Sarkaç http://sarkac.org Bilim Akademisi'nden Meraklısına Mon, 24 Jul 2017 08:34:26 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.8 Zeytinyağı Neden Sağlıklı? – Zeynep Delen Nircan http://sarkac.org/2017/07/zeytinyagi-neden-saglikli-zeynep-delen-nircan/ http://sarkac.org/2017/07/zeytinyagi-neden-saglikli-zeynep-delen-nircan/#respond Mon, 24 Jul 2017 04:00:14 +0000 http://sarkac.org/?p=1087 Zeytinyağının neden sağlıklı olduğunu anlamak için önce zeytinyağının bir meyve suyu olduğunu hatırlamak lazım. Ne de olsa ağaçtan topladığımız meyveyi sıkarak elde edebildiğimiz tek yağ. Zeytinyağı diğer yağlara göre daha sağlıklı, çünkü şişedeyken olduğu kadar vücudumuza yapıtaşı olarak girdikten sonra da oksidasyona karşı dayanıklı olmaya devam ediyor. Oksidasyon maddenin oksijenin etkisiyle bozulması demek. Yersiz ve...

The post Zeytinyağı Neden Sağlıklı? – Zeynep Delen Nircan appeared first on Sarkaç.

]]>
Zeytinyağının neden sağlıklı olduğunu anlamak için önce zeytinyağının bir meyve suyu olduğunu hatırlamak lazım. Ne de olsa ağaçtan topladığımız meyveyi sıkarak elde edebildiğimiz tek yağ.

Zeytinyağı diğer yağlara göre daha sağlıklı, çünkü şişedeyken olduğu kadar vücudumuza yapıtaşı olarak girdikten sonra da oksidasyona karşı dayanıklı olmaya devam ediyor. Oksidasyon maddenin oksijenin etkisiyle bozulması demek. Yersiz ve fazla oksidasyon kanser, diyabet, Alzheimer, kalp hastalıkları ve diğer bir çok rahatsızlığa neden olabiliyor.

Diğer yağlar gibi zeytinyağının da neredeyse tamamı, tadı, kokusu ya da rengi olmayan yağ moleküllerinden yani trigliseritlerden oluşuyor. Trigliserit adı üstünde bir gliserol molekülüne  bağlı üç karbon zincir. (Resim 1)  Karbon ve hidrojen atomlarından oluşan zincirlerin her birine yağ asidi deniyor. Bitki ve hayvanlarda farklı yapıda onlarca farklı yağ asidine rastlanıyor. Yağın özelliğini yağda bulunan yağ asitlerinin oranı belirliyor. Örneğin zeytinyağında yüksek oranda oleik asit, ayçiçek yağında bolca linoleik asit, palm yağında da en çok palmitik asit bulunuyor.

Resim 1: Bir yağ molekülü. Üstte doymuş palmitik asit, ortada tekli doymamış oleik asit ve altta çoklu doymamış linoleik asitten oluşan bir trigliserit.

Yağ asitlerinin birbirlerinden farkı, uzunlukları ve karbonların birbirine nasıl (hangi noktalarda tek ya da çift bağla) bağlandıkları. Bir yağ asidine, bir tane çift bağı varsa “tekli doymamış”, birden fazla çift bağı varsa “çoklu doymamış” diyoruz. Oleik asit tekli doymamış, linoleik asit çoklu doymamış, palmitik asit ise doymuş yağ asitleri. Komşu karbonlarla birer bağ yapmış karbonun iki hidrojen atomu varsa bu karbona artık (hidrojene) doymuş deniyor. Çift bağlı bir karbon daha hidrojene doymamış olduğu için bir tane daha alabiliyor. Margarin fabrikalarında yapılan da işte bu, doymamış karbonlar hidrojen ile doyurularak margarin elde ediliyor.

Dikkat etmek gereken bir nokta da çift bağın hangi noktada olduğu. Zincirin sonundan saymaya başlarsak oleik asitte çift bağ 9. karbonda bulunuyor, diğer bir deyişle oleik asit omega 9. Reklamlarda duyduğumuz omega 3 (linolenik) ve omega 6 (linoleik) esansiyel yağ asitleri de zeytinyağında da %10 ve %1 civarında bulunuyor.

Oda sıcaklığında katı halde bulunan doymuş yağların sağlık açısından sakıncaları, özellikle kalp ve damar hastalıklarına neden oldukları biliniyor. Daha az duyulan bir nokta ise çoklu doymamış yağların da sakıncalı olabileceği. Yağ asitlerinde çift bağ sayısı arttıkça oksidasyon da hızla artıyor. Zeytinyağı ne fazla doymuş, ne de fazla doymamış, sağlıklı olmasının en temel nedeni de işte bu.

Unutulmaması gereken bir nokta da zeytinyağında bulunan klorofilin ışığın etkisiyle oksidasyonu tetiklediği. Zaten bu yüzden  zeytinyağını oksijenden olduğu kadar  ışıktan da korumak çok önemli.

Zeytinyağında şifalı madde deyince akla ilk gelen grup polifenoller. (Resim 2a) Bunlar aslında bitkilerin kendilerini oksidasyondan, böceklerden, kuşlardan (belki bizden) korumak için savunma mekanizması olarak ürettikleri bir takım acı maddeler. Kaliteli ve taze zeytinyağında (karabiber acısına benzer) bu acılığı farkedebilirsiniz. Bu maddelere yapısal olarak polifenol, işlevsel olarak antioksidan deniyor çünkü yukarıda anlattığımız oksidasyon süreci sonucu ortaya çıkan zararlı serbest radikal ve peroksitleri etkisiz hale getiriyorlar. Polifenoller sadece taze üründe buluyor, biz yağı tüketene kadar yağın kendisini, biz tükettikten sonra bizi koruyorlar.

