Açık erişim denince sosyal medyada ve akademik çevrelerde sıkça aynı cümleyle karşılaşıyoruz:
“Artık parasını veren makalesini bastırıyor.”
Bu tepki anlaşılır. Hatta belirli deneyimlere bakıldığında haksız da sayılmaz. Alıntıladığım şu X paylaşımı bugün geldiğimiz noktayı çok iyi özetliyor:
“Küresel Güney olarak yıllarca makalelere erişememekten şikâyet ettik. Sonra bize harika görünen bir çözüm sunuldu. Açık erişim sayesinde artık zengin ülkelerde üretilen her makaleyi okuyabiliyoruz ama kendi çalışmalarımızı yayımlamamız neredeyse imkânsız. Toplantıya girmemize izin var, yeter ki konuşmayalım. Ne kadar kapsayıcı, değil mi?”[1]“We (Global South) complained about lack of access to papers. Then, we were provided with an amazing solution. With OA, we can read any papers from rich-countries, we just cannot publish ours anymore. We are now allowed at the meeting, as long as we don’t talk. Higly inclusive!”, https://x.com/rafabppinheiro/status/1784978253368717765
Ancak sorun açık erişimin kendisi değil; açık erişimin hangi modellerle, hangi teşvik yapıları içinde ve nasıl hayata geçirildiği. Açık erişimi tek bir pratikmiş gibi ele aldığımızda, yaşanan sorunları yanlış yere bağlamış oluyoruz. Böylece hem gerçek problemlerin üzerini örtüyor hem de mevcut çözüm yollarını baştan değersizleştiriyoruz.
Peki ne oldu da, başlangıçta kamu fonlarıyla üretilen bilimsel bilginin serbest dolaşımını savunan açık erişim fikri, bugün şaibeli yayıncılık uygulamalarıyla birlikte anılır hale geldi?
Bu noktada Jeffrey Beall’ın etkisi önemli.[2]Krawczyk, F. & Kulczycki, E. (2021). How is open access accused of being predatory? The impact of Beall’s lists of predatory journals on academic publishing. The Journal of Academic Librarianship, 47(2), 102271. Beall, özellikle makale işlem ücretine dayalı açık erişim dergilerinde ortaya çıkan sorunlu yayıncılık pratiklerini görünür kıldı. Editoryal süreçlerin zayıflığı, agresif e-posta davetleri ve belirsiz hakemlik uygulamaları, haklı eleştirilerin odağı oldu. Ancak zamanla bu eleştiriler, belirli uygulamaların ötesine taşarak açık erişimin tamamını hedef alan genelleyici bir söyleme dönüştü. Böylece yapısal bir yayıncılık sorununa çözüm olabilecek bir yaklaşım, “yağmacı dergiler” etiketi altında basitleştirildi ve bireysel aktörlere indirgenerek tartışılır hale geldi.
Oysa burada gözden kaçan temel bir nokta var. Açık erişimin tek bir yolu yok. Birden fazla açık erişim modeli var ve bu modeller hem ekonomik hem de kurumsal olarak birbirinden oldukça farklı.
Her açık erişim modeli “para verip yayın yapmak” anlamına gelmiyor
Kısaca hatırlayalım:
- Yeşil açık erişim, makalenin ön baskı ya da kabul edilmiş sürümünün kurumsal veya tematik arşivlerde paylaşılmasını ifade ediyor. Burada doğrudan bir ödeme söz konusu değil. Ancak sürdürülebilirlik, ambargo süreleri ve bazı yayınevlerinin bu paylaşıma izin vermemesi gibi sorunlar var.
- Altın açık erişim, makalenin dergide açık olarak yayımlanması anlamına geliyor ve çoğu zaman makale işlem ücretleri ile birlikte anılıyor. Bu ücretler genellikle proje fonları ya da araştırmacıların bağlı olduğu kurumlar tarafından karşılanıyor.
- Hibrit dergilerde, yazar ücret ödediğinde makale açık erişim yayımlanıyor; ödeme yapılmadığında içerik abonelikler üzerinden sunuluyor.
- Elmas açık erişim modeli ise ne yazardan ne de okuyucudan ücret alınan, çoğunlukla kamu kaynakları, üniversiteler ya da akademik topluluklar tarafından desteklenen bir yayıncılık anlayışına dayanıyor.
