaklanıyor. Bu konu tek paragrafla açıklanamayacak kadar uzun olduğundan sizi burada serinin son yazısına yönlendirebilirim: Açık erişim yayınlar hakkında doğru bilinen yanlışlar
Kaliteli bilimsel üretimi desteklemeye odaklanalım
Kıssadan hisse tüm bu dizin tartışmalarının ortak noktası, bilimin karmaşık bir ekosistemini tek bir göstergeye indirgeme alışkanlığı. Dizinler değişebilir, ölçütler güncellenebilir, sıralama sistemleri yeniden yazılabilir. Asıl soru şurada duruyor: Biz araştırmayı neden değerlendiriyoruz ve neyi korumak istiyoruz? Eğer amaç gerçekten bilimsel ve toplumsal katkıyı güçlendirmekse, bu katkıyı tek bir dizin adıyla, tek bir çeyrekle ya da tek bir yayın modeliyle açıklamak mümkün değil.
Bu nedenle YÖK’ün atıf dizini tercihini bir kazanan-kaybeden tartışmasına sıkıştırmak yerine, daha zor ama daha anlamlı bir soruyla yüzleşmek gerekiyor: Sayıları mı yöneteceğiz, yoksa kaliteli bilimsel üretimi mi destekleyeceğiz? Bu soruya verilecek cevap, hangi dizini kullandığımızdan çok daha belirleyici olacak.
Zehra Taşkın
Hacettepe Üniversitesi, Bilişim Enstitüsü (BAGEP 2024)
Notlar/Kaynaklar
| ↑1 | Araştırma Üniversiteleri 2025 Sıralaması Açıklandı, YÖK web sitesi haberler, https://www.yok.gov.tr/tr/news/arastirma-universiteleri-2025-siralamasi-aciklandi-WJaoS |
|---|---|
| ↑2 | Understanding Scopus&SciVal&The QS World University Rankings, https://www.elsevier.com/academic-and-government/qs-university-rankings-data |
| ↑3 | Understanding Scopus&SciVal&The THE World University Rankings, https://www.elsevier.com/academic-and-government/the-university-rankings-data |
| ↑4 | Qiu, J. (2010). Publish or perish in China. Nature, 463, 142. Doi: https://doi.org/10.1038/463142a |
| ↑5 | Mallapaty, S. (2020). China bans cash rewards for publishing papers. Nature, 579, 18. Doi: https://doi.org/10.1038/d41586-020-00574-8 |
| ↑6 | Tian, M., Su, Y., & Ru, X. (2016). Perish or publish in China: Pressures on young Chinese scholars to publish in internationally indexed journals. Publications, 4(2), 9. Doi: https://doi.org/10.3390/publications4020009 |
| ↑7 | Taşkın, Z., Doğan, G., Kulczycki, E. & Zuccala, A.A. (2021). Self-citation patterns of journals indexed in the Journal Citation Reports. Journal of Informetrics, 15(4). Doi: https://10.1016/j.joi.2021.101221 |
| ↑8 | Mongeon, P., Paul-Hus, A. The journal coverage of Web of Science and Scopus: a comparative analysis. Scientometrics 106, 213–228 (2016). https://doi.org/10.1007/s11192-015-1765-5 |
| ↑9 | Dönüştürücü anlaşmalar, geleneksel abonelik tabanlı erişim modelinden açık erişime geçişi teşvik eden sözleşmelerdir. Bu anlaşmalar kapsamında kurumlar veya konsorsiyumlar belirli yayınevleriyle hem dergilere erişim için ödeme yapar hem de kurum araştırmacılarının makalelerini makale işlem ücreti (APC) ödemeden açık erişimli yayımlamalarını sağlar. Amaç, zaman içinde abonelik harcamalarını azaltıp açık erişimi yaygınlaştırmaktır. Bu çerçeve hem okuma hem yazma haklarını tek bir modele bağlayarak açık erişim dönüşümünü desteklemek üzere tasarlanmıştır. Türkiye’de de EKUAL kapsamında Springer Nature ve Wiley ile yürütülen ulusal dönüştürücü anlaşmaların yanı sıra bazı üniversitelerin yayınevleriyle yaptığı kurumsal düzeyde dönüşüm odaklı sözleşmeler bulunmaktadır. https://scholarlykitchen.sspnet.org/2019/04/23/transformative-agreements/
Ancak mevcut dönüştürücü anlaşma modellerinin özellikle ticari yayıncı ağırlıklı portföylerde beklenen dönüşümü sağlayamadığı, abonelik harcamaları ile APC ödemeleri arasındaki dengenin yönetilmesinin zor olduğu ve modelin geniş ölçekte sürdürülebilirliğinin sorgulandığına dair eleştiriler mevcuttur: https://scholarlykitchen.sspnet.org/2024/04/04/transitional-agreements-arent-working-what-comes-next/ |