Resim 2:  (a) Hydroxytyrosol., zeytinyağında bulunan polifenol veya diğer adıyla antioksidan maddelere bir örnek. (b) Antioksidan miktarını ölçen basit deney. Ege’de Atölye Zeytin 2011. Taşköy, Foça. Fotoğraf: Rich Blatchly

Resim 2b çeşitli yağ örneklerindeki antioksidan miktarını ölçen basit bir deneyi gösteriyor. Bu deneyde polifenollerin varlığı solüsyonun rengini sarıdan koyu maviye çeviriyor. En soldaki bebek yağında hiç antioksidan olmadığı, en sağdaki taze zeytinyağında bol bol olduğu görülüyor. Bu ve zeytinyağıyla yapılabilecek bir çok başka deneyin ayrıntısını aşağıda referansını verdiğimiz makalede bulabilirsiniz.

Zeytinyağında bulunan şifalı bir maddelerin en önemlilerinden biri de oleokantal. Zeytinyağını yaraya sürmek, mideye iyi gelir diye içmek kültürümüzde olan bir şey ve bu kültürel geleneği destekleyecek bilimsel dayanağın bulunma hikayesi oldukça ilginç. İtalya’da yaptığı gezi esnasında zeytinyağı deneyen bir bilim insanına genzinin gerisinde hissettiği yakıcılık hissi tanıdık geliyor. Laboratuvarına bir örnek götürüp incelediğinde zeytinyağında bulunan oleokantal maddesinin (eczanelerde Advil veya Nurofen olarak bulunan) ağrı kesici, ateş düşürücü, enflamasyonu azaltıcı ibuprofen ilacıyla aynı etkiyi gösterdiğini keşfediyor.

Peki markete gittik, birbirinden albenili raf raf zeytinyağı var. Hangi zeytinyağını satın alacağız? Bu sorunun cevabı zeytinyağını ilaç niyetine kullanmak isteyenler için çok net: Natürel Sızma olanı. Çünkü zeytinyağının verebileceği tüm sağlık faydalarına ancak bu kalitede ulaşmak mümkün. Geleneksel üretimde çok az miktarda elde edilebilen bu kalitede zeytinyağına “merhem” denmesi boşuna değil. Pişirmek ve yemek için ne alalım derseniz o başka bir yazının konusu olsun.

Zeynep Delen Nircan  (Ege’de Atölye‘nin kurucusu)
Boğaziçi Üniversitesi CHEM 485 Zeytinyağı Kimyası öğrencilerinin katkılarıyla.

 

İleri Okuma:
1 – The Chemical Story of Olive Oil: From Grove to Table, Blatchly R., Delen Nircan, Z., O’Hara P., Royal Society of Chemistry, 2007.
2 – Blatchly R., Delen, Z., O’Hara P., Making Sense of Olive Oil: Simple Experiments To Connect Sensory Observations with the Underlying Chemistry,  Journal of Chemical Education, 201491 (10), pp 1623–1630

Ana görsel:   “Ege’de Atölye: Zeytin 2014″de çekilmiş, dalında bir zeytin.

Creative Commons Lisansı
Bu eser Creative Commons Atıf-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

 

 

The post Zeytinyağı Neden Sağlıklı? – Zeynep Delen Nircan appeared first on Sarkaç.

]]>
http://sarkac.org/2017/07/zeytinyagi-neden-saglikli-zeynep-delen-nircan/feed/ 0
Video: Reyhan Küçükkaya – Tromboz nedir? Neden oluşur? http://sarkac.org/2017/07/reyhan-kucukkaya-tromboz-nasil-olusur/ http://sarkac.org/2017/07/reyhan-kucukkaya-tromboz-nasil-olusur/#respond Thu, 20 Jul 2017 06:03:17 +0000 http://sarkac.org/?p=1055 Bilim Akademisi üyesi Reyhan Küçükkaya, 4 Mart 2017’de verdiği “Damar Tıkanıklığı neden gelişir? Nasıl önlenir?” başlıklı Bilim Akademisi konferansında damarlarda pıhtı oluşumunu (tromboz)  anlatıyor. Konferansın tamamına erişmek için tıklayınız.

The post Video: Reyhan Küçükkaya – Tromboz nedir? Neden oluşur? appeared first on Sarkaç.

]]>
Bilim Akademisi üyesi Reyhan Küçükkaya, 4 Mart 2017’de verdiği “Damar Tıkanıklığı neden gelişir? Nasıl önlenir?” başlıklı Bilim Akademisi konferansında damarlarda pıhtı oluşumunu (tromboz)  anlatıyor.

Konferansın tamamına erişmek için tıklayınız.

The post Video: Reyhan Küçükkaya – Tromboz nedir? Neden oluşur? appeared first on Sarkaç.

]]>
http://sarkac.org/2017/07/reyhan-kucukkaya-tromboz-nasil-olusur/feed/ 0
Evrim teorisi bir inanç konusu değildir – Osman Bahadır http://sarkac.org/2017/07/evrim-teorisi-bir-inanc-konusu-degildir-osman-bahadir/ http://sarkac.org/2017/07/evrim-teorisi-bir-inanc-konusu-degildir-osman-bahadir/#respond Wed, 19 Jul 2017 06:58:50 +0000 http://sarkac.org/?p=1063 Son günlerde ülkemizde evrim teorisini karalayabilmek için bu teorinin gerçeği temsil etmediği ve bir inanç gibi savunulduğu görüşleri ileri sürülüyor. Böylece bu tür görüşleri savunanlar, sanki bilimsel düşünceye çok bağlıymışlar gibi davranıp gerçekte ise onun prestijinden yararlanarak insanları aldatma yoluna gidiyorlar. Onlara göre bilimsel teoriler mutlak doğrular değildir ve bu yüzden evrim teorisi de kesin...

The post Evrim teorisi bir inanç konusu değildir – Osman Bahadır appeared first on Sarkaç.

