Site icon Sarkaç

Kitap: Dawkins’in “Ölmüşlerin Genetik Kitabı”

Perplexity.ai ile üretilmiştir.

Evrim biyoloğu Richard Dawkins’i kaleme aldığı pek çok eserinden tanıyoruz. Bunlar arasında Gen Bencildir, Kör Saatçi ve Tanrı Yanılgısı[1]Ed.n.: 1976 tarihli Gen Bencildir 1995’te, 1986 tarihli Kör Saatçi ise 2002’de TÜBİTAK tarafından yayımlandı. Tanrı Yanılgısı ise, 2007’de, İngilizce yayınından bir sene sonra Türkçeye çevrildi ve Kuzey Yayınları tarafından yayımlandı. Dawkins’in bu üç kitabı ve daha pek çoğunun Türkiye’deki yayıncısı halihazırda Kuzey Yayınlarıdır. kuşkusuz en çok ses getirenler oldu. Dawkins şimdi ise, The Genetic Book of the Dead: A Darwinian Reverie (Apollo, Head of Zeus Yayınları, Ekim 2024) ile okurlarını yeni bir yolculuğa davet ediyor ve külliyatına değerli bir katkı daha yapıyor. Eserin henüz Türkçe çevirisi bulunmadığından, bu yazıda “Ölmüşlerin Genetik Kitabı” başlığını kullanacağız.

“Ölmüşlerin Genetik Kitabı:” Evrimsel bir kayıt defteri

Yayıncı: Apollu (Head of Zeus), Ekim 2024.

Bu eserde Dawkins’in temel tezi, her canlı organizmanın—beden yapısı, davranışsal örüntüleri ve genleriyle—atalarının uzak geçmişine ışık tutan, katman katman okunmayı bekleyen bir kitap olduğudur. Daha açık bir ifadeyle, bir hayvanı “okumak;” onun aracılığıyla milyonlarca yıl öncesinin kayıp dünyalarına, atalarının hayatta kalmak için uyum sağladığı doğal çevrelere ve bu çevrelerin organizma üzerinde bıraktığı izlere erişmektir. Her canlı, evrimin jeolojik zaman boyunca kaleme aldığı ve doğal seçilimin her yeni baskısında yeniden düzenlediği dinamik bir kitaptır, yaşayan bir arşivdir.

Yazarın ifade ettiği gibi, mükemmel kamuflajıyla çevresine bütünüyle karışmış bir çöl kertenkelesinin sırtına baktığımızda, gözlerimize kum taneleri ve küçük taşlarla örülü ıssız ve çorak bir manzara yansır. Kertenkelenin derisi, hayvanın yalnızca dış kaplaması değil, aynı zamanda atalarının milyonlarca yıl boyunca yaşam mücadelelerini sürdürdüğü kadim çöl ekosistemlerinin bir hikâyesidir.

Bir hayvanın dişleri, doğru okunduğunda, eski otlakların, yapraklı ormanların ya da savan çayırlarının öykülerini fısıldar. Her keşfedilen diş, geçmişin saklı sayfalarından koparılmış bir parça gibidir; hayvanın evrimsel serüveni ile birlikte bir zamanlar yaşam sürdüğü ortamları ezelî bir arşivde muhafaza eder. Ve biz, o dişlerin izinde, gitgide daha ayrıntılı ve özgül anlatıların içine, zamanın derinliklerine doğru çekiliriz.

Dawkins, eserinde sık sık “palimpsest” metaforuna başvurmaktadır. İngilizcede bu sözcük, üzerine defalarca yazılmış; önceki satırları silinmiş ya da kazınmış olsa bile izleri hâlâ seçilebilen eski el yazmalarını ifade eder. “Ölmüşlerin Genetik Kitabı” da işte tam böyledir: Bir hayvanın bedeninde ve genlerinde okunan her satır, atalarının dünyalarını katman katman işlenmiş kodlarla dile getirir. Bu el yazmasının içinde saklı genetik bilgi, ilk başlarda Prekambriyen döneminin[2]Prekambriyen dönemi, Dünya’nın oluşumundan bugünden yaklaşık 541 milyon yıl öncesine kadar sürmüş olan ve gezegen tarihinin %88’ini kapsayan, “ilkel zaman” olarak da bilinen en uzun jeolojik dönemdir. kadim denizlerinde sahnelenen, milyonlarca yıl boyunca sayısız dönüşümden süzülerek günümüze ulaşan yaşam alanlarının sessiz hikâyesini anlatır.

