Bilim Tarihi

Bilimsel araştırma ve üniversite -Osman Bahadır

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi Darülfünun’unda amaç sadece belirli alanlarda bilgi sahibi olan insanlar yetiştirmekti. Darülfünun’un bazı üyelerinin bilimsel araştırma yaptıkları görülmekle beraber bu araştırmalar ne kurumsal olarak yönetiliyordu ne de sistematikti. Ülkemizde bilimsel araştırma zihniyeti ve etkinliği sistematik olarak  ve araştırma enstitülerinin kurulması yoluyla 1933 üniversite reformundan sonra başlamıştır. Bu konuda Avrupa’dan ve özellikle de Almanya’dan gelen yabancı bilim insanlarının büyük katkıları olmuştur. Ülkemizdeki ilk doktora derecesini, 1937 yılında İstanbul Üniversitesi Astronomi Enstitüsü’nde Nüzhet Toydemir (Gökdoğan) hanım, ünlü matematikçi  Felix Klein’in öğrencisi ve Einstein’ın çalışma arkadaşı enstitü direktörü Alman astronom Erwin Finlay-Freundlich’in danışmanlığında hazırladığı ” Güneşin çevresinde yıldızlararası karanlık homojen bir maddenin varlığı üzerine araştırmalara katkılar” başlıklı teziyle aldı.  Bununla birlikte araştırma mantığının ve etkinliğinin gelişmesi ve yerleşmesi için çok uzun bir sürenin daha geçmesi gerekmiştir. Gerçekte ise bugün bile üniversitelerimizdeki bilimsel araştırma etkinliklerinin yeterli düzeyde olduğunu söyleyemeyiz.

Cumhuriyet döneminin önde gelen fizikçilerinden Fikret Kortel (1916-2004)’in hazırladığı yaşam öyküsünde dile getirdiği bazı gerçekler, gençlik yıllarında dünyadaki bilim ortamını anlatıyor ve üniversitelerimizin araştırma etkinlikleri açısından yakın geçmişte bile nasıl bir yaklaşım içerisinde olduklarını gösteriyor.

Fikret Kortel (Fizik Hocalarımızla Anılar arşivi)

Kortel’in bazı saptamaları:

Kuantum teorisinin doğuşu ve dünyadaki hareketlenme

“1925’te, Planck’ın 1900 yılında ortaya atmış bulunduğu kuantum hipotezi, Heisenberg, Pauli, Jordan, Dirac ve başkalarının çalışmalarıyla, alanlar teorisi ve çekirdek fiziği dışında son şeklini almış ve bilim dünyasında çok ilgi uyandırmıştı. Genç Amerikan bilim adamları, Ruslar, Macarlar, Almanya’ya akın etmekte ve bu alanda önemli buluşlar yapmaktaydılar. Kuantum teorisi o zamanlar felsefe alanında da geniş ilgi görmeye başlamıştı. Planck, Jordan gibi tanınmış teorik fizikçilerin kitaplarını aldım ve zorlukla deşifre etmeye başladım. Naziler Almanya’da kuantum teorisine ve relativiteye “Yahudi fiziği” dedikleri ve bunları hakir gördükleri için 1938-39 yıllarında ancak genç fizikçilerin başında bulundukları enstitülerde bu konular gözdeydi. Bu arada bilhassa Heisenberg’in başında bulunduğu Leipzig’deki teorik fizik enstitüsü dikkat çekiyordu. Daha sonraları, 1927-1937 döneminde oralarda çalışmış olanlardan önemli sayıda Nobel Ödülü alanlar çıktı. Ben de Berlin’den ayrılıp Leipzig’de öğrenimime devam etmek istedim ama ailem razı olmadı.”

“…Bu suretle Genel Fizik Enstitüsü başkanı Fransız fizikçi Fouche’nin dikkatini çektim ve bana asistanlık teklif etti. Fouche’nin asistanı olarak öğrencilerle meşgul oluyor ve boş zamanlarımı kütüphanede geçiriyordum. Orada başta Physical Review olmak üzere yeni dergileri gözden geçiriyor, teorik fiziğin son durumu hakkında bilgi edinmeye çalışıyordum.”

“Daha evvel Dirac, Pauli, Heisenberg, Jordan tarafından formüle edilen kuantum elektrodinamiği 1930’lu yıllarda birtakım zorluklarla karşılaşmış ve bunların içinden çıkılamamıştı. Askerlikten sonra tesadüfen elime geçen Wentzel’in Einfuhrung in die Quantentheorie der Wellenfelder (dalga alanlarının kuantum teorisine giriş) isimli kitabını okumaya çalışmış ve bu zorluklar hakkında fikir edinmiştim. 1947 sonlarına doğru Physical Review’dan bu zorlukların bertaraf edilmeye başlandığı anlaşılıyor. Schwinger ve Feynman’ın çığır açan fikirleri ve araştırmaları çok ümit vericiydi. Bu zor makaleleri kolayca anlamak imkansızdı ve Fouche de büyük şeylerle uğraşmamı iyi karşılamıyordu. Neicede Fouche beni enstitüden kovdu ve ben de askerlik arkadaşım Sait Akpınar’ın tavsiyesiyle Denel Fizik Enstitüsü’ne geçtim. Daha evvel Cahit Arf’ın teklifi üzerine başlamış bulunduğum ‘Dikdörtgen levhalı kondansatörün elektrostatik alanı’ hakkındaki çalışmama devam ederek 1952’de doktora imtihanını geçtim.”