]]>
Son günlerde ülkemizde evrim teorisini karalayabilmek için bu teorinin gerçeği temsil etmediği ve bir inanç gibi savunulduğu görüşleri ileri sürülüyor. Böylece bu tür görüşleri savunanlar, sanki bilimsel düşünceye çok bağlıymışlar gibi davranıp gerçekte ise onun prestijinden yararlanarak insanları aldatma yoluna gidiyorlar. Onlara göre bilimsel teoriler mutlak doğrular değildir ve bu yüzden evrim teorisi de kesin bir gerçekmiş gibi ele alınmamalıdır.

Öncelikle belirtmeliyiz ki, bilimsel teoriler elbette mutlak doğru sayılamazlar. Gerçekten de eğer bir teori mutlak ve artık asla değişmez bir doğru olarak görülüyorsa onun inançtan farkı kalmaz. Fakat bir bilimsel teorinin mutlak bir doğru olmadığını söylemek, teorinin gerçekliği temsil etme yeteneğininin az olduğu anlamına gelmez.

Evrim teorisi için konuşursak, “bu teori mutlak bir doğru değildir” dediğimiz zaman, “evrim teorisi doğru da olabilir, yanlış da olabilir” demiş olmuyoruz. “Evrim teorisi doğrudur ama evrimi açıklayan belki daha iyi bir teori geliştirilebilir” demiş oluyoruz.

Çünkü bizim bugünkü evrim teorimiz değişmeye açık olmakla birlikte, bilimsel bir teoridir. Binlerce gözlem, deney ve ölçmenin sonucunda oluşturuldu ve şimdiye kadar da yanlışlığını gösteren hiçbir kanıta rastlanmadı. Bizim bilimsel teorilerden anladığımız da zaten budur. Gözlemlerle, deneylerle ve ölçmelerle gerçekliği defalarca test edilmiş ve geçerli olduğu her seferinde anlaşılmış teori. (Darwin bile kendi teorisindeki eksiklikleri kastederek, “uzak bir gelecekte, çok daha önemli araştırmalara elverişli açık alanlar görüyorum” dememiş miydi?).

Öte yandan çok önemli olan bir diğer gerçek de şudur ki, bir gün eğer bilimsel bir teori değişiklik geçirirse, yeni teori, daha kapsamlı ve bugün henüz açıklanamamış noktaları da açıklayan veya tamamen başka bir bakış ve yaklaşımla soruna açıklama getiren bir teori olacaktır. (Yeni bir teori özgün bir soruna eski teoriden daha kapsamlı açıklamalar getirirken ya başka doğa olaylarını açıklayan diğer bilimsel teorilerle çelişmemek ya da her şeye başka bir biçimde açıklama getirme yeteneğine ve kapsamına sahip yeni bir genel teorinin parçası olmak zorundadır.)

Dolayısıyla yeni gelişmeler sonucunda, yüzlerce yıllık bilimsel çalışmalarla ortaya koyulmuş saptamaların hepsi çöpe gidecek değildir. 2600 yıllık çabanın ürünü olan mevcut bilimimiz, geçmişteki birçok bilimsel tezi çürüterek veya düzelterek bugünlere geldi ama o tezlere yol açan birçok gözlem saptamalarının, kanıtlamalarının ve tecrübelerin birçoğu bugün de geçerliliğini koruyor ve daha farklı bir bütünsel bakışımızın bir bölümünün dayanaklarını oluşturuyor. Geleceğin daha gelişmiş bilimi de, bugünkü bilimimizin birikimleri üzerinde yükselecek.

Nitekim Darwin (1809-1882)’in evrim teorisinin de evrimin mekanizmasıyla ilgili bazı bölümleri değişti ve bugünkü evrim teorisinin yine evrimin işleyiş mekanizmasıyla ilgili bazı bölümleri hakkında tartışmalar halen sürüyor.

Bilimsel teorilerin mutlak doğrular olmadığı gerçeği, yalnızca evrim teorisi konuşulurken vurgulanınca, nedense (!) bizim aklımıza hemen evrim karşıtlığı geliyor.

Türkiye’deki sorun ne?

Türkiye’deki sorun darvinizmin inanca dönüştürülmesi midir? Eğer evrim teorisini, bilimsel temellerinden ve kanıtlarından ayırarak ve hiç sorgulamadan bir inanç haline getirmiş olanlar varsa, şüphesiz bu böyle bir sorundur. Ama Türkiye’de böyle bir sorun mu yaşanıyor?

Tam tersine Türkiye’de evrim teorisini inanç haline getirmek değil, fakat inancı bilimin yerine geçirmek sorunu yaşanıyor. Uzun bir süreden beri ülkemizde evrim teorisiyle ilgili olarak yaşadığımız asıl sorun budur.

Türkiye’de bilim çevreleri sürekli olarak şunu söylüyor: “Bilimsel değeri olmayan, inançlar dünyasına ait olan şeyler, bilimsel eğitimin konusu olamaz, olmasın, olmamalıdır”.

Liselerde evrim teorisi biyoloji ders programının en sonunda öğretilmeyi beklediği sırada öğretim dönemleri sona erdiğinden, öğrencilerin çoğunluğu evrim teorisiyle karşılaşmadan okullarını bitiriyordu. Bugün artık evrim konusunun ders programından da çıkartılmış olduğunu görüyoruz.

İnsanlar inançları ne olursa olsun evrim teorisini öğrenmeliler. Çünkü canlı organizmaların evrimi teorisi, bütün canlıların ortak bir atadan esas olarak doğal seçilim yoluyla türedikleri teorisi, dünyamızda neden farklı türden canlılar olduğunu açıklayan yegane teori. Bu teorinin benimsenmesi bir inanç sorunu değil. Çünkü canlılar dünyasına ait olgular bu bilimsel teori yoluyla açıklanabiliyor.

Biyolojik evrim olgusunu anlamadan bilim, öncelikle de biyoloji bilimi yapılamaz. Bugün evrim olgusundan hayatın birçok alanında yararlanılıyor. Evrim olgusunu anlamadan, örneğin ilaçlar karşısında evrim geçiren mikroorganizmalar konusu bilinmeden gerekli ilaçlar üretilemeyeceği için, hastalıklarla baş etmekte bile zorlanacağımız apaçık bir gerçek.