Yine de okuduklarımız, sadece genetik mesajlarla sınırlı değildir: Palimpsest’in en üst katmanları farklı bir nitelik taşır; hayvanın kendi yaşamı boyunca işlenmiştir. Başka bir deyişle, atalara dair genetik anlatım, doğumdan itibaren eklenen değişikliklerle örtülmüştür—kimi öğrenme ve deneyim yoluyla, kimi de bağışıklık sisteminin geçmiş hastalıkları unutmayan olağanüstü hafızasıyla.

Beyin ve bağışıklık sisteminin yanı sıra, el yazmasının en üst kesitlerini oluşturan satırların bazıları, daha farklı bir şekilde, örneğin fizyolojik uyumlanma yoluyla da oluşabilir (yüksek irtifalarda kırmızı kan hücresi sayısının artması gibi). Şüphesiz bu en yeni el yazması katmanları, çok yakın bir geçmişe, hayvanın kendi yaşam süresine ait olup genler aracılığıyla aktarılmamıştır; fakat onları yazmak için gerekli donanım genlerden geldiğinden, bu kayıtlar da genetik kitabın sayfalarında yer alır. 

Dawkins’e göre bakışımızı yalnızca bir canlının dış formundaki mükemmellikle sınırlayamayız, çünkü aynı mükemmellik canlının iç yapısını da kuşatır. İşte kitabın en önemli mesajlarından biri de budur: Bedenin tümü, dokusu ve örgüsü, her organı, her gözesi, her kimyasal ve biyolojik süreci, atalara ait dünyaları anlatır. Kertenkele örneğinde “çöl,” hayvanın her zerresinde yazılıdır.

Kitaptan çıkarılabilecek bir diğer önemli mesaj, yaşamın her formunda olağanüstü bir karmaşıklığın var oluşudur. Daha yüksek organizmaları bir kenara bırakalım; en basit tek hücreli bakteri bile hayranlık uyandıran bir karmaşıklık sergiler. Fizik, kuşkusuz zorlu problemlerle yüzleşen bir bilim dalıdır; fakat özünde yalındır ve karmaşıklık barındırmaz. Oysa biyoloji, başlı başına karmaşıklığın bilimidir, onun tasviri ve çözümlemesidir. Dawkins’in sunduğu sayısız örnek, okurun zihninde bu görüşün oluşmasını ve pekişmesini ustalıkla sağlamaktadır.

Eğer yaşamın karmaşıklığının ardındaki nedeni merak edersek, Dawkins’in anlatısına dayanarak şu sonucu çıkartabiliriz: Canlılar bu niteliği, hayatta kalma ve üreme şanslarını artırmak amacıyla nesiller boyunca—fiziksel çevre koşularına, rakiplere, avcılara ve parazitlere karşı—aralıksız sürdürdükleri “evrimsel bir silahlanma yarışı”nın sonunda kazanmışlardır. Bu yarışın dur durak bilmeyen motoru ise Darwinci doğal seçilimdir.

Darwinci doğal seçilim iş başında

“Ölmüşlerin Genetik Kitabı”nın temel argümanı—her hayvanın, atalarının evrimleştiği dünyaların yazılı bir kaydı olduğu düşüncesi—doğal seçilimin yaratıcı ve dönüştürücü bir güç olduğu gözlemine dayanmaktadır. Doğal seçilim, bir türün “gen havuzu”nu en ince ayrıntılarına kadar işleyerek yontan, becerikli bir heykeltıraş gibidir. Bu özenle biçimlendirilmiş havuzdan seçilen genlerle programlanan birey, yontma sürecini bizzat yönlendiren çevresel koşullar içinde hayatta kalma yetisinde ustalaşır.

Organizmanın varlığını sürdürmesi için en kritik donanım kuşkusuz beyindir. Bu organ, atalardan miras kalan genlerin doğal seçilim süzgecinden geçerek şekillenmesiyle giderek karmaşıklık kazanmış ve mükemmelleşmiştir. Ne var ki beyin—yukarıda da değindiğimiz üzere—sadece kalıtımla aktarılan genetik bilgiyle tanımlanmaz; yaşam boyu deneyim ve öğrenme yoluyla da sürekli bir dönüşüm geçirir. Bu süreçte haz–acı döngüsü ile ödül–ceza mekanizmaları, davranışsal adaptasyonun temel düzenleyicileri olarak belirleyici bir rol oynar. Palimpsest’in üst katmanlarında izleri seçilebilen bu plastisite, organizmanın hayatta kalma becerisini katlayarak güçlendiren bir unsurdur.