Bu modellerin hiçbiri, tanım gereği “hakemsiz” ya da “düşük kaliteli” değil. Ciddi dergiler için, ister abonelik, ister altın, ister elmas olsun, hakemlik süreci bilimsel yayıncılığın temel ilkesi olmaya devam ediyor. Şaibeli dergilerin yaptığı şey, bu modelleri taklit etmek; özellikle de altın açık erişimdeki makale işlem ücretlerini fırsat bilerek hakemliği yalnızca isim olarak kullanmak ya da tamamen by-pass etmek.
Buradan çıkan önemli bir sonuç var: Yağmacı dergiler, altın açık erişimin doğal ve kaçınılmaz alt kümesi değil.
Ancak pratikte, gelir akışı makale sayısına bağlandığı için en çok altın modelinin etrafında birikiyorlar. Yani sorun “altın açık erişim” kavramında değil, bu modelin belirli ekonomik ve performans baskıları altında nasıl kullanıldığı ile ilgili.
Dolayısıyla açık erişim, tek başına “para verip yayın yapmak” anlamına gelmiyor. Soru “açık erişim iyi mi, kötü mü” değil; “hangi açık erişim modeli, hangi teşvik sistemleri içinde nasıl işliyor” sorusu.
Sorunun kaynağı tekelleşmiş yayıncılık
Asıl sorun, küresel akademik yayıncılık sisteminin büyük ölçüde birkaç büyük ticari yayınevinin kontrolü altında olması. Elsevier, Sage, Springer Nature, Wiley ve Taylor & Francis’in oluşturduğu “büyük beşli”[3]Butler, L.-A., Matthias, L., Simard, M.-A., Mongeon, P., & Haustein, S. (2023). The oligopoly’s shift to open access: How the big five academic publishers profit from article processing charges. Quantitative Science Studies, 4(4), 778–799. https://doi.org/10.1162/qss_a_00272 ile birlikte diğer büyük ticari yayınevleri, hem kapalı hem de açık erişim modellerinde pazarı belirleyen başlıca aktörler konumunda. Abonelik gelirlerinin yanı sıra makale işlem ücretleri de bu yayınevleri için önemli bir gelir kalemine dönüştü. Bu tablo içinde altın açık erişim, teorik olarak bilgiye kamusal erişimi güçlendirmeyi hedeflese de pratikte çoğu zaman bu büyük yayınevlerinin iş modelleriyle iç içe geçen bir yayıncılık biçimi olarak işliyor.
Web of Science ve Scopus’taki açık erişim dergilerin önemli bir bölümünün yine bu ticari yayınevlerinin dergilerinden oluşması, YÖK’ün atıf dizinleriyle ilgili kararı sonrasında “Artık parasını veren yayın yapacak” türü spekülasyonların ortaya çıkmasını anlaşılır kılıyor. Dizinler doğrudan yayıncı olmasa da, hangi dergilerin ve dolayısıyla hangi iş modellerinin görünür olacağını belirleyerek bu tabloyu güçlendiriyor.
Son yıllarda ortaya çıkan açık erişim “mega dergiler” de (ör. Sustainability, BMJ Open, Sage Open, IEEE Access, Plos ONE) bu pazarın bir parçası.[4]Spezi V, Wakeling S, Pinfield S, Creaser C, Fry J, Willett P (2017), “Open-access mega-journals: The future of scholarly communication or academic dumping ground? A review”. Journal of Documentation, Vol. 73 No. 2 pp. 263–283, doi: https://doi.org/10.1108/JD-06-2016-0082 Mega dergi derken, genellikle çok geniş konu kapsamına sahip, yüksek hacimde makale kabul eden, makale işlem ücretine dayalı, hızlı işlem vaadi ile çalışan dergiler kastediliyor. Bu dergiler doğrudan şaibeli olmak zorunda değil; ancak yüksek hacim, hız baskısı ve gelir akışı birleştiğinde, hakemlik süreçlerinin niteliği konusunda gri alanlar oluşuyor. Bu gri alan, hem meşru eleştirileri hem de yağmacı dergi tartışmalarını besliyor.