Evrim teorisini bir inanç konusu haline getirmemenin yolu, bu teorinin gerektiği düzeyde öğretilmesini ve özgürce tartışılmasını sağlamaktan geçiyor. Evrim teorisi okullarda bilimsel metotlarla öğretilmezse, işte asıl o zaman, gerektiği gibi öğrenilememiş teorinin bir dogma veya katı inanç haline getirilmesi olasılığı doğar.

Bilim inançlardan bağımsız yapılır

Bilim yapmak insanların inançlarının niteliğine bağlı değil. Bilim insanları çalışmalarını yaparken inançları doğrultusunda hareket etmezler. (Örneğin evrim teorisinin oluşumunda önemli bir rolü olan İsveçli botanikçi ve taksonomist C. Linne (1707-1778) dindar bir insandı). Bugün her türden inanca sahip bilim insanları birlikte çalışmalar sürdürebiliyor. Onların ortak olan özellikleri, yaptıkları işe inançlarını karıştırmamaları.

Biyolojik evrim gerçeğini kabul etmekle, dünyamızın güneş etrafında döndüğü gerçeğini kabul etmek arasında bilimsel düşünme yöntemi bakımından bir fark yok. Ama evrim teorisini ve gerçeğini “bilimde mutlak doğru yoktur” düşüncesiyle karalama yoluna gidenler bu tutarsızlıklarının farkında görünmüyorlar.

Türkiye’nin sorunu bilimsel teorileri inanç haline getirmek değil, tam tersine, inançları bilimsel teorilere ve öğretime karıştırmak sorunudur. Türkiye bu sorununu çözümlemedikçe, uygarlık basamaklarından yukarıya çıkma imkanına sahip olamayacaktır.

Osman Bahadır

 

Bu yazı, biraz farklı bir biçimde Şubat 2013’te Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştır.

 

Ana görsel: Darwin’İn  “Transmutation of species” başlıklı not defterinden çizdiği ilk evrim ağacı (1837-1838 yıllarında).  Not defterinin 36. sayfası. En üstte “Bence” yazıyor.

 

The post Evrim teorisi bir inanç konusu değildir – Osman Bahadır appeared first on Sarkaç.

]]>
http://sarkac.org/2017/07/evrim-teorisi-bir-inanc-konusu-degildir-osman-bahadir/feed/ 0
Video: Sami Gülgöz – Yaşadıklarımızı ve Bildiklerimizi Hatırlamak http://sarkac.org/2017/07/video-sami-gulgoz-flas-bellek/ http://sarkac.org/2017/07/video-sami-gulgoz-flas-bellek/#respond Tue, 18 Jul 2017 08:33:54 +0000 http://sarkac.org/?p=1052 Bilim Akademisi üyesi Sami Gülgöz, 11 Şubat 2017’de verdiği “Yaşadıklarımızı Hatırlamak” başlıklı Bilim Akademisi konferansında 11 Eylül saldırısı gibi beklenmeyen, bir anda ortaya çıkan ve duygu yoğunluğu olan olayların hatırlanmasında “flaş” bellek diye yeni bir bellek türü ortaya çıktığını anlatıyor. 11 Eylül olaylarının hemen ardından, 6 ay sonra ve bir yıl sonra yapılan araştırmada insanların...

The post Video: Sami Gülgöz – Yaşadıklarımızı ve Bildiklerimizi Hatırlamak appeared first on Sarkaç.

]]>
Bilim Akademisi üyesi Sami Gülgöz, 11 Şubat 2017’de verdiği “Yaşadıklarımızı Hatırlamak” başlıklı Bilim Akademisi konferansında 11 Eylül saldırısı gibi beklenmeyen, bir anda ortaya çıkan ve duygu yoğunluğu olan olayların hatırlanmasında “flaş” bellek diye yeni bir bellek türü ortaya çıktığını anlatıyor.

11 Eylül olaylarının hemen ardından, 6 ay sonra ve bir yıl sonra yapılan araştırmada insanların neyi daha iyi hatırladıkları oldukça ilginç:

Konuşmanın tamamına erişmek için tıklayınız.

 

The post Video: Sami Gülgöz – Yaşadıklarımızı ve Bildiklerimizi Hatırlamak appeared first on Sarkaç.

]]>
http://sarkac.org/2017/07/video-sami-gulgoz-flas-bellek/feed/ 0
Bir Söz – Bir Resim: Suriyeli Mülteciler Gitmek mi Kalmak mı istiyor? http://sarkac.org/2017/07/yazili-gorsel-gitmek-mi-kalmak-mi/ http://sarkac.org/2017/07/yazili-gorsel-gitmek-mi-kalmak-mi/#respond Fri, 14 Jul 2017 09:43:33 +0000 http://sarkac.org/?p=1048 Ayhan Kaya’nın Sarkaç’ta yayınlanan “Halep İstanbul Hattı: Göçmenler, Mülteciler ve Sosyo-kültürel Ağlar” başlıklı yazısının tamamı için tıklayınız.   Bu eser Creative Commons Atıf-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

The post Bir Söz – Bir Resim: Suriyeli Mülteciler Gitmek mi Kalmak mı istiyor? appeared first on Sarkaç.

]]>
Ayhan Kaya’nın Sarkaç’ta yayınlanan “Halep İstanbul Hattı: Göçmenler, Mülteciler ve Sosyo-kültürel Ağlar” başlıklı yazısının tamamı için tıklayınız.

 

Creative Commons Lisansı
Bu eser Creative Commons Atıf-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

The post Bir Söz – Bir Resim: Suriyeli Mülteciler Gitmek mi Kalmak mı istiyor? appeared first on Sarkaç.