Bireyin kısa ömrü boyunca fark edilmeyecek kadar yavaş ilerleyen, fakat uzun vadede derin izler bırakan doğal seçilim süreci, Darwin’in Türlerin Kökeni‘nde bilimsel netlik ile edebi güzelliği birleştiren şu tasvire konu olmuştur:

“Denebilir ki, doğal seçilim, her gün ve her saat, dünyanın her köşesinde, en ufak varyasyonları dahi titizlikle inceler; kötüyü eler, iyiyi korur ve biriktirir; fırsat bulduğu her an ve her yerde, sessizce ve fark edilmeksizin, her canlının organik ve inorganik yaşam koşullarıyla uyumunu geliştirmeye çalışır. Biz, bu yavaş değişimlerin ilerleyişini fark etmeyiz, ta ki zamanın eli, uzun çağların geçtiğini işaret edinceye kadar; ve işte o vakit, geçmiş jeolojik çağlara dair görüşümüzün ne kadar sınırlı olduğunu anlarız; görebildiğimiz tek şey, yaşam biçimlerinin bugün artık eskilerinden farklı oluşudur.”

Evrimin etkin aktörleri olarak genler

“Ölmüşlerin Genetik Kitabı”nın, Dawkins’in evrim kuramına kazandırdığı “gen merkezli evrim” görüşü üzerine temellendiğini özellikle vurgulamak gerekir. Bu görüş, bir organizmadaki organlar ve fizyolojik süreçler ne kadar karmaşık olursa olsun, doğal seçilim mekanizmasını yönlendiren ve belirleyen asıl etkenin genler olduğunu savunur.

DNA’da kodlanan bilgi, özünde sonsuzluk taşır; sadece o, bedenin ölümlülüğünü aşabilir. Bu gözlemden hareketle bireysel organizmanın, içinde barındırdığı DNA dizilerinin hayatta kalmasına hizmet eden bir “taşıyıcı” olduğu fikri ortaya çıkar. Dawkins bu radikal bakışı ilk olarak çığır açan eseri Gen Bencildir’de ortaya koymuştu.[3]The Selfish Gene, 1976’da Oxford University Press tarafından yayımlandı. Hatta sonraki söylemlerinde, bu önceki kitabı için “ebedi gen” başlığının tercih edilebileceğini de sıkça dile getirmişti. “Ölmüşlerin Genetik Kitabı”nda yazar, gen merkezli evrim anlayışının önemini tekrar vurgularken, bu görüşe yöneltilen başlıca eleştirileri de etkili bir şekilde yanıtlama fırsatını buluyor.

Yazar, şu soruyu gündeme getirerek kışkırtıcı bir öneriyle son noktayı koymuş eserine: Neden kendi genlerimiz, aslında işbirliği yapan dev bir virüs kolonisi olarak görülmesin?

Yerleşmiş kavramların yeniden ele alınması

“Ölmüşlerin Genetik Kitabı”nda Dawkins, evrim kuramının yerleşmiş kavramlarını yeniden ele alıp yorumlama fırsatını buluyor, örneğin: türler arasındaki evrimsel silahlanma yarışı, benzer ekolojik nişlerde gözlemlenen yakınsak evrim olgusu, uyarlamalı radyasyonla ortaya çıkan türleşme modelleri, insan gözü veya rekürren larenks siniri gibi optimizasyonu mükemmel olmayan yapılar, cinsel seçilimin tür içi çeşitlilik üzerindeki etkileri… Ayrıca, Dawkins’in önceki eserlerinde ortaya koyup geliştirdiği “genişletilmiş fenotip” (extended phenotype) kavramına da geniş bir yer verilmiş. Ancak yazar, yerleşik kavramları yeniden gözden geçirmekle kalmıyor; biyolojik evrim üzerine kapsamlı bir literatür bulunmasına rağmen konuları hâlâ taze ve özgün bir bakış açısıyla aktarabiliyor.