Uluslararası literatürde giderek daha çok vurgulanan bir nokta şu: Akademik yayıncılık artık yalnızca “iyi dergiler” ve “şaibeli dergiler” arasındaki net bir ikili karşıtlıkla açıklanabilecek bir alan değil. Yaklaşık 70 bin civarında olduğu tahmin edilen bilimsel dergilerin önemli bir bölümü, aslında gri bir alanda yer alıyor.[5]Janne Pölönen, & Gunnar Sivertsen. (2021, Eylül 15). Grey-zone between legitimate and predatory scholarly publishing. The 25th International Conference on Science, Technology and Innovation Indicators (STI), Aarhus, Denmark. Zenodo. https://doi.org/10.5281/zenodo.5513289
Bir yandan görünürde geçerli editoryal ve hakemlik süreçlerine sahipken, diğer yandan hız, hacim ve finansman baskıları nedeniyle tartışmalı pratikler geliştirebiliyorlar. Nitekim çalışmalar, güvenli kabul edilen beyaz listelerde yer alan ve hatta bazı ulusal değerlendirme sistemlerinde üst düzey kategorilere alınan dergiler arasında bile ciddi risk işaretleri taşıyan örnekler bulunduğunu gösteriyor. Bu tablo, kalite güvencesinin yalnızca dizinler ve teknik kriterler üzerinden kurulamayacağını; değerlendirme ve teşvik mekanizmalarının bu gri alanı nasıl beslediğinin daha ciddiyetle tartışılması gerektiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla mesele yalnızca tek tek dergileri ya da belirli “kötü örnekleri” işaret etmekten ibaret değil; içinde bulunduğumuz yayıncılık ekosisteminin nasıl yapılandığına bakmayı gerektiriyor.
Günümüzde yayıncılık alanında yaşanan gerilimler, çoğu zaman şaibeli dergi söylemi etrafında ve açık erişim uygulamaları üzerinden şekilleniyor. Oysa temel mesele, belirli birkaç yayınevinin sahiplik yapıları, fiyatlandırma politikaları ve dizinlerle kurdukları ilişkiler sayesinde pazarın büyük kısmını kontrol etmesi. Akademik yayıncılıkta yaşanan sorunlar, çoğu zaman “yanlış dergiler” ya da “yanlış yazarlar” üzerinden tartışılıyor. Oysa belirleyici olan, bu tercihleri teşvik eden değerlendirme ve finansman yapıları. Yapısal bir mesele, bireysel tercihler ve ahlaki yargılar üzerinden konuşulur hale geliyor.
Türkiye bağlamında durum gerçekten böyle mi?
Türkiye açısından bakıldığında, açık erişimle ilgili endişelerin bu kadar yüksek sesle dile getirilmesi ayrıca düşündürücü. Çünkü Türkiye’de makale işlem ücretine dayalı altın açık erişimi sistematik biçimde destekleyen ulusal bir politika ya da sürdürülebilir bir fon mekanizması neredeyse yok. Ulusal ve kurumsal dönüştürücü anlaşmalar dışında, araştırmacıların açık erişim ücretlerini karşılayabileceği düzenli destekler bulunmuyor.
Bu nedenle “herkes parasını verip yayın yapacak” senaryosu, Türkiye bağlamında yaygın ve gerçekçi bir tabloya karşılık gelmiyor. Pek çok akademisyenin cebinden binlerce dolar yayın ücreti vermek gibi bir imkânı yok. Olanların bazılarıysa bu kaynağı yayınevlerinin kasasına aktarmak yerine araştırma altyapılarına yönlendirmeyi tercih ediyor.
Sıkça tartışılan yayınevlerinden biri olan MDPI ve özellikle Sustainability dergisi örneği de bu çerçevede ele alınmalı. Örneğin Polonya’da son yıllarda yayımlanan makalelerin yaklaşık üçte birinin MDPI dergilerinde, makale işlem ücretleri karşılığında yayımlanmış olması ciddi bir tartışma konusu ve artık bu yayınevine ait dergilere yayın desteği verilmemesi kararı alındı. Bu durum tek başına MDPI’nin “kötü” olduğu anlamına gelmiyor. Ancak şu soruyu sormayı zorunlu kılıyor: Hangi teşvik yapıları, araştırmacıları bu kadar yoğun şekilde belirli yayınevlerinin dergilerine yöneltiyor?
Polonya örneğinde bu yığılmanın arkasında, ulusal değerlendirme sisteminin belirli dergileri ve göstergeleri ödüllendiren yapısı ile makale işlem ücretlerinin kamu fonları üzerinden karşılanabilmesi yatıyor. Yani maddi kaynak ile değerlendirme sisteminin verdiği sinyaller aynı yönde birleştiğinde, yayınlar belirli dergilerde yoğunlaşıyor. Sorun tek tek yayınevlerinden çok, bu yayınevlerinin
- ulusal puanlama sistemlerine,
- teşviklere ve
- fon mekanizmalarına nasıl eklemlendiği ile ilgili.