]]>
http://sarkac.org/2017/07/yazili-gorsel-gitmek-mi-kalmak-mi/feed/ 0
Bir Söz -Bir Resim: İstanbul’daki Suriyeli Mültecilerin Başlıca Sorunları http://sarkac.org/2017/07/yazili-gorsel-istanbuldaki-suriyeli-multecilerin-baslica-sorunlari/ http://sarkac.org/2017/07/yazili-gorsel-istanbuldaki-suriyeli-multecilerin-baslica-sorunlari/#respond Fri, 14 Jul 2017 06:28:18 +0000 http://sarkac.org/?p=1029 Ayhan Kaya’nın Sarkaç’ta yayınlanan “Halep İstanbul Hattı: Göçmenler, Mülteciler ve Sosyo-kültürel Ağlar” başlıklı yazısının tamamı için tıklayınız.     Bu eser Creative Commons Atıf-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

The post Bir Söz -Bir Resim: İstanbul’daki Suriyeli Mültecilerin Başlıca Sorunları appeared first on Sarkaç.

]]>
Ayhan Kaya’nın Sarkaç’ta yayınlanan “Halep İstanbul Hattı: Göçmenler, Mülteciler ve Sosyo-kültürel Ağlar” başlıklı yazısının tamamı için tıklayınız.

 

 

Creative Commons Lisansı
Bu eser Creative Commons Atıf-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

The post Bir Söz -Bir Resim: İstanbul’daki Suriyeli Mültecilerin Başlıca Sorunları appeared first on Sarkaç.

]]>
http://sarkac.org/2017/07/yazili-gorsel-istanbuldaki-suriyeli-multecilerin-baslica-sorunlari/feed/ 0
Mikro dünyaya açılan pencere: Micrographia – Osman Bahadır http://sarkac.org/2017/07/micrographia-osman-bahadir/ http://sarkac.org/2017/07/micrographia-osman-bahadir/#respond Thu, 13 Jul 2017 06:10:57 +0000 http://sarkac.org/?p=971 Canlı bir organizmanın hücresini ilk kez gören ve ona hücre adını veren, Robert Hooke (1635-1703) oldu. Hooke’un hücre üzerine düşüncelerini ve çizimlerini içeren ünlü kitabı Micrographia’nın (1665) yayınlanmasının üzerinden 352 yıl geçti. Mikroskop olmasaydı, hücre hakkında hiçbir bilgi edinemeyecektik. 16. yüzyılın sonunda Hollandalı iki gözlük yapımcısının mikroskopu icat etmeleriyle, diğer birçok şeyin yanı sıra özellikle...

The post Mikro dünyaya açılan pencere: Micrographia – Osman Bahadır appeared first on Sarkaç.

]]>
Canlı bir organizmanın hücresini ilk kez gören ve ona hücre adını veren, Robert Hooke (1635-1703) oldu. Hooke’un hücre üzerine düşüncelerini ve çizimlerini içeren ünlü kitabı Micrographia’nın (1665) yayınlanmasının üzerinden 352 yıl geçti.

Robert Hooke’un 1665 yılında yayımlanmış kitabı Micrographia‘nın kapağı. “Küçük canlıların mikroskopla yapılmış fizyolojik tasvirleri” (Wikimedia)

Mikroskop olmasaydı, hücre hakkında hiçbir bilgi edinemeyecektik. 16. yüzyılın sonunda Hollandalı iki gözlük yapımcısının mikroskopu icat etmeleriyle, diğer birçok şeyin yanı sıra özellikle de küçük canlı organizmaların görülebilmesi imkânı doğdu. Hücreyi mikroskopla ilk gözleyen Robert Hooke olmuştu. Oxford’daki Christ Kilisesi’nde iken astronomi, biyoloji ve fizik alanlarında başarılı çalışmalar yapan Robert Hooke, 1663’te Londra Kraliyet Akademisi (Bilimler Akademisi) üyesi oldu ve daha sonraki yıllarda da bu kurumun başkanlığını yaptı.

Londra Kraliyet Derneği’nde Hooke ile Newton (1642-1727) arasında hem renk analizi hem de kütle çekimi  yasası konusunda anlaşmazlıklar ve keşif önceliği tartışmaları olmuştu.  Newton “ben daha ileriyi görüyorsam bu, devlerin omuzlarından baktığım içindir” demişti. Newton bu ünlü sözünü işte bu tartışmalar sırasında, kısa boylu olan Hooke’a karşı, alay ederek onu küçük düşürmek için söylemişti. Hooke, Newton’un saf ve değişmez olanın beyaz ışık değil renkli ışık olduğu tezini kabul etmemiş ve gök cisimleri arasındaki kütlesel çekim kuvvetinin bu gök cisimler arasındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğu tezini de ilk olarak kendisinin bulduğunu ileri sürmüştü. Hooke kendi renk teorisini Micrographia‘da da savunmuştu ve Newton’un tezinin Micrographia’nın başarısına gölge düşürmesini istemiyordu.

Robert Hooke’un kendi yaptığı mikroskop (Micrographia’dan – Wikimedia)

Yüksek öğrenme hızı olan ve etkileyici mekanik aygıtlar yapma yeteneğine sahip Hooke, kendi mikroskopunu geliştirmişti. Bu mikroskopuyla, bir mantardan keskin bir bıçakla ince kesitler alarak incelemeye çalışmıştı. Bu kesitlerde, hücre duvarını ve içindeki boş alanları gözlemledi. Bal peteğini andıran bu “hücre”ler, kendisine manastırdaki rahiplerin hücrelerini hatırlattığı için, Latincede küçük oda anlamına gelen “cella” kelimesinden hareket ederek onlara hücre adını verdi. Ancak Hooke’un gördüklerinin ne olduğu hakkında gerçeğe yakın bir fikri yoktu. Bitkilerdeki bu hücrelerin, tıpkı hayvan vücutlarındaki kanı ileten damarlar gibi, bitkilerdeki materyalleri taşıyan kanallar olduğunu düşünmüştü.