“Ölmüşlerin Genetik Kitabı”nın en çarpıcı özelliklerinden biri, Dawkins’in yeni içgörüler sunması, kendine özgü bakış açıları ile çarpıcı sonuçlar ortaya koyması ve araştırmalar için yeni yollar açmasıdır.

Eserin esin kaynaklarından biri, Dawkins’in kendi yapıtı olan Ataların Hikâyesi (The Ancestor’s Tale)[4]Ataların Hikâyesi 2004’de İngilizce, 2008’de Hil Yayınları tarafından Türkçede yayımlandı. olduğu söylenebilir. Ataların Hikâyesi’nde Dawkins, insanın yaklaşık dört milyar yıllık evrimsel yolculuğunu günümüzden geriye doğru izleyerek en ilksel organizmaya ulaşır (ki bu da pek çok canlının genetik kitabını okumak anlamına geliyor). Bu bağlamda, “Ölmüşlerin Genetik Kitabı”nın bazı bölümlerinin bir zooloji çalışmasını andırması şaşırtıcı değildir.

Biyolojik görelilik, genler ve eleştirilere dair

Bazı eleştirilere göre (bunları ileri sürenler arasında tanınmış Oxford Üniversitesi fizyoloğu ve biyoloğu Denis Noble yer almaktadır) “canlı organizmalar, ihtiyaç duydukları molekülleri üretmek için genlerden faydalanır. Genler kullanılır; onlar, kendiliğinden etkin [aktif] nedenler değildir.”[5]D. Noble, Dance to the Tune of Life: Biological Relativity, 2016. Bu görüşün savunucuları, “Biyolojik Görelilik” kavramını öne sürmüşlerdir. Bu kavram, biyolojide hiçbir düzeyin diğerlerine göre ayrıcalıklı bir nedenselliğe sahip olmadığını ifade eder. Genler ve vücuttaki tüm organlar, yalnızca aralarındaki göreli ilişkiler içinde var olur ve işlev görür. Başka bir ifadeyle, moleküler ve hücresel süreçlerin karşılıklı etkileşimi ve organlar arası bağlantılar, tüm biyolojik işleyişin temelini oluşturur.

Dawkins’e göre (ve bizce de haklı olarak) “Biyolojik Görelilik” yaklaşımında genlerin öneminin geri plana atılması, “doğal seçilim yoluyla evrim” kuramının işleyiş mekanizmalarıyla doğrudan çelişmektedir.Dawkins bu konuya bir bölümün tamamını ayırmış; ancak biz burada yalnızca kısa bir argüman sunmakla yetineceğiz.

Biyolojik evrim olayını mümkün kılan en temel etken, kalıtımdır. Kalıtım yoksa—yani nesilden nesile genler aracılıyla enformasyon aktarımı yoksa—evrim gerçekleşemez. Şüphesiz, hücre içinde DNA’yı içine alan sayısız geri besleme döngüsü bulunmaktadır. Ancak (ironik bir biçimde, teolojik bir ifadeyi ödünç alacak olursak)”ilk hareket ettirici”, DNA’nın kendisidir. Tavuk ve yumurta döngüsünü kıran şey, DNA’nın veya daha doğrusu genlerde barınan enformasyonun aktarımıdır. Sonuçta genler, doğal seçilimle bir araya gelerek (ve burada detaylandırmayacağımız diğer mekanizmalar, örneğin genetik sürüklenme ile birlikte) biyolojik evrimin aktif faillerini oluşturur. Genlerin ayrıcalıklı konumu ve diğer biyolojik unsurlara göre üstlendiği temel rol, sadece evrim sürecinde değil, embriyonik gelişim aşamalarına bakıldığında da açıkça görülür.

Dawkins bu eserinde, evrimin gen-merkezli bakış açısı etrafında gelişen diğer tartışmalara yer vermemiş. Özellikle, 1970’lerde Amerikalı biyolog Edward O. Wilson’un öncülüğünde gündeme gelen ve çok seviyeli seçilim kuramını da kapsayan sosyobiyoloji konusuna hiç değinmemiş.[6]E. O. Wilson, sosyobiyolojiyi “tüm sosyal davranışların biyolojik temellerini sistematik olarak inceleyen bir alan” olarak tanımlamıştır. 1975’te yayımlanan ve büyük yankı uyandıran Sociobiology: The New Synthesis kitabıyla bu alanın popülerleşmesini sağlamıştır. Sosyobiyoloji, evrim teorisi ve doğal seçilimden hareketle, böceklerden insanlara kadar canlılardaki sosyal davranışların ve toplumsal örgütlenmenin nasıl ortaya çıktığını anlamamıza yardımcı olur.