Heisenberg İstanbul’da

“1950 Haziran’ında Heisenberg, yedi konferans vermek üzere İstanbul’a geldi. Bunların altısı fizik, biri felsefe hakkında olacaktı. Fizik konferanslarını tercüme etmekle ben görevlendirildim ve bu suretle Heisenberg ile tanışmam mümkün oldu. Daha 1938 yılında arzu etmiş olduğum bu tanışma ancak 12 yıllık bir gecikmeyle oldu.”

“Fakülte dekanı Prof. Kerim Erim, Heisenberg’e teorik fizikte tecrübe sahibi olmam için beni onun direktörü bulunduğu Max Planck Fizik Enstitüsü’ne göndermeyi teklif etti ve o da kabul etti. Bu suretle 1952 yılının sonuna doğru eşimle birlikte Göttingen’e gittik ve orada iki yıl kadar kaldık. Heisenberg’in o sıralarda İstanbul’da anlattığı bazı yeni fikirlerinin üzerinde çalışmalarına katıldım. İstediği çok iddialı bir şeydi: ‘TOE’ yani ‘A Theory of Everything’’i yapmaktı. O zamanlar daha kuarklar bilinmiyordu. Heisenberg’in teorisi ise sadece o zamanlar bilinen temel partikülleri ve etkileşmelerini tasvir etmek için tasarlanmıştı.”

Feza Gürsey ve kadro mücadelesi

“1954 sonunda iznim bittiği için İstanbul’a döndük. Bu arada, daha Göttingen’e gitmezden evvel bana Schwinger, Feynman, Dyson’ın teorilerini öğretmiş olan çok değerli arkadaşım Feza Gürsey de askerlik görevini bitirip fakülteye dönmüştü. Fakülte Kurulu nihayet bir teorik fizik kürsüsü ihdası için karar verdi ve burada ikimiz görev aldık. Takip eden yıllarda Feza Türk-Amerikan Atom Enerjisi Antlaşması çerçevesinde iki yıl kalmak üzere Brookhaven’a gitti. Feza Amerika’da meşhur Avusturyalı teorik fizikçi Pauli ile tanıştı. Pauli, Feza’nın fikirlerini çok beğendi ve yakından arkadaş oldular, birlikte California’ya gittiler. Daha sonra Feza, Colombia’ya ve oradan da Institute for Advanced Studies’e davet edildi. Teorik Fizik Enstitüsü’nde profesör kadrosu yoktu. Feza için böyle bir kadro verilmesi için çok uğraştım, fakat Fen Fakültesi Kurulu, Feza’ya böyle bir kadro verilmesini bir türlü hazmedemiyordu. ‘Bu kuruldaki herkes aynı derecede yeterlidir!’ gibi acayip bir fikirdeydiler.”

“Boş kadrolar dağıtıldıkları zaman teorik fiziğe hiçbir profesörlük kadrosu verilmediği anlaşıldı, o zaman kürsüye vekaleten ben başkanlık ediyordum. Fen Fakültesi’ni Üniversite Senatosu’na şikayet ettim. Birtakım idari oyunlarla müracaatımın Senato önüne çıkarılmasını önlemeye çalıştılar. Senato bizi haklı bularak Fakülte Kurulu kararlarını iptal etti ve Fakülte Kurulu teorik fiziğe bir profesörlük kadrosu vermeye mecbur oldu. Bu arada ODTÜ daha çabuk davranıp Feza’ya profesörlük verdi ve Feza orada çok başarılı oldu. Ama daha sonra ODTÜ Rektörlüğü de (1974’te) ‘Bizim yüksek seviyede bilime ve hocaya ihtiyacımız yok!’ diyerek Feza’nın Amerika’ya yerleşmesine sebep oldu. Yale Üniversitesi kendisine en itibarlı kürsülerden Willard Gibbs Kürsüsü’nü verdi ve Feza biraz vakitsiz ölümüne kadar o kürsünün başında kaldı.”

(Fikret Kortel’in yayınlanmamış otobiyografisinden alınmıştır. )

Osman Bahadır

________________________________

Fikret Kortel ve Feza Gürsey’in yaşam öykülerine “Fizik Hocalarımızla Anılar” arşivinden ulaşabilirsiniz.

Fikret Kortel: http://fizikciler.info.tr/index.php/13-fizikciler/108-prof-dr-fikret-kortel-1918-2004

Feza Gürsey: http://fizikciler.info.tr/index.php/13-fizikciler/100-prof-dr-dr-h-c-feza-guersey-1921-1992

Ana görsel:  Werner Heisenberg (1901 – 1976), 1950 yılının Mart ayında İstanbul’dayken çekilmiş bir fotoğraf (Fizik Hocalarımızla Anılar/Mehmet Özdoğan arşivinden alınmıştır).  Fotoğrafta soldan Kerim Erim, Fikret Kortel, Werner Heisenberg, Belkıs Özdoğan bulunuyor.

 

Creative Commons Lisansı
Bu eser Creative Commons Atıf-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.