Robert Hooke, mikroskopuyla yaptığı hücre gözlemlerinin sonuçlarını kapsayan kitabı Micrographia’yı 1665 yılı Ocak ayında yayınladı. Bu kitap hücre hakkında bilgi içeren ilk kitaptır. Hooke kitabında ilk hücre çizimlerinin yanı sıra çok küçük hayvanların taslaklarını da çizmişti. Hooke bitki fosilleri üzerinde de mikroskopuyla gözlemler yaptı ve bu gözlemlerine dayanarak ileri sürdüğü görüşlerle, biyolojik gelişim ve evrim fikrinin ilk savunucularından biri oldu.

Micrographia‘da onun fosiller hakkındaki çalışmalarıyla ilgili bilgiler ve çizimler de bulunuyor. Hooke’un fosillerle ilgili yaptığı gözlemler ve çalışmalar, evrim fikrinin gelişmesine de katkıda bulundu.

Öte yandan Hooke’un Latince yerine akıcı bir İngilizce ile yazıldığı için çok okuyucu bulmuş bu kitabı sadece yeni bilgiler sunmakla kalmamış, aynı zamanda başka alanlardaki bilimsel araştırmalarda mikroskop kullanılmasını da teşvik eden ve canlandıran bir etken olmuştu. Böylece 17. ve 18. yüzyıllarda mikroskopa olan ilginin artması, sadece organik maddelerin değil, inorganik maddelerin yapısının da gözlenerek betimlenmesi konusunda güçlü bir istek yaratmıştı.

Micrographia, hücre konusunda çok açık bir kavrayış getirememekle birlikte, hücre olgusunu ortaya çıkartması ve geleceğin çok önemli bir araştırma alanını açması bakımından tarihsel bir değer taşımaktadır.

Micrographia, 352 yıldan beri üzerinde konuştuğumuz bu büyük tarihsel araştırma konusunun parlak başlangıç noktasıdır.  Bugün hücre teorisi ve bu teoriye bağlı uygulamaların ulaştığı noktada, DNA transferi yoluyla klonlanmış canlılar türetebiliyoruz. 

Micrographia‘nın, modern biyolojinin ve modern bilimsel düşüncenin gelişme yönünün belirlenmesine ve biçimlenmesine en çok etkide bulunan erken dönem kitaplarından biri olduğu kabul edilir. Ünlü İngiliz cerrah ve tıp tarihçisi Geoffrey Keynes (1887-1982), Micrographia’yı, bilim tarihinde basılmış en önemli kitaplar arasında sayıyor.

Galileo Galilei, Yıldızların Habercisi (1610) kitabıyla, insanlığın ufkunu büyük evrene yöneltmişti. Hooke’un Micrographia’sı ise insanların gözlerinin küçük ölçekli dünyaya açılmasında benzer önemde bir rol oynadı.

Osman Bahadır

_______________

Ana görsel: Robert Hooke’un Micrographia kitabından bir pire görüntüsü (Wikimedia)

 

Creative Commons Lisansı
Bu eser Creative Commons Atıf-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

The post Mikro dünyaya açılan pencere: Micrographia – Osman Bahadır appeared first on Sarkaç.

]]>
http://sarkac.org/2017/07/micrographia-osman-bahadir/feed/ 0
Bir Söz – Bir Resim: Suriyeli Mültecilerin İstanbul’u Tercih Nedenleri http://sarkac.org/2017/07/yazili-gorsel-istanbulu-tercih-nedenleri/ http://sarkac.org/2017/07/yazili-gorsel-istanbulu-tercih-nedenleri/#respond Wed, 12 Jul 2017 08:12:38 +0000 http://sarkac.org/?p=1034 Ayhan Kaya’nın Sarkaç’ta yayınlanan “Halep İstanbul Hattı: Göçmenler, Mülteciler ve Sosyo-kültürel Ağlar” başlıklı yazısının tamamı için tıklayınız.     Bu eser Creative Commons Atıf-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

The post Bir Söz – Bir Resim: Suriyeli Mültecilerin İstanbul’u Tercih Nedenleri appeared first on Sarkaç.

]]>
Ayhan Kaya’nın Sarkaç’ta yayınlanan “Halep İstanbul Hattı: Göçmenler, Mülteciler ve Sosyo-kültürel Ağlar” başlıklı yazısının tamamı için tıklayınız.

 

 

Creative Commons Lisansı
Bu eser Creative Commons Atıf-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

The post Bir Söz – Bir Resim: Suriyeli Mültecilerin İstanbul’u Tercih Nedenleri appeared first on Sarkaç.

]]>
http://sarkac.org/2017/07/yazili-gorsel-istanbulu-tercih-nedenleri/feed/ 0
Nanoteknoloji Nedir? http://sarkac.org/2017/07/nanoteknoloji-nedir/ http://sarkac.org/2017/07/nanoteknoloji-nedir/#respond Tue, 11 Jul 2017 08:44:45 +0000 http://sarkac.org/?p=966 1 ile 100 nanometre boyutundaki yapıların belirli bir amaca hizmet etmesi için tasarlanması ve kullanılmasına nanoteknoloji diyoruz. Nano ölçeğini göz önüne getirmek için düşünelim: 1 metreyi (mesela bir masanın kenar uzunluğu) bine böldüğümüzde 1 milimetreyi (cetveldeki en küçük aralık) elde ediyoruz. Bunu bine böldüğümüzde 1 mikrona iniyoruz – mikroplar bu boyutta ve ancak mikroskopla görülebiliyorlar....

The post Nanoteknoloji Nedir? appeared first on Sarkaç.

]]>
1 ile 100 nanometre boyutundaki yapıların belirli bir amaca hizmet etmesi için tasarlanması ve kullanılmasına nanoteknoloji diyoruz. Nano ölçeğini göz önüne getirmek için düşünelim: 1 metreyi (mesela bir masanın kenar uzunluğu) bine böldüğümüzde 1 milimetreyi (cetveldeki en küçük aralık) elde ediyoruz. Bunu bine böldüğümüzde 1 mikrona iniyoruz – mikroplar bu boyutta ve ancak mikroskopla görülebiliyorlar. Onu da bine böldüğümüzde nanometreye geliyoruz; onlarca atomdan oluşan kümeler! Peki bu görülmez, koklanmaz küçüklükteki sistemler nasıl olur da bizim metre ölçekli dünyamızda bir amaca hizmet edebilir?

Hayal etmek için insanlığın nanoteknolojiyi bilmeden önce de kullandığı bir örneğe bakalım: Altın nanoparçacık halindeyken rengi sarı değil kırmızı! Dördüncü yüzyılda Eski Roma’da yapılmış Lycurgus Kupasının içinden ışık geçirildiğinde verdiği muhteşem görüntü camın içerisinde bu altın nanoparçacıkları barındırmasından kaynaklanıyor.

Lycurgus Kupası © The Trustees of the British Museum

Nano boyutta malzemelerin sadece optik değil, mekanik, elektronik ve manyetik özellikleri de bizim alıştığımızdan çok daha farklı olabiliyor. Nano malzemeleri tek başlarına değil bizim kullandığımız boyutlardaki yapılarda ince kaplamalar olarak, ya da yapı içinde dağıtılarak bu tür özellikleri günlük yaşamımıza nasıl taşıyabileceğimizi de hayal edebilirsiniz.

Nanoteknolojinin uygulama alanları ise geniş: Bu sayede yiyeceklerimiz paketlerinde daha uzun süre taze kalıyor, güneş pilleri küresel ısınmaya büyük katkı veren fosil yakıtlarından daha ucuza geliyor ve spor malzemeleri mükemmel performansa destek oluyor.

Nanoteknolojik ürünlerin bilinçli tasarlanması için, öncelikle neden öyle davranacağını anlamamız gerekiyor – nasıl değil neden sorusunu yanıtlamak da nanobilimin işi.

Canan Atılgan
Bilim Akademisi Üyesi (Sabancı Üniversitesi)

***

Ana Görsel: Shutterstock.com

 

Creative Commons Lisansı
Bu eser Creative Commons Atıf-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

The post Nanoteknoloji Nedir? appeared first on Sarkaç.

]]>
http://sarkac.org/2017/07/nanoteknoloji-nedir/feed/ 0
İki Albert’in “Michelson ve Einstein” Çifte “Karşılaşmaları” – Ömür Akyüz http://sarkac.org/2017/07/iki-albert/ http://sarkac.org/2017/07/iki-albert/#respond Mon, 10 Jul 2017 08:28:46 +0000 http://sarkac.org/?p=958 Birinci Karşılaşma: Işığın hızı mutlaktır Prusya/Polonya doğumlu Albert Michelson iki yaşındayken ailesi ABD’ye göçerek Kaliforniya’ya yerleşti. Özel izinle Annapolis Deniz Kuvvetleri Akademisine girdi. İlk görev yıllarında optik seyir aygıtlarına olan ilgisi gelişerek onu fiziğe yaklaştırdı. İlerleyen yıllarda bu ilgi onu ışık hızını ölçmeye ve bunun için yeni düzenekler geliştirmeye götürecekti. Bu çalışmaları sırasında bir uzunluk...

The post İki Albert’in “Michelson ve Einstein” Çifte “Karşılaşmaları” – Ömür Akyüz appeared first on Sarkaç.

]]>
  • Birinci Karşılaşma: Işığın hızı mutlaktır

  • Prusya/Polonya doğumlu Albert Michelson iki yaşındayken ailesi ABD’ye göçerek Kaliforniya’ya yerleşti. Özel izinle Annapolis Deniz Kuvvetleri Akademisine girdi. İlk görev yıllarında optik seyir aygıtlarına olan ilgisi gelişerek onu fiziğe yaklaştırdı. İlerleyen yıllarda bu ilgi onu ışık hızını ölçmeye ve bunun için yeni düzenekler geliştirmeye götürecekti.

    Bu çalışmaları sırasında bir uzunluk standardı elde etmek için bir girişim aygıtı (kendi adıyla anılan girişimölçer/interferometre, Michelson girişimölçeri) geliştirdi.  Girişimölçeri ışığın, onu titreşimleriyle oluşturup taşıdığına inanılan antik çağların hayalî esir kavramıyla ilişkisini saptamak için kullandı. Edward Morley ile birlikte 1887’de gerçekleştirdiği bu deneye “Michelson-Morley (M-M) deneyi” denir. James Clerk Maxwell 1865’te yayınlanan eserinde ışığın elektromanyetik alanın salınımları olduğunu gösteren matematiksel yapıyı ortaya koymuştu. Maxwell de ışığın, esirin bir tür mekanik davranışı (titreşimi) olduğu kanısındaydı. Michelson, M-M deneyiyle esirin –varsa bile– ışığı taşımadığını ortaya koydu.

    M-M deneyinin felsefesi aslında lise öğrencilerinin korkulu rüyası olan “nehir problemi”yle özdeş. Örneğin, otobüs giderken içinde yürüyen yolcunun, oturana göre yürüme hızı sokakta duran bir yayaya göre olan hızından farklıdır.  Esiri otobüs gibi düşünün, ışığı da içinde yürüyen yolcu. Ama burada sanki yürüyen yolcunun ayakları otobüsün döşemesinde “kayıyor”, yani ışığın hızı “dışarıda” duran bir gözlemci tarafından da aynı ölçülüyor. Bu, ışık hızının mutlak oluşunu gösteriyor.  Bir “esir rüzgârı” varsa bile, ışığı bunun dalgalanmaları olarak düşünmek doğru olmuyor, çünkü M-M deneyi esirin ışığı taşımadığını gösteriyor.