Türkiye’de ise tablo farklı. Makale işlem ücretlerine dayalı altın açık erişimi sistematik biçimde destekleyen yaygın ve sürdürülebilir bir fonlama mekanizmasının bulunmaması, bu tür yayınevlerinin Türkiye’deki akademik üretim üzerinde Polonya’daki kadar belirleyici bir etki yaratmasını sınırlıyor. Bu nedenle MDPI etrafında yürüyen tartışmaları, Türkiye bağlamında yalnızca bireysel yazar tercihleri üzerinden değil, mevcut değerlendirme sistemlerinin neyi ödüllendirdiği ve hangi tür yayıncılık modellerini görünür kıldığı üzerinden okumak daha isabetli.
Peki ya büyük yayınevlerinin dışında kalan dergiler?
Tartışmanın tonu, büyük ticari yayınevlerinin dışında kalan dergilere gelindiğinde çoğu zaman daha sertleşiyor. Burada genellikle yüksek sesle dile getirilmeyen ama yaygın olan bir kanaat var: Üniversiteler, bilimsel dernekler ya da kamusal kurumlar tarafından yayımlanan dergilerin bir bölümünde gerçekten kalite sorunları görülebiliyor. Ancak bu tablo, bu dergilerin “doğası gereği” zayıf olmasından değil, büyük ölçüde yapısal destek eksikliğinden kaynaklanıyor. Teknik altyapıdan editoryal emeğin sürdürülebilirliğine, uluslararası görünürlükten profesyonel yayıncılık standartlarına kadar pek çok noktada bu dergiler çoğu zaman yalnız bırakılıyor ve değerlendirme sistemleri tarafından yapısal olarak dezavantajlı konuma itilmiş oluyor.
Burada ayrıca önemli bir ayrıntı daha var. Bazı meslek dernekleri ve topluluklar, bu yapısal destek eksikliğini aşmak için açık erişimi farklı bir biçimde örgütlüyor. Örneğin kimi dernek dergileri altın açık erişim modeliyle makale işlem ücreti talep ediyor; ancak bunu ticari kâr amacıyla değil, şeffaf biçimde açıklayarak hakemlik, editoryal süreçler, altyapı geliştirme ve topluluk faaliyetlerine yeniden yatırılacak bir kaynak olarak kullanıyor. Bu durum, açık erişim modelleri ile etik yayıncılık pratiklerinin birbirine zıt değil, doğru tasarlandığında birbirini güçlendiren yapılar olabileceğini gösteriyor.
Öte yandan bu genellemeyi bozan ve göz ardı edilmesi güç bir gerçek daha var. Tam da “yetersiz” denilen bu dergilerin önemli bir kısmı bugün büyük yayınevlerinin koleksiyonlarına dahil ediliyor, onlarla ortaklık modelleri kuruluyor ve açık erişimli olarak yayımlanmaya devam ediyor. Hatta bazıları, eski yayın modelini koruyarak yazarlardan makale işlem ücreti dahi talep etmiyor. Yalnızca Emerald yayınevinin portföyünde bu kapsama giren yetmişin üzerinde dergi bulunması tesadüf değil.[6]Diamond Open Access Journals, https://www.emeraldgrouppublishing.com/publish-with-us/open-research-emerald/diamond-open-access-journals Üstelik yayınevinin web sayfasında açıkça şu ifade yer alıyor:
“Bu elmas ortaklık dergisinde makalenizi açık erişim olarak yayımlayabilirsiniz. Bu dergide yazarların makale işlem ücreti (APC) ödemesi gerekmemektedir.”[7]“You can publish an open access article in this diamond partnership journal. Authors in this journal are not required to pay an article processing charge (APC).”
Bu noktada asıl soruyu şöyle sormak gerekiyor: Eğer bu dergiler kategorik olarak “zayıf” ve “güvenilmez” olsaydı, büyük yayınevlerinin prestij stratejilerinde ve portföy genişletme politikalarında neden yer alsınlar? Tam tersine, bu durum doğru destek, görünürlük ve profesyonel yayıncılık altyapısı sağlandığında topluluk dergilerinin güçlü, sürdürülebilir ve etkili yayıncılık yapabildiğini göstermiyor mu?