Son olarak

“Ölmüşlerin Genetik Kitabı,” sunduğu sayısız örnek ve Jana Lenzová tarafından çizilmiş etkileyici illüstrasyonlarla okuru büyülüyor; yaşamın zenginliğine ve Darwinci doğal seçilim yoluyla şekillenen olağanüstü form ve işlev çeşitliliğine bir kez daha tanıklık ettiriyor. Eser, doğal seçilimin akıl almaz uyarlamalar yaratma gücünü hayranlık uyandırıcı biçimde sergilerken, kimi zaman ortaya çıkan kusurlar ve optimal olmayan tasarımlarla bu gücün paradoksal sonuçlarını da çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Bilimsel titizliği popüler anlatımla buluşturan bu çalışma, genel okur kitlesinde büyük beğeni toplayacaktır.

“The Genetic Book of the Dead”in Türkçeye kazandırılması

Dawkins’in dilimizdeki külliyatına yalnızca değerli bir katkı sunmakla kalmayacak, aynı zamanda günümüz koşullarında özel bir anlam da taşıyacaktır. Zira evrimsel bilim, eğitim sistemimizi dar ve politik amaçlarla biçimlendirmeyi hedefleyen dinî söylemlerin yoğun saldırısı altındadır. Böylesi bir çeviri, tam da bu ortamda, bir yandan evrim kuramının açıklayıcı gücünü bir kez daha gözler önüne sererken, diğer yandan bilimsel düşüncenin ve entelektüel bağımsızlığın korunması için gerekli direnci pekiştiren önemli bir adım olacaktır.

Yazar Hakkında

Richard Dawkins, 1941’de Nairobi, Kenya’da doğmuş bir İngiliz evrimsel biyolog ve yazardır. Oxford Üniversitesi’nde uzun yıllar öğretim üyeliği yapmış, özellikle gen-merkezli bakış açısıyla evrim teorisine önemli katkılarda bulunmuştur. Kariyeri boyunca hem bilimsel düşünceyi hem de evrim konusundaki halk anlayışını etkilemiştir. Ateizm ve bilimsel şüphecilik savunucusu olan Dawkins, çalışmaları ve fikirleriyle hem büyük bir hayran kitlesi edinmiş hem de önemli tartışmalara yol açmıştır. Birçok eseri Türkçeye çevrilmiştir.

Sedat Ölçer
Bilim Akademisi üyesi

Notlar/Kaynaklar[+]

Notlar/Kaynaklar
1 Ed.n.: 1976 tarihli Gen Bencildir 1995’te, 1986 tarihli Kör Saatçi ise 2002’de TÜBİTAK tarafından yayımlandı. Tanrı Yanılgısı ise, 2007’de, İngilizce yayınından bir sene sonra Türkçeye çevrildi ve Kuzey Yayınları tarafından yayımlandı. Dawkins’in bu üç kitabı ve daha pek çoğunun Türkiye’deki yayıncısı halihazırda Kuzey Yayınlarıdır.
2 Prekambriyen dönemi, Dünya’nın oluşumundan bugünden yaklaşık 541 milyon yıl öncesine kadar sürmüş olan ve gezegen tarihinin %88’ini kapsayan, “ilkel zaman” olarak da bilinen en uzun jeolojik dönemdir.
3 The Selfish Gene, 1976’da Oxford University Press tarafından yayımlandı.
4 Ataların Hikâyesi 2004’de İngilizce, 2008’de Hil Yayınları tarafından Türkçede yayımlandı.
5 D. Noble, Dance to the Tune of Life: Biological Relativity, 2016.
6 E. O. Wilson, sosyobiyolojiyi “tüm sosyal davranışların biyolojik temellerini sistematik olarak inceleyen bir alan” olarak tanımlamıştır. 1975’te yayımlanan ve büyük yankı uyandıran Sociobiology: The New Synthesis kitabıyla bu alanın popülerleşmesini sağlamıştır. Sosyobiyoloji, evrim teorisi ve doğal seçilimden hareketle, böceklerden insanlara kadar canlılardaki sosyal davranışların ve toplumsal örgütlenmenin nasıl ortaya çıktığını anlamamıza yardımcı olur.
Exit mobile version