    Albert Einstein 1905 yılında özel görelilik kuramını kurarken dayanağı, Maxwell’in ışık için ortaya koyduğu matematiksel yapıdaki ışık hızı değerinin, hiç bir maddesel özelliğe bağlı olmamasından dolayı gözlemcinin ve varsa taşıyıcı ortamın hareketinden bağımsız olması gerektiği düşüncesiydi*. Ancak bunu gösterdiği makalesinde M-M deneyine değinmemişti. Belki bundan gerçekten haberi yoktu, ama ne olursa olsun Görelilik Kuramının ilk deneysel kanıtı kendisinden 18 yıl önce gerçekleşen M-M deneyidir.

    •  İkinci Karşılaşma:  Yerçekimi Dalgaları

    Einstein’ın ününü fizikçiler çevresinin dışına çıkaran şey Isaac Newton’un devinim (hareket) ve çekim (yerçekimi/kütleçekimi) kuramlarında bulunan ve “apayrı” fiziksel anlamlar içeren iki “farklı” kütle kavramının aslında aynı şey olması gerektiğini ileri süren genel görelilik kuramıdır.  Einstein’ın 1907’de geliştirmeğe başladığı (1915’te tamamlanan) kuramı 16. Yüzyıldan beri pek anlaşılmadan eşit işlemi gören eylemsizlik ve yerçekimi kavramlarının aslında eşdeğer/özdeş olduklarını söylüyor.

    Einstein, bu kuramla ışığın düşen cisimler gibi yer/kütleçekiminden etkilenmesi gerektiğini ileri sürmüş (1911)** ‒bunun, 1919’daki güneş tutulması sırasında Arthur Eddington’un önderliğinde gözlenmesi Einstein’ı kısa zamanda Dünya çapında ünlendirdi‒ ve ayrıca astronomların yıllarca önce Merkür’ün yörüngesinde fark ettikleri çok küçük bir kaymayı açıklamıştı (1915).

    Genel görelilik  kuramı zaman içinde başka şeyler de söyledi; ancak birçoğunun gözlenmesi teknik ve fenbilimsel zorluklar yüzünden zaman aldı. Bunlardan birisi, evrenin yapısında çok önemli yeri olan yerçekimi/kütleçekimi olarak adlandırdığımız kuvvetin etki alanında dalgalanmalar olacağıdır (elektromanyetik alanlardaki dalgalanmalarla oluşan ışık gibi). Bunlar 20. Yüzyılın son çeyreğinde, çift yıldızların davranışlarında gözlendiler; ama buralarda oluşan kütleçekimi dalgalarının dünyamıza da eriştiklerinin gözlenebilmesi ancak 2016’da kesinlik kazandı. İşte Einstein’ın genel görelilik kuramının, kendisinden 129 yıl sonra gelen son kanıtını veren“LIGO” deneyinin temel bileşeni de M-M deneyinin, yani Michelson girişimölçerinin dev bir örneğidir.

    İlginçtir, Albert Michelson optikteki başarımlarıyla 1907 yılında ABD’ye ilk Nobel Ödülü’nü getirirken; Albert Einstein, 1905-1915 yılları arasındaki en “çarpıcı” başarımları olan Özel ve Genel Görelilik kuramları için değil bunların dışındaki çok önemli diğer başarımı olan fotoelektrik olayı 1905’teki açıklamasıyla 1921’de Nobel Ödülü aldı. Oysa Michelson yaşasaydı belki de LIGO ile ikinci Nobel’ini alacaktı!

    Ama eminim, “öbür dünya” varsa ve Einstein ile Michelson (3. kez!) orada karşılaştılarsa şimdi çifte kutlama yapıyorlardır.

    Ömür Akyüz
    Boğaziçi Üniversitesi

     

    LIGO hakkında

    Mehmet Ali Alpar, “Kütleçekimi Dalgaları”, Bilim Akademisi Konferansı, 3 Aralık 2016

    Reyhan Oksay, “Evren ilk kez bizimle konuştu, ne dediğini anladık”,  Herkese Bilim Teknoloji, 16 Mart 2016  (Sayı 1, s. 14)

     

    * Yıllar sonra ifade ettiğine göre üniversiteye gitmeden önceki yıllarında Alp dağlarında yürüyüş yaparken buzullardan yansıyan ışıklara bakarak kendi kendisine “bir ışık ışınını yakalarsam ne olur?” diye sormuş. Özel görelilik kuramını özünde içeren Maxwell kuramı “ışığın yok olacağını”, özel görelilik kuramı ise kütleli bir nesnenin ışık hızına erişmesi için “sonsuz enerji gerekeceğini” söylüyor.

    ** 1911’de bulduğu sonucun (On the Influence of Gravitation on the Propagation of Light, Annalen der Physik [35], 1911) gözlenmesi için gerekli tam güneş tutulması için 1914’e kadar beklemek gerekmişti. 1914’te gözlem için Rusya’ya giden Alman astronomlar, I. Dünya Savaşı başlayınca tutsak alındıklarından gözlem yapılamadı. Einstein bu arada yaptıklarında bir kusur görerek 1915’te,  ilk bulduğundan tam iki kat büyük bir değer hesapladı! Eğer savaş çıkmayıp gözlem 1914’te başarıyla yapılabilseydi, Einstein’ın 1911 sonucu yanlışlanacak, 1915 sonucu ise bunun üzerine yapılmış bir “düzeltme” olmakla “değer yitirecek”ti.

    Ana Görsel:  Üç Nobel Ödüllü fizikçi California Teknoloji Enstitüsü’nde 1931. Önde soldan sağa, Albert Michelson, Albert Einstein ve Robert Milikan. Kaynak: Smitsonian Institution Libraries, Wikimedia Commons.

     

    Creative Commons Lisansı
    Bu eser Creative Commons Atıf-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

    The post İki Albert’in “Michelson ve Einstein” Çifte “Karşılaşmaları” – Ömür Akyüz appeared first on Sarkaç.

    ]]>
    http://sarkac.org/2017/07/iki-albert/feed/ 0