Bence ortaya çıkan tablo iki önemli gerçeğe işaret ediyor:
- Topluluk temelli dergiler, doğru koşullar sağlandığında prestij ve kalite açısından ticari yayınevleriyle rahatlıkla yarışabilecek kapasiteye sahip. Çünkü büyük yayınevlerinin dergilerinde dahi asıl bilimsel üretimi mümkün kılan şey, hakemlik ve editörlük gibi süreçleri yürüten akademisyen topluluğunun gönüllü emeği.
- “İyi işleyen” topluluk dergilerinin ticari yayınevlerinin koleksiyonlarına dahil edilmesi, meselenin yalnızca kaliteyle sınırlı olmadığını; görünürlük, itibar ve ekosistem inşasıyla doğrudan ilişkili olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu aynı zamanda büyük ticari yayınevlerinin, ticari kaygılar doğrultusunda akademik yayıncılık alanını dönüştürme sürecinin devam ettiğinin de güçlü bir göstergesi.
Dolayısıyla mesele “ticari dergiler iyidir, diğerleri zayıftır” gibi basitleştirici bir karşıtlıkla açıklanamaz. Asıl sorun, hangi dergilerin nasıl desteklendiği ve hangi yayıncılık modellerinin değerlendirme sistemleri tarafından görünür ve ödüllendirilir hale getirildiği ile ilgili.
Elmas açık erişim neden gerçek bir çözüm sunuyor?
Eğer sorun tek tek dergilerde ya da yazarlarda değil, yapısal destek eksikliğinde ve teşvik sistemlerinde ise, çözüm de bireysel tercihlerde değil, kamusal altyapılarda aranmalı. Elmas açık erişim, kaliteyi piyasa baskıları ile değil, kamusal ve kurumsal destekle artırmayı hedefleyen bir yayıncılık modeli sunuyor.
Ne yazardan ne de okuyucudan ücret alınmayan bu modelde, dergilerin sürdürülebilirliği üniversiteler, kamu kurumları ve akademik topluluklar tarafından sağlanıyor. Böylece yayıncılık, gelir üretme baskısından büyük ölçüde ayrıştırılıyor. Bu, şaibeli dergiler için ekonomik zemini de daraltan bir yaklaşım; çünkü gelir, makale sayısına değil, kamu yararı içeren bir hizmetin sürekliliğine bağlanıyor.
DIAMAS ve ALMASI projeleri kapsamında yapılan çalışmalar, elmas açık erişimin bireysel dergiler üzerinden değil, ekosistem yaklaşımıyla güçlendirilebileceğini açıkça ortaya koyuyor.[8]Laakso, M., & Taşkın, Z. (2025). Collaboration in diamond open access publishing. Zenodo. https://doi.org/10.5281/zenodo.15096454 Ortak editoryal standartlar, paylaşılan teknik altyapılar, sürekli eğitim mekanizmaları ve uzun vadeli finansman olmadan kalite artışı beklemek gerçekçi değil. Ancak bu koşullar sağlandığında, elmas açık erişim dergileri hem görünürlük hem de editoryal kalite açısından hızla güçlenebiliyor.
Bu açıdan bakıldığında elmas açık erişim, düşük kaliteli dergilerin sığınağı değil; bilimsel iletişimi piyasa baskılarından koruyan bir kamusal yatırım alanı olarak görülmeli.[9]Beigel, F. (2025). Untangling the future of diamond access: discussing quality standards for the re-communalization of scholarly publishing. [preprint]. https://doi.org/10.5281/zenodo.17552531 Akademik emeğin değerlendirilmesi, dergilerin ticari başarısı üzerinden değil, üretilen bilginin bilimsel ve toplumsal katkısı üzerinden yapılacaksa, bu model güçlü bir zemin sunuyor.
Burada kritik bir nokta daha var:
Her yerde yayınlanabilecek nitelikteki araştırmaların elmas açık erişim dergilerinde yayımlanması, bu modelin prestijini ve çekim gücünü artırmak açısından son derece önemli. Topluluk dergilerinin güçlenmesi için yalnızca “idare eder” çalışmaların değil, en iyi çalışmaların da bu kanallardan görünür olması gerekiyor.
Türkiye’nin elindeki önemli avantaj: DergiPark
Türkiye bu konuda sanıldığının aksine önemli bir avantaja sahip. TÜBİTAK ULAKBİM tarafından sürdürülen DergiPark, dünyada kamusal destekle yürütülen en kapsamlı ve sürdürülebilir elmas açık erişim girişimlerinden biri olarak gösteriliyor. Topluluk desteğiyle çıkarılan dergilere altyapı ve sürdürülebilirlik desteği sağlayan bu yapı, entelektüel içeriğin mülkiyetinin büyük ölçüde akademik toplulukların elinde kalabilmesini mümkün kılıyor.
Elbette bu, DergiPark kapsamındaki tüm dergilerin aynı kalite düzeyine sahip olduğu anlamına gelmiyor. Ancak doğru destek mekanizmaları ve sağlıklı değerlendirme politikalarıyla birlikte düşünüldüğünde, DergiPark Türkiye için son derece değerli bir kamusal yayıncılık altyapısı oluşturuyor. Avrupa’da son yıllarda elmas açık erişime yönelik yatırımların hızla artması da tesadüf değil. Avrupa Birliği ve ulusal araştırma fonları, yayıncılık sistemindeki yapısal sorunlara çözümü giderek daha fazla kamu destekli ve topluluk temelli modellerde arıyor.
Sonuç: Tartışmayı doğru yere kurmak
Özetle, açık erişim tartışması dizinlerden bağımsız düşünülemez, ancak onlara indirgenemez de. Asıl soru, açık erişimin hangi modelle, kim için ve hangi katkıyı önceleyerek hayata geçirildiği. Esas mesele şunlar:
- Bilginin dolaşıma girmesini kim belirliyor?
- Akademik emeğin değeri hangi göstergeler ve hangi dergiler üzerinden tanımlanıyor?
- Kamusal fonlarla üretilen bilginin mülkiyeti kimin elinde toplanıyor?
Bu sorulara net cevaplar verilmeden açık erişimi yalnızca “parayla yayın” tartışmasına sıkıştırmak, meseleyi olduğundan daha basit ve bağlamından kopuk göstermiş oluyor. Akademik yayıncılığın geleceği, paranın değil, bilginin ve akademik emeğin asli sahiplerinin söz sahibi olduğu modellerde şekillenecekse, elmas açık erişim bu tartışmanın kenarında değil, tam merkezinde duruyor.
Zehra Taşkın
Hacettepe Üniversitesi, Bilişim Enstitüsü (BAGEP 2024)
Notlar/Kaynaklar
| ↑1 | “We (Global South) complained about lack of access to papers. Then, we were provided with an amazing solution. With OA, we can read any papers from rich-countries, we just cannot publish ours anymore. We are now allowed at the meeting, as long as we don’t talk. Higly inclusive!”, https://x.com/rafabppinheiro/status/1784978253368717765 |
|---|---|
| ↑2 | Krawczyk, F. & Kulczycki, E. (2021). How is open access accused of being predatory? The impact of Beall’s lists of predatory journals on academic publishing. The Journal of Academic Librarianship, 47(2), 102271. |
| ↑3 | Butler, L.-A., Matthias, L., Simard, M.-A., Mongeon, P., & Haustein, S. (2023). The oligopoly’s shift to open access: How the big five academic publishers profit from article processing charges. Quantitative Science Studies, 4(4), 778–799. https://doi.org/10.1162/qss_a_00272 |
| ↑4 | Spezi V, Wakeling S, Pinfield S, Creaser C, Fry J, Willett P (2017), “Open-access mega-journals: The future of scholarly communication or academic dumping ground? A review”. Journal of Documentation, Vol. 73 No. 2 pp. 263–283, doi: https://doi.org/10.1108/JD-06-2016-0082 |
| ↑5 | Janne Pölönen, & Gunnar Sivertsen. (2021, Eylül 15). Grey-zone between legitimate and predatory scholarly publishing. The 25th International Conference on Science, Technology and Innovation Indicators (STI), Aarhus, Denmark. Zenodo. https://doi.org/10.5281/zenodo.5513289 |
| ↑6 | Diamond Open Access Journals, https://www.emeraldgrouppublishing.com/publish-with-us/open-research-emerald/diamond-open-access-journals |
| ↑7 | “You can publish an open access article in this diamond partnership journal. Authors in this journal are not required to pay an article processing charge (APC).” |
| ↑8 | Laakso, M., & Taşkın, Z. (2025). Collaboration in diamond open access publishing. Zenodo. https://doi.org/10.5281/zenodo.15096454 |
| ↑9 | Beigel, F. (2025). Untangling the future of diamond access: discussing quality standards for the re-communalization of scholarly publishing. [preprint]. https://doi.org/10.5281/zenodo.17552531